Pluşenko yarışabilse böyle olmazdı

Pluşenko yarışabilse böyle olmazdı

15.02.2014 13:28
Yiğiter-Uluğ

yigiter12@yahoo.com

Soçi'de erkekler artistik patinajda altın madalyayı Japon Yuzuru Hanyu kazandı. Kimsenin beklemediği sürpriz bir olimpiyat şampiyonu… Henüz 19 yaşında olduğunu ve bir zamanların unutulmaz ismi Kanadalı Brian Orser tarafından yetiştirildiğini düşünürsek, Hanyu’nun önümüzdeki 10 yıla damga vuracağını söylemek yanlış olmaz. Gencecik bir sporcunun gelip, olimpiyat kürsüsünün en tepesinden dünyayı selamlaması, çoğu sporsever gibi beni de heyecanlandırır. Ama bu defa öyle olmadı. Geçmişte Orser’ı çok sevmeme (Amerikalı adaşı Boitano ile çekişmelerinde ben hep onu tutardım) rağmen, Hanyu’nun iki kez düştüğü pek de parlak olmayan bir serbest programla birinciliğe uzanması, izleyenlerde bir burukluk yarattı. İster istemez “Pluşenko yarışabilse böyle mi olurdu?” sorusu çengellendi akıllara… Böyle olmazdı elbet… Yevgeni Pluşenko’nun, Solneçni diye küçük bir kasabada bir marangozun oğlu olarak dünyaya gelmiş, dört yaşından beri buz üzerinde dans eden bu sarışın genç adamın, geride bıraktığımız 15 yılda defalarca yaptığı gibi bizi şaşırtacak, ağzımızı açık bırakacak, “Vay be!” dedirtecek bir şeyler yapacağı ve altın madalyayı kapacağı kesin gibiydi. Bunu daha birkaç gün önce Rusya’nın birinciliğiyle sonuçlanan takım yarışmalarındaki performansıyla göstermişti zaten… Yaklaşık iki yıldır rekabetten uzak olmasına, zaman zaman dayanılmaz hale gelen bel ağrılarına ve onun bu olimpiyatta, 32 yaşında ülkesini temsil etmesini dudak bükerek karşılayanlara inat, Pluşenko yine bildiğimiz Pluşenko’ydu geçen pazar takım yarışmalarında: Buz üzerinde bir ateş parçası… Görünmeyen bir elin, inanılmaz bir kıvraklık, akışkanlık ve estetikle oradan oraya taşıdığı, atıp tuttuğu kanlı-canlı bir meşale… Bizim kuşağın bu spor dalıyla tanıştığı yıllarda Sovyetler’in erkeklerde en meşhur patinajcısı Igor Bobrin’di. Teknik açıdan veya kazandığı madalyalar toplamında değerlendirildiğinde, Bobrinasla Pluşenko gibi büyük bir şampiyon değildi ama, onu, o dönem orak-çekiçli bayrak altında yarışan tüm sporculardan ayıran bir özelliği vardı. Ne yapıp ediyor, buz üzerindeki birkaç dakikalık gösteriye duygularını katmayı başarıyordu. Espriliydi. Bu nedenle, yarışmalar bittikten sonra yapılan özel gösterilerin en merakla beklenen, bis için en çok çağırılan sporcusuydu. 80’lerin ilk yarısında Doğu Alman sporcuları, özellikle de Katarina Witt’iyarı merhamet-yarı hayranlık diye tarif edebileceğimiz karmaşık duygularla takip eden, Sovyet sporculara son derece mesafeli duran sıradan Batılı izleyiciyi gülümsetebilen nadir Ruslardandı Bobrin… Pluşenko’nun Bobrin’den el aldığını düşünüyorum (gerçi onu izlemiş olmasına pek ihtimal yok; Bobrin kariyerini noktaladığında Pluşenko yeni doğmuştu). Duyguyla yapıyor bu işi… Haşa… Teknik kusursuzluğuna söyleyecek lafım olamaz ama diğer sporcuları neredeyse “mekanik” diyebileceğim bir sevimsizliğe götüren o kusursuzluk, Pluşenko’da hep sağlam bir temel olarak kaldı. O bu temelin üzerine izleyiciyi yakalayan, hayrete düşüren, gülümseten, belki abartılı olacak ama, gözlerini buğulandıran bir şeyler koymayı her seferinde başardı. Buz ile hemhal olduğu her saniyeden büyük haz aldığını, o hazza varana dek saatler dolusu çile çektiğini bize hissettirdi. Sonuç ortada:  1998-2012 yılları arasında yapılan majör organizasyonlarda (Olimpiyatlar, Dünya ve Avrupa Şampiyonaları) 11 altın, 6 gümüş, 1 bronz madalya… Katılıp kürsüye çıkamadığı tek organizasyon olan 2000 Dünya Şampiyonası’nda dördüncülük… Geçen pazar kazandığı altın madalya ile peş peşe dört olimpiyatta dört madalya (ikisi altın, ikisi gümüş) kazanmayı başarmış ikinci patinajcı unvanı (Tarihe geçen ilk isim, bunu 1920-32 yılları arasında başaran İsveçli Grafström’müş). Yazıyı buraya kadar okuyan sabırlı okuyucu, muhtemelen soruyordur şimdi; “E kardeşim, ne oldu da Pluşenko bireysel müsabakada yarışamadı?” diye… Tek erkekler yarışmasında kısa program perşembe akşamıydı. Pluşenko salona geldi, giyindi, hazırlandı, ısınmak için buzun üzerine çıktı, dinmek bilmeyen alkışlara cevap verdi ama yok!.. Gerisini getiremedi. “Belime bıçaklar saplanıyordu sanki” diye tarif etti o dakikaları. Hakemlere gitti, yarışamayacağını söyledi. Kış sporlarının 2000’lerde gördüğü en büyük yıldızın artık emekli olduğu, bundan sonra yarışamayacağı haberi de birkaç dakika sonra düştü ajanslara… Kariyeri boyunca, dizleri, omurgası ve kasığından toplam 12 operasyon geçiren, bir süredir bel omurları arasında yapay bir diskle yaşayan, son iki senedir yarışmadığı halde, ülkesinde yapılan bu olimpiyatlarda son bir kez şansını denemek isteyen büyük şampiyon tükenmişti artık… Muhtemelen, ağrı kesicilerin eşiğini çoktan atlamış, vücudunun pompaladığı son adrenalini pazar günü kullanmış, Rusya’ya bir altın madalya onuru daha yaşatmış, bizleri oturduğumuz koltuklara son defa çivilemişti. Albinoni’nin Adagio’su, Beethoven’in Ayışığı Sonatı, Haçaturyan’ın Kılıç Dansı, Rodrigo’nun Aranjuez’i, Ravel’in Bolero’su onunla hep çok başkaydı. Onu izlemek, bir ademoğlunun buzun üzerinde bunları yapabileceğini görmek, çok başkaydı… Her Pluşenko gösterisinden sonra -biliyorum, çoğunuza tuhaf gelecek ama- insan olduğuma şükrederek, onunla aynı sayıda kromozom taşıdığım için, bir gurur kırıntısına sahip olma hakkını kendimde bularak kalkardım koltuktan… Ne şanslıymışım.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.