Bunu bir yerlerden hatırlıyoruz ama...

Yeni seçilmiş, haklarında herhangi bir yargı kararı olmayan belediye başkanlarını, halkın kayyımlara hayır dediği bir seçimden sonra bir kere daha görevden almak, halka “bu işler artık siyasetle, demokrasiyle falan olmuyor” dedirtmekten başka bir işe yaramaz.

21.08.2019 10:54
Yıldıray-Oğur

yildirayogur@gmail.com

 

İçişleri Bakanlığı, bundan sadece 141 gün önce yapılan seçimlerde Diyarbakır’da yüzde 62.93, Mardin’de yüzde 56,24, Van’da yüzde 53.83 oyla belediye başkanlıklarını kazanmış üç HDP’li başkanı görevden alıp, yerlerine illerin valilerini kayyım olarak atadı.

 

Çok tanıdık. Hatta dejavu gibi. Ama sadece üç yıl önce yine kayyımlar atandığı için değil.

 

Biraz daha eski günleri hatırlamak için hafızalarımızı zorlarken, son kararın hukuki gerekçelerine daha yakından bakalım.

 

Aslında mesele HDP’liler olunca hukuki gerekçeler pek kimsenin umurunda değil, mevcut kanaatlerle hükümler veriliyor.

 

Dünkü bazı gazete manşetleri de “kesin böyle yapmışlardır” kanaat notlarıyla atılmıştı: “Millete değil, Kandil’e hizmet ediyorlardı”, “Üç belediyede terör temizliği”, “Teröre desteğe geçit yok”, “Kandil’in belediyeleri kayyıma emanet”, “Bayrağa dokunana, devlet dokundu”.

 

Ama bu manşetlerin altındaki birbirinin tıpatıp aynısı haberler bu büyük iddiaları desteklemekten uzaktı.

 

Hepsinin aynı olmasının sebebi; haberlerin kaynağının İçişleri Bakanlığı’nın kayyım kararını meşrulaştırmak için hazırladığı bilgi ve görseller olması.

 

Ama şu şekilde kaleme alınmış propaganda metinleriyle bu kararları meşrulaştırmak pek kolay değil:

“Diyarbakır halkının isteği üzerine ve yine Diyarbakır halkının parasıyla yapımına başlanan bu camilerin yıkılmasıyla hedeflenen, kamu yararı değil, inançları özgürce yaşamak isteyen vatandaşlarımızın ayrıştırılması ve yıkım anında ortaya çıkacak çatışma ortamından her zamanki gibi bölücü terör örgütünün yararlanmasıdır.”

 

Diyarbakır’da belediye tarafından yıkılmış ya da hakkında yıkım kararı verilmiş bir camii yok.

 

Ama yine de karşımızda İçişleri Bakanlığı’nın “neden kayyım atadık” gerekçeleri var.

 

Van’dan başlayalım.

141 gün önce yüzde 54’e yakın oyla Van Büyükşehir Belediye Başkanı seçilen HDP’li Bedia Özgökçe Ertan 44 yaşında üç çocuk annesi bir avukat. Van Barosu ve İHD’de çalışmış. 2004 yerel seçimlerinde Van İl Meclisi’ne seçilen ilk kadın üye olmuş. 2018 seçimlerinde Van Milletvekili seçilmiş. İşin tuhafı terörle suçlanan başkan, Meclis’te NATO Parlamentosu grubu üyeliği yapmış. Sonra da 31 Mart’ta vekilliği bırakıp belediye başkanı seçilmiş.

 

İçişleri Bakanlığı’nın hazırladığı, Anadolu Ajansı’nın servis ettiği bilgilere göre yerine kayyım atanmasının sebebi; “terör örgütü propagandası yapmak” suçundan hakkındaki bir kovuşturma ve yine çoğunluğu aynı suçtan (bir adet suçluyu övmek ve terör örgütü üyeliği) hakkında açılmış altı adli soruşturma. Üç adet de İçişleri Bakanlığı idari soruşturması var.

 

AK Partili İçişleri Bakanlığı’nın HDP’li başkanlar için kendi açtığı soruşturmayı, kendi verdiği kayyım kararına gerekçe yapması durumun vahametini yeterince gösteriyor.

 

Ama buna takılmayıp, kovuşturma ve soruşturma dosyalarının ayrıntılarına bakalım.

 

Kovuşturma mahkemeye taşınmış soruşturma demek. Yani Ertan hakkında biri mahkemede, diğerleri soruşturma aşamasında altı suçlama var. Herhangi bir yargı kararı yok.  Yani bu soruşturmalardaki hiçbir suçu işlemiş kabul edilemez.

 

Yine bu kovuşturma ve soruşturmaların tamamı 2015 ve 2016 yıllarında ait: 2016 yılında dört kez PKK’lı cenazesine katılmak, 2015 yılında da içinde Öcalan’ın geçtiği iki basın açıklamasında bulunmak.

 

Ama Ertan bu suçlamalar yüzünden tutuklanmamış. 2018 yılında hakkında bu soruşturmalar ve kovuşturma varken, adli sicil kaydını seçim kuruluna sunmuş, aday olmasında da bir mani bulunmamış. Milletvekili seçilmiş. Hakkında görev yaptığı bir yıl içinde dokunulmazlığının kalkması için bir başvuru olmamış.

 

31 Mart 2019 yerel seçimleri için milletvekilliğini bırakıp, Van Belediye Başkanı adaylığına başvurduğunda da yine seçim kurulları tarafından adaylığı uygun görülmüş.

 

Ama iki yıl içinde iki kez yargı denetimden geçip aday olmasını engellemeyen soruşturmalar, halkın oylarıyla belediye başkanı seçildikten 141 gün sonra görevden alınmasının gerekçesi olmuş.

 

İçişleri Bakanlığı’nın hazırlayıp medyaya servis ettiği bilgiler içinde Ertan’ın belediye başkanı seçilmesinden sonra yaptıklarıyla ilgili iki suçlama da var.

 

Bunlardan biri “şehit kardeşleri işten çıkarmak veya mobbingle görev yerlerini değiştirmek”. Buradaki “mobbing” iddiasının kaynağı meçhul. Bu bir şikayet mi, soruşturma mı bilinmiyor. Gazetelerden kayyım döneminde işe alınmış şehit kardeşlerin korucu ailelerinden olduğunu anlıyoruz. Ama bakanlığın görevden alma gerekçelerine koyduğu bu konuyla ilgili de ortada bir soruşturma yok. Ayrıca bu bir suç değil, eleştirilebilecek, kınanabilecek siyasi bir karar.

 

Belediye başkanlığı dönemiyle ilgili bir diğer suçlama ise KHK’yla ihraç edilmiş eski Van belediyesi yöneticilerinin “kurum içinde evrak toplaması.” Bundan kastedilen herhalde KHK ile ihraç edilmiş eski belediye yöneticilerinin belediyede hala aktif olması. Aktif olduklarına göre sadece idari soruşturmalarla KHK’yla ihraç edilmiş isimler bunlar. Bu evrak toplamayla ilgili bir soruşturma da yok.

 

Siyaseten, ahlaken her türlü eleştiri yapmak mümkün ama bu iki suçlama da halkın yüzde 54 oyunu çöpe attıracak, kayyım atanmasına neden olacak suçlamalar değiller.

 

Ve Diyarbakır.

 

Diyarbakır’da 141 gün önde halkın yüzde 64’ünün oy verip, büyükşehir belediye başkanı olarak seçtiği Selçuk Mızraklı ise şehrin tanınmış doktorlarından biriydi. 2018 genel seçimlerinde Diyarbakır’dan milletvekili seçilmişti. 31 Mart’ta da belediye başkanı oldu. Yani o da son iki yıl içinde iki kere adli olarak devletten temiz kağıdı almış, aday olmasına iki kez izin verilmiş bir isim.

 

Yine İçişleri Bakanlığı bilgilendirmesine göre onun hakkında da devam eden bir kovuşturma ve sekiz soruşturma mevcut. Herhangi bir mahkumiyet kararı yok. Yani ileri sürülen suçlamaların hepsi hala iddia aşamasında.

 

Kovuşturmanın tarihi 2017. Yani hem belediye başkanı hem de milletvekili seçilmesinden önceki bir tarih.  Buradaki suçlama “silahlı terör örgütü kurma ve yönetme”.

 

Bu soruşturma kapsamında 2017’de Diyarbakır’da bir grup doktorla birlikte tutuklanmış ama 40 gün sonra serbest bırakılmış. Yargılanması tutuksuz devam ediyor. Yani “terör örgütü kurucusu ve yöneticisi” olduğuna mahkeme de pek inanmamış gözüküyor.

 

Hakkındaki altı soruşturma ise “Terör örgütü propagandası ve suçluyu övmek, ikisi terör örgütü üyeliği ve propagandası” iddialarıyla açılmış. 

 

Bakanlık bilgi notuna göre bu soruşturmalara konu olan suçlamalardan bir kısmı başkan seçilmeden önce katıldığı bir basın toplantısı, bir PKK’lı cenazesi, diğerleri belediye başkanlığına seçildikten sonra katıldığı toplantılar hakkında. 

 

Yine aynı notlara göre 141 günlük başkanlığı sırasında ‘KHK’yla ihraç edilmiş isimleri yeniden işe almak, Kurban Bayramı’nda yaptığı mezarlık ziyareti sırasında Cizre’deki bodrumda ölmüş bir militanın, bir PKK’lının mezarını da ziyaret etmek, Diyarbakır’ı fethetmiş sahabe İyaz bin Ganem’in adının verildiği bir caddenin adını PKK terör örgütüne üye olmak, yardım ve yataklık etmekten ceza almış İlhan Diken adıyla değiştirmekle’ de suçlanıyor.

 

İlhan Diken, beş yıl önce hayatını kaybetmiş Diyarbakırlı meşhur bir doktor, tabip odası yöneticisi ve yazar. Bahsedilen ceza ise 1990 yılında bir PKK’lıyı tedavi ettiği iddiasıyla aldığı 3 yıl hapis cezası.

 

Siyaseten eleştirilebilecek bir cadde adı değişikliği, herhalde 2018’de ve 2019’da Diyarbakır’daki iki seçimde halkın yüzde 60’ından fazlasının oyunu almış, kayyımı sandıkta yenmiş bir siyasetçiyi görevden almanın gerekçesi olamaz.

 

Son olarak Mardin.

 

İlk olarak 1973’de Meclis’e girmiş, defalarca milletvekili, belediye başkanı seçilmiş ülkenin en deneyimli aktif siyasetçisi Ahmet Türk. 2014 yerel seçimlerinde yüzde 52 ile seçildiği Mardin Belediye Başkanlığı’ndan 2016’da görevden alınıp yerine kayyım atanmıştı. Üç yıl sonra bu kez yüzde 56 oyla bir kere daha seçildikten 141 gün sonra yeniden görevden alındı. Yerine ise “şu seçimler olmasa belediyeyi ne güzel yönetirdik” heyecanıyla tweetler atan aynı vali kayyım olarak atandı.

 

73 yaşındaki Ahmet Türk’ün görevden alınmasına gösterilen hukuki gerekçelerden biri 2017 ve biri 2018 yıllarına ait “Silahlı terör örgütüne üye olmak, terör propagandası yapmak” suçlamalarıyla devam eden iki kovuşturma. Ve 2018 ve 2019 yıllarına ait yine üyelik ve propagandadan açılmış dört soruşturma.

 

2017’de “Terör örgütü üyeliği” iddiasıyla açılan kovuşturma, 2016 yılında belediye başkanlığından alındıktan sonra açılmış, bu kovuşturmada Ahmet Türk tutuklanmış ancak Devlet Bahçeli’nin “tutuksuz yargılanması gerekir” açıklamasından sonra tahliye edilmişti.

 

Ama şimdi Bahçeli’nin bile tutuksuz yargılanmasını istediği o dava, görevden alınma gerekçelerinden biri. Halbuki bu adli sicili belediye başkanı adayı olmasını engellememişti.

 

Ahmet Türk’le ilgili İçişleri Bakanlığı’nın iddiaları ise “Aday tanıtım toplantısında PKK marşı çalarken saygı duruşunda bulunmak”, “PKK’lıların yattığı bir mezarlığa belediyenin yardımı” ve “terör zanlısı ve terör suçundan yargılanan iki kişiye belediyede iş vermek.”

 

O aday tanıtım toplantısında biri Meclis’i yöneten başkanvekili olmak üzere, HDP’liler tam kadro mevcutmuş. O toplantıdan sonra hakkında herhangi bir itiraz olmadan adaylığı sorunsuz bir şekilde kesinleşmişti.

 

Belediyeye yönetici yapılan “terör zanlısı” ise HDP’nin eski Diyarbakır il başkanı, bir avukat. Hakkında bir dava var ve tutuksuz yargılanıyor. Belediyeye işe alınan diğer kişi ise öldürülmüş bir PKK’lının, KHK’yla ihraç edilmiş, yargılanması süren kardeşi. Yani işe alınan terörist yok, ortada bir mahkumiyet kararı da yok.

 

İçişleri Bakanlığı’nın seçimlerden 141 gün sonra üç büyükşehrin başkanını görevden alma gerekçeleri böyle.

 

Üç başkan hakkında da herhangi bir yargı kararı yok, gazetelerde yazıldığı gibi PKK’ya kaynak aktarma gibi bir soruşturma ya da iddia da söz konusu değil.

 

Üçü için ortak suçlama ise; örgütün atadığı eş başkanlarla birlikte belediyeyi yönetmeleri.

 

Bu konuda da açılmış bir adli soruşturma yok. Bu eş başkanlar meselesi de yeni değil. Hatta çözüm sürecinde parti başkanlığında eş başkanlık olması, müzakereler içinde devlet tarafından bir jest olarak yasaya sokulmuştu.

 

Ayrıca 31 Mart seçim kampanyasında bu üç belediye başkan adayıyla yarışan AK Parti için bu eş başkan durumu sürpriz olmasa gerek.

 

Belediye başkanları bütün seçim kampanyasını bu eş başkanlarla birlikte yapmış, billboardlarda fotoğrafları birlikte asılmıştı.

 

Devlet bu durumdan rahatsız olabilir ama bunun yolu uyarı bile yapmadan, soruşturma açmadan görevden almak olmasa gerek.

 

HDP meselesinin en tuhaf kısmına böylece geldik.

 

Meclis’te her hafta grup toplantısı yapan, başkanvekili her hafta Meclis’i yöneten, hazinenin 70 trilyon yardım yaptığı yasal bir parti HDP.

 

HDP’nin PKK’yla ilişkisinin delili de herhalde HDP’lilerin PKK’lı cenazelerine katılmaları değil.

 

Daha dört yıl öncesine kadar, diri PKK’lıların yaşadığı İmralı’ya Kandil’e HDP’lileri gönderen devletin kendisiydi, bu ilişkiyi en iyi bilmesi beklenen de devlet. O yüzden yeni öğrenmiş gibi şaşırmak pek inandırıcı olmuyor.

 

Ama 141 gün önce seçimlerde kimsenin meşruiyetini tartışmadığı, adaylarına devletin onay verdiği, bütün partilerin oylarına talip olduğunu söylediği, birlikte eşit ve demokratik bir yarışa girilmiş bir parti ve onun adayları, seçimi kazanınca bir anda tekrar Kandil’in başkanları ve partisine dönebiliyor.

 

Tutarsızlık burada.

 

Bir de bunu daha iki ay önce İstanbul seçimleri için Öcalan’a akademisyen gönderip, seçim için destek mektubu alan ve HDP’lileri de Öcalan’ı dinlememekle eleştirenler yapınca tutarsızlık daha da büyüyor.

 

Herhalde Van, Diyarbakır, Mardin belediye başkanlığı seçimi için İmralı’dan özel bir mektup gelseydi, kayyım atama gerekçelerinin tepesine bu delil olarak konurdu.

 

Peki, baştaki soruya dönelim; bu kararı biz nereden hatırlıyoruz?

 

Atanmış İçişleri Bakanı’nın, seçilmiş başkanları görevden almasını hararetle alkışlarken “demokrasi sadece seçim demek değildir”, “bu devlete meydan okumaktır”, “demokrasiyi kötüye kullanıyorlar”, “söz konusu olan devletin bekasıysa”, “bölge halkı zaten cahil” gibi pek iyi hatıraları olmayan argümanlara başvuran AK Partililer muhakkak hatırlayacaktır.

 

Ne de olsa AK Parti’nin hikayesi bir dava yüzünden haksız yere görevden alınmış bir belediye başkanıyla başlıyor.

 

1997’de dönemin İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı Tayyip Erdoğan hakkında Siirt’te okuduğu malum şiir yüzünden  “bölücülük propagandası” yapma suçlamasıyla Diyarbakır DGM’de soruşturma açılmıştı.

 

Bu soruşturma yüzünden Erdoğan’ın görevden alınıp alınmayacağı dönemin ANAP’lı İçişleri Bakanı Murat Başesgioğlu’na sorulmuştu. O sırada haklarında benzer soruşturmalar açılmış çok sayıda Fazilet Partili belediye başkanı vardı. 28 Şubat’ın heyheyli günleriydi. İçişleri Bakanı ise şöyle demişti; “Göreve geldiğimden beri siyasi amaçlarla hiçbir belediye başkanını görevden almayı arzu etmedim.”

 

Öyle de yaptı. Soruşturma daha sonra halkı kin ve nefrete tahrik suçlamasıyla bir iddianameye dönüştü, Erdoğan bir yıl boyunca DGM’de yargılandı ama bu sırada da belediye başkanlığı koltuğunda oturmaya devam etti. 

 

Hatta hakkında DGM’nin verdiği 10 ay hapis cezası kararından sonra bile görevden alınmadı ve yerine kayyım atanmadı.

 

Ancak 1998’in Eylül ayında mahkemenin kararını Yargıtay da onayınca belediye başkanlığı düşmüş oldu.

 

Sonrasında da İçişleri Bakanlığı belediyeye kayyım atamadı. Belediye Meclis’i kendi içinde seçim yaptı ve Fazilet Partili Ali Müfit Gürtuna’yı başkan olarak seçti.

 

Ve bütün bunlar devletin kırmızı kitabında “İrticanın PKK’dan daha tehlikeli” kabul edildiği 28 Şubat günlerinde yaşandı.

 

Hafızası bu kadarını hatırlamaya yetmeyenler ise herhalde 2009 yılında Demokratik Açılım sürerken, Habur’a doğru giderken bir sabaha karşı DTP’li belediye başkanı ve siyasetçilere yönelik KCK operasyonlarını hatırlayacaktır.

 

Onu hatırlatmasının sebebi son dönemde yaşananlar. İmralı’dan ardarda gelen Öcalan’ın barış ve çözüm temalı açıklamaları, ABD’yle YPG ve Suriye meselesinde varılan anlaşma sonrasında Öcalan’ın 1 Eylül’de PKK’ya Türkiye’ye karşı silahlı mücadeleyi bitirin çağrısı yapacağı söylenirken geldi kayyım operasyonu.

 

Ya gerçekten Suriye merkezli bir müzakere var ve bazılarının dediği gibi bu kayyım operasyonu onun içerdeki siyasi maliyetini azaltmak için bir maskeleme ya da yine bu yeni müzakere sürecine atılmış bir gol. Belki de sadece  “taktik maktik yok” diyen basit siyasi karardan ibarettir.

 

Ama hangisi doğruysa sonuç yine de değişmiyor.

 

Yeni seçilmiş, haklarında herhangi bir yargı kararı olmayan belediye başkanlarını, halkın kayyımlara hayır dediği bir seçimden sonra bir kere daha görevden almak, halka “bu işler artık siyasetle, demokrasiyle falan olmuyor” dedirtmekten başka bir işe yaramaz.

 

Bu da PKK’ya hiçbir belediyenin veremeyeceği, paradan, dozerden daha çok ihtiyacı olan lojistik ve moral desteği vermek demek.

 

Ama galiba sonucunu beğenmediği seçimi asılsız çıkan hile iddialarıyla iptal ettirip, beğenmediği belediye başkanlarını hukuki olmayan gerekçelerle görevden alan bir iktidar zaten bu kadar incesini de düşünmüyor...

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.