Yaşamak hastalığı

Fakat yüksek bir tepeye çıkıp ta birbirini çiğneyen insanları görünce ‘yaşamak hastalığı’ ayan olur. Daha önce ‘dünyayı seyretme hastalığı’ başka bir boyuta taşınır. Bu arbedeyi alkışlayan, korkan, eleştiren, gözlerini kaçıran ya da görmezden gelenlerin dünyası.

20.11.2019 09:17
Yıldız-Ramazanoğlu

yildizra@gmail.com

 

Bir zamanlar Dalga kitaplarını okuyup geleceği anlamaya çalıştığımız futurist yazar Alvin Toffler derdi ki, daha önceki insanların iki üç yüz yılda başlarından geçenler ya da maruz kaldıkları ilerleme, şimdiki zamanda beş on yıl içinde gerçekleşebiliyor. Teknolojik ilerlemelerin, toplumsal alt üst oluşların hızı tahammülfersa. Türkiye’de şimdi kırklı yaşlarında olan bir birey neler görmedi ki. 28 Şubat darbesi, 1999 depremi, Orta Doğuda yaşanan 3. Dünya Savaşı, köylerin boşalması, betonlaşmanın tavan yapması, üçüncü milenyuma adım atılması,  İkiz Kulelere saldırı, Berlin Duvarının yıkılışı, ekonomi iyiye gittiğinde bile yoksulluğu değişmeyen kitleler…Daha ana babalardan devralınan 27 Mayısları, 12 Eylülleri, korkunç boyutlara ulaşan küresel yoksulluğu ve adaletsizliği saymıyoruz bile. Güray Süngü son romanı Az Kalan Gölge’de hiçbir dolayıma büründürmeden bu hızın içinden geçiriyor kahramanı Osman’ı. Onu bu karmaşadan alıp sahili selamete ulaştırma gayretinde. Osman mütedeyyin bir ailenin dine pek yatkın olmayan, politik konulardan hazzetmeyen oğlu.  Baba her vakit namaza gidiyor, okulun insanları zehirlediğini düşünüyor, emeğe inanıyor, mülkiyete inanmıyor ve çiçek besliyor. Oğluna mirası bir Peygamber Kılıcı çiçeği. Aralarında sevgisizlik var gibi dursa da baba oğulun akibetiyle inceden ilgileniyor, oğul da uzak diyarlardayken babanın ölümüyle hercümerc oluyor.

 

Osman Martı Jonathan gibi; ağabeylerinin heyecansız, uzayıp kısalmayan korunaklı tekdüze hayatını tekrarlamak istemediğinden gitmekten yapılmış bir hayata atmış kendini. Bilinmeyenin kıymetli oluşu gibi, umudun adı olan Amerika ise aslında yola çıkmak için bir metafordan ibaret. Baudrillard’ın dediği gibi dünyanın gidilecek son ucu. Genç yaşlardan itibaren İngilizcesini ilerletmeye çalışmanın amacı da budur, dünyada ne olup bittiğine dair merak. İlla ki bir ‘tutunamayan’ olunacaksa bile tutunmayı sonuna kadar deneyerek bunu hak etmek. Romanda adeta Necip Fazıl’ın Kaldırımlar şiirinde “gözüne mil çekilmiş bir âmâ gibi evler” dediği evlerden birinde ışık açılıyor ve bir gencin 21. yüzyılda bu dünyadan geçişine tanık oluyoruz.

 

Hayattan payına düşenin ne olduğunu, dengelerin kimin ve nelerin lehine bozulabileceğini anlamak üzere zararsız bir kızgınlıkla, akla olan güvenciyle,  etrafı onunla arkadaş olmak isteyen yaşıtlarıyla, kalabalık ailesiyle dolu olmasına rağmen dünyanın ‘ağrılı dönüşüne’ katılmak üzere yapayalnız kendi yoluna çıkan adam.  

 

İnsanı tornaya sokan, fazlalıklarını yontan, eksiklerini yamayan, herkesi tesviye ederek birbirine benzeten okula lise bitene kadar dayanır. Sonra sayısız iş deneyimi; ecza deposu, ekmek fırını, restoran, fotoğrafçı, derici…Kendini nice gençler gibi kıymetli işler yapmak isteyen önemli bir adam olarak görmekte, sıradan insanların arasından bir an önce sıyrılması için, bunu başkalarına göstermeye çabalamadan başkalarının kendiliğinden fark edeceğini ummaktadır. Fakat yüksek bir tepeye çıkıp ta birbirini çiğneyen insanları görünce ‘yaşamak hastalığı’ ayan olur. Daha önce ‘dünyayı seyretme hastalığı’ başka bir boyuta taşınır. Bu arbedeyi alkışlayan, korkan, eleştiren, gözlerini kaçıran ya da görmezden gelenlerin dünyası.

 

Bir yanda insanların kendi ülkelerinde huzur bulmamasının müsebbibi, bir yandan da içine aldığına son derece vaatkar davranan bir hayal ülke Amerika sızısı dipten ilerlemeye devam eder.

 

Birde hayal edilen Hayal var. Milenyum kızı rüyası. Osman’ı rahatsız etmeyecek, özgürlüğünü elinden almayacak, çok sevecek ama az sevilmeye katlanacak. Çünkü genç adamın aşktan daha büyük idealleri var. Ali Şeriati’nin Yalnızlık Sözleri’nde kahrolarak dediği şey aslında; aşk aile evlilik umurumda değil aslında. Puran hanıma bunu sormuştum birgün. Gülmüştü. Don Kişot gibi incilerle ipeklerle bezeli bir hayal değil artık aşk. Herkesin daha önemli daha kıymetli işleri var.

 

Sonunda Amerika’ya vasıl olma uğruna ‘gemi adamı’ olur Osman. Anlatım doğrudan desek de semboller metaforlar alegoriler ustaca alt metinleri kurmuş. Gemi dünyayı seyretmenin felsefi zemini. Okul dahil her işi yarım bırakan Osman bir sona doğru yol almaktadır aslında, yol bitince yaşam da sona erecektir. Dünyanın bütün okyanuslarında seyir eden genç adam, yıllar sonra ancak Kanada’ya varabilir ve oradan da deport edilir. Çok fazla mesaja, olaya, etkiye maruz kalmış Karamsar K kuşağının ince oylumlu hikayesi. Osman dünyayı dolaşmış, nice tekinsiz büyülü denizlere açılmış, başka gökler altında uyumuş, fakat yurduna dönmüş bir gariptir artık. Umut var mıdır peki, evet, bir mecburiyet olarak.   

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.