En uzun yedi dakika

Bir yandan en yakın telefona ulaşmak için kör karanlıkta sağa sola çarparak koşuyor, bir yandan kafama üşüşen berbat senaryoları kovmaya çalışıyorum. “Ya şimdi biri tribünden atlayıp, sahadaki çocuklardan birine tekme tokat saldırsa? Ya da cebinden bir çakı çıkarıp…” Hayır… Olmaz öyle şey! Olursa kime ne anlatırım?

11.02.2019 09:28
Yiğiter-Uluğ



 

Turnuvanın ikinci günüydü. Yaklaşık bir haftadır burada, Giresun’daydık… Sabah kahvaltısından hemen sonra koşuşturmaya başlıyor, bazı günler akşamın geç saatlerine kadar yemek molası bile vermeden çalışıyorduk ama değmişti doğrusu… Herşey yolunda gidiyordu. Konuğumuz olan yabancı kafilelerin hiçbir şikayeti yoktu. Başımıza dert olacakmış gibi görünen pek çok sıkıntıyı, daha kaynağında halletmiş, işleri yoluna koymuştuk.

 

İşte ikinci günün sonuna gelinmişti bile… Bu maç da bitince, hakemleri alıp Ordu’ya akşam yemeğine götürecektik. Hatta birinci grubu buradaki kader ortağım, en yakın çalışma arkadaşım Emin Balcı alıp götürmüştü. Diğerlerini, ben oynanmakta olan Yunanistan-Polonya maçından sonra toparlayacaktım ve biraz geç de olsa gruba eklenecektik.

 

Koltuğuma yaslanıp, maçın tadını çıkarmaya çalıştım. Yunan takımı gerçekten de iyi basketbol oynuyordu. Yine bir topu kapmış hızla hücuma çıkıyorlardı ki… Patttt! Ortalık bir anda karanlığa gömüldü.

 

                                                                            ***              

 

Bizim kuşağın çocukluk ve gençlik yıllarına denk gelen dönemlerde, Türkiye’de organize edilen uluslararası spor karşılaşmalarının, turnuvaların, şampiyonaların sayısı pek azdı. Yapılanlar içinde dişe dokunur önem arz edenler de zaten bir elin parmaklarını geçmezdi. İlkokul yıllarımın puslu manzaralarından çekip çıkarabildiğim imbat kokulu İzmir’de düzenlenmiş bir Akdeniz Oyunları hatırlıyorum mesela… Ekim 1971…

 

Sonrasında, farklı ülkelerin milli takımlarını dünya gözüyle görebilmek, forması ne renkmiş öğrenebilmek için, 1981’de İstanbul’da düzenlenen Avrupa Basketbol Şampiyonası eleme turnuvasına (o zamanlar Çalenç Turnuvası deniyordu, İngilizcesi olan Challenge Round’a doğru düzgün Türkçe bir karşılık bulamadıkları için olsa gerek) kadar beklememiz gerekmişti. Bugün Kongre Merkezi olan o dönemin Spor Sergi Sarayı önünden başlayan bilet kuyruklarının, Radyo Evi’ne kadar uzanması hiç gitmiyor gözümden… Tıka basa dolduğunda bile ancak beşbin seyirci alabilen tahta tribünlü, emektar Spor Sergi… İstanbul’un üst düzey bir organizasyona ev sahipliği yapabilen tek salonu…

 

90’larda Abdi İpekçi Spor Salonu’na kavuşunca, devletin spor teşkilatı, biraz da Turgut Özal’dan almış olduğu cesaretle bazı turnuvaları, Avrupa Şampiyonaları’nı getirmek için daha hevesli davranmaya başladı. İşte onlardan biriydi 1993 Avrupa Yıldızlar Basketbol Şampiyonası…

 

Yıldızlar deyince yanlış anlamayın sakın; bu altyapılarda bir yaş kategorisi… 16 yaş ve altındaki çocuklar için kullanılıyor. Türkiye’nin daha önceki yıllarda çok büyük bir organizasyon deneyimi olmadığı için, tabii ki önce alt yaş kategorilerinden başlamamızı istiyorlar. Biz de göstermişiz 10 bin koltuklu, klimalı, otoparklı modern Abdi İpekçi’yi, almışız turnuvayı…

 

Şampiyona tarihi yaklaşırken, o günlerde Efes’in bir Avrupa Kupası maçı için İstanbul’a gelen İsrailli spor adamı Noah Klieger (hem ülkesinin olimpiyat komitesinde, hem de FIBA’da görev yapan çok deneyimli bir isimdi, toprağı bol olsun), organizasyondaki tüm maçları Abdi İpekçi Spor Salonu’nda oynatma niyetimizi öğrenince, “Delirdiniz mi siz?” demişti, “Yazın ortasında, herkes tatildeyken, bu koskoca salonda sabahtan akşama peş peşe altı maç oynatacaksınız ve tribünlerin dolmasını bekleyeceksiniz, öyle mi?  Haydi Türkiye maçında doldu diyelim, diğer maçlar ne olacak? Buraya bin seyirci gelse bile salon boşmuş hissi veriyor.”

 

Klieger’in makul uyarısı üzerine biraz araştırılınca görüldü ki, bu şampiyonayı önceki yıllarda düzenleyen ülkeler de zaten çoğunlukla küçük şehirleri tercih etmiş. Telaşla FIBA’ya başvuruldu, yer değişikliği için izin istendi. “Herşeyi yetiştirebilecekseniz neden olmasın?” yanıtı alındı ve başlandı aranmaya… Hazır fırsatı bulmuşken, yurdumuzun doğal güzelliklerini, tarihi zenginliklerini gelen konuklara gösterebilmek için, ilk akla gelen Ege ve Akdeniz oldu haliyle… Ancak Ağustos ayında oralardaki otellerde boş yer bulabilmek bir mesele. Bulunsa bile fiyatlar yüksek. Ayrıca hava çok sıcak ve salonlar klimasız olduğundan, oynayan için de, izleyen için de eziyet olma ihtimali fazla. Doğu ve güneydoğu illeri, güvenlik sebepleriyle otomatikman elendi ve bir anda Karadeniz bölgesi öne çıktı. Öyle ya; hem doğal güzellik var, hem aşırı sıcak derdi yok. İlaveten, o zamana dek basketbol liglerine hiç takım vermemiş yörenin insanına, bu spor dalını sevdirme fırsatı da önümüzde duruyor.

 

FIBA’dan gelen gözlemcilerle beraber gidildi, Karadeniz illeri tek tek gezildi. Ordu’da iyi oteller var lâkin salon harap durumda; kapısına kilit vurulmuş. Sinop’ta spor salonunun zemini parke değil, uluslararası standartlara uymuyor. Aslında hiçbir yerde salonların giriş-çıkışı, yangın önlemleri, skorbordları vs standartları yakalayamıyor ama biraz FIBA tolerans çizgilerini genişletti, biraz da Trabzon ve Samsun gibi illerin temsilcileri ellerini taşın altına koyma sözü verdiler, anlaşma noktasına varıldı: 12 ülkenin katılacağı şampiyonada eleme grubu maçları Trabzon ve Giresun’da oynanacak, finaller Samsun’da…

 

Şampiyonanın başlamasına birkaç ay kala Basketbol Federasyonu’nda çalışmaya başladım. O günlerde genel sekreter Nur Gençer ve yardımcısı Efe Aydan ile birlikte, hazırlıkların ne aşamada olduğunu görmek amacıyla birkaç günlük bir Karadeniz turu yaptık. Trabzon’da hummalı bir faaliyet var; tamirat ve tadilat çalışmaları sonucunda salon yetişecekmiş gibi görünüyor. Şehrin eli yüzü düzgün iki oteli genelde yoğun olduğundan, biraz yatak sıkıntısı yaşanacak ama ne gam! Son dakikada bir şeyler bulunur nasılsa… Samsun zaten neredeyse sorunsuz gibi…

 

Tamam, salonlar eski ve küçük. Spor-Toto’nun tek tip projeyle 60’lı, 70’li yıllarda çoğu kentimize hediye ettiği ve sonrasında badana-boya dışında hiçbir yenileme görmemiş yapılar (hani şu dışarıdan bakınca uçak hangarına benzeyen, üç tarafı tribünlü, bir tarafı da giriş ve lobi olarak kullanılan tesisler)… Ancak her zaman her yerde görüldüğü üzere, Türk insanının bu tür durumlardaki iyiniyeti, özverili çalışması sorunların üstesinden geliyor.

 

Tek istisna; Giresun… Şehrin Gençlik ve Spor Müdürü, Türk Milli Takımı maçlarını bu grupta değil, Trabzon’da oynayacağı için bize küsmüş! İlk konuşmada verdiği sözlerin hiçbirini tutmuyor, bir türlü hazırlıklara başlamıyor. Siyasal baskılardı, şuydu buydu derken, inatçı müdürü görevden alıyorlar. Fakat yerine vekaleten atanan kişi de bir öğretmen. “Ben eğitimciyim” diyor, “bu işlerden anlamam. Siz ne gerekiyorsa bizim arkadaşlara söyleyin, ben başlarında durup tek tek yaptırayım.”

 

Ama süre çok dar artık… İşlerin tek tek değil, üçer beşer yapılması lazım. Öyle ki, Emin Balcı ile birlikte turnuvanın başlamasına bir hafta kala Giresun’a vardığımızda, gördüğümüz tablo karşısında göğsümüz sıkışıyor. Ta en başından beri ısrarla talep ettiğimiz, her toplantıda söyleyip, her yazışmada altını çizdiğimiz bir jeneratör meselesi var mesela… Bir türlü çözülemiyor.

 

“Bu şehirde iki tane jeneratör var” diyor il spor müdürü, “Biri zaten askeriyede, onu unutun. Diğeri de DSİ’nin elinde. Kırk defa rica ettim, ayaklarına gittim. Bizim burada uluslararası organizasyonumuz var. Bir haftalığına şu jeneratörü bize ödünç verin dedim. Yok! Vermiyorlar.”

 

Çareyi valiye çıkmakta buluyoruz… Güleryüzlü, tonton, babacan bir adam… Adı Atilla Koç. Tüm tonton insanlar gibi, o da biraz rahat: “Çocuklar, hiç dert etmeyin. Ben bir buçuk senedir bu şehrin valisiyim. Bir kere bile elektriklerin kesildiğine tanık olmadım. Hem kesilse ne olacak? Beş dakikada hallederiz…”

 

Koskoca Vali Bey böyle söyleyince bize diyecek ne kaldı ki? Kahvesini içtik, ikram ettiği çikolataları yedik, döndük geldik. Turnuva jeneratörsüz başladı.

 

                                                                                ***

 

Vali Bey’in “kesilmez” dediği elektriğin, o gece, hem de Yunanistan maçının ortasında kesileceği tuttu. “Yunanistan maçı” diye vurguluyorum çünkü turnuva boyunca tribünlere gelen genç Karadenizliler’in bir bölümünün amacı, sırf “Batı komşumuz”u protesto etmek, onların henüz bıyığı bile terlememiş oyuncularını yuhalamaktı. Yunanistan kiminle oynarsa oynasın, rakibi tutuyorlar. Hatta ilk gün, Yunanistan karşısında başlarda farklı yenik duruma düşen İsrail, tribünlerden gelen destekle uyanıp oyuna ortak olurken, oyuncularının yüzündeki şaşkınlık görülmeye değerdi. Muhtemelen Telaviv’den yola çıkarken kimse onlara Türkiye’de böyle coşkuyla kucaklanacaklarını söylememişti.

 

O koşullarda, gecenin karanlığı salondaki basketbol maçını teslim almışken, olabilecek en kötü ihtimaller kemiriyor beynimi… “Ya şimdi tribünden biri sahaya atlasa ve gidip Yunanlı çocuklardan birine bir yumruk geçirse? Ya da daha kötüsü, bir çakı çıkarsa cebinden… Allahım! Kime ne anlatırım, o çocuğu buralara gönderip, bize emanet eden anne-babasının yüzüne nasıl bakarım?”

 

Hayır… Hayır… Hemen kovuyorum bunları kafamdan… Sırtımdan ter fışkırıyor. Kör karanlıkta olabildiğince çabuk en yakındaki telefonu buluyor, Vali Bey’e ulaşıyorum. Cevabını tahmin etmek güç değil: “Telaşlanmayın. On dakika içinde hallederler.”

 

Tekrar salona döndüğümde, gördüğüm tablo, ömür boyu unutamayacağım cinsten: Tribünlerdeki gençler kibrit, çakmak, ellerinde ne varsa (henüz kimsede cep telefonu yok) yakmışlar bir parçacık aydınlık için… Başlamışlar Onuncu Yıl Marşı’nı söylemeye… Havada sağa sola salınan çakmak ışıklarına herkes el çırparak eşlik ediyor. Sahadaki oyuncular dahil!...

 

Beni tepeden tırnağa tere boyayan, ömrümden kim bilir kaç yıl çalan o elektrik kesintisi, gençler için eğlence kaynağı olmuş. Herkes gülümsüyor… Ve “Hani?” demeye kalmadan ortalık yeniden aydınlanıyor. Saatime bakıyorum; tam yedi dakika olmuş. Hiç şüphe yok, hayatımın en uzun yedi dakikası…

 

Meraklısı için notlar

 

·         O şampiyonanın finalinde İspanya’yı mağlup eden Yunanistan altın madalyayı kazandı. Kadrolarında daha sonra Türkiye’de Ulker ve Efes formalarıyla izleyeceğimiz Rentzias ve Kakiouzis gibi yetenekli isimler vardı.

 

·         Yarı finalde Türkiye, İspanya’ya uzatmada boyun eğerken, salonun yetersizliği maça damga vurdu. Kalabalık, havasızlık ve sıcağın bileşimiyle oluşan nem, parkede oyuncuların sık sık kayıp düşmesine yol açtı ki, bunlardan en önemlisi, son saniyelerde takımımızın iki sayısına mâlolan tatsız kazaydı.

 

·         Beşinci olan Litvanya takımındaki oyun kurucu, daha o zamandan herkese parmak ısırtıyordu. O çocuk büyüdü, Sarunas Jasikevicius oldu. Barcelona’da, Maccabi’de, Panathinaikos’da Avrupa şampiyonlukları, “En Değerli Oyuncu” ödülleri kazandı. Fenerbahçe’de de bir yıl oynadı. Şu anda Zalgiris takımının koçu.

 

·         Atilla Koç, daha sonra AKP’den Aydın milletvekili oldu. 2005-06 yılları arasında Kültür ve Turizm Bakanlığı yaptı. Kamuoyu onu, “toplantılarda uyuyan bakan” olarak tanıdı. Kızı Zehra Zümrüt Selçuk, şu an Aile Çalışma ve Sosyal Politikalar Bakanı…

 

·         O turnuvayla Karadeniz’de atılan maya tuttu, sonraki yıllarda bölgede iddialı basketbol takımları kuruldu ve Birinci Lig’de top koşturdu. Ne yazık ki, kötü yönetimler ve hızlı borçlanma sonucunda, geçtiğimiz yıl Trabzonspor ve Giresun Belediyespor takımları faaliyetlerine son verdi.

 

·         2000’li yıllarda Trabzon ve Samsun’a yeni ve daha büyük spor salonları yapıldı ama Giresun’daki o salon (sayfamızın en üstünde fotoğrafını da görüyorsunuz) hâlâ aynı şekilde duruyor. Bir jeneratör almışlar mıdır? Sanmam…

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.