Yılbaşından tayyare

Kadının bakışları adamın asla elinden bırakmadığı uzaktan kumanda aletine kilitlenince, yakalanmış gibi irkildi. Ekranda, “Ho, ho, ho” dedikçe kayan aksakalının altından kara bıyıkları gözüküyordu yerli Noel Baba’nın.

03.01.2020 10:20
Yaşar -Sökmensüer

aysokmensuer@gmail.com

 

Mutsuzdu adam; mutsuzluğu büst gibi çakılıydı gergin bedenine.

Kadehine uzanmak için kıpırdadı ve bozdu sessizliğini:

“Yılbaşını dışarıda geçirmeliydik... Boğuluyorum evde.”

Önce iç çekişinin sesli olmasını engelledi kadın, ardından usulca yanıtladı adamı:

“Fark eder miydi? Yeni bir yılımız olmadığı gibi, ilişkimizde de ‘dışarıda’ diyebileceğimiz hiç bir yer kalmadı artık.

‘Dışarı’ya gittiğimizde, her yeri ‘içeri’ yapıyor birlikteliğimiz.

Artık bizim için ‘dışarı’ yok, her yer bu dört duvar.

Nereye gitsek o duvarı ören tuğlaları yanımızda taşıyoruz.”

 

“Ustalıkla seçtiğin kelimelerin, yeni yılın ilk kavgasına hazırlandığımızı haber veriyor bana” diye söylendi adam, sesini kontrol etmeye çalışarak…

“Bir kez olsun, kelimelerimle kavga etmemeye çalış” dedi kadın. Karşısındaki adamla değil kendi kendine konuşur gibi mırıldandı:

“Bir kez olsun o kelimeleri cümle yapan hâlimizi, gerçekleri düşün. Bizi kelimeler değil, her yıl kısalan hikâyemiz getirdi buralara...”

 

“Gerçekler” diye mırıldandı adam, ardından çengelli iğne gibi ekledi:

“Tek gerçek, artık hayallerimin bile kalmaması... Sayende zenginliğini yitirdim hayatımın. Gerisi hikâye...”

Kadının bakışları adamın asla elinden bırakmadığı uzaktan kumanda aletine kilitlenince, yakalanmış gibi irkildi.

Ekranda, “Ho, ho, ho” dedikçe kayan aksakalının altından kara bıyıkları gözüküyordu yerli Noel Baba’nın.

 

Bu denli filmatik, dallı budaklı olmasa da, eskiden yılbaşıyla ilgili ana tartışmaların umuma bu minvalde yansıdığını düşünüyorum:

“Evde mi, dışarıda mı?”

Evde pijamalı yılbaşı parodilerini, dışarıda Karagöz’ün Yalova sefası misali trajikomik skeçleri hayal meyal hatırlayınca, internete başvurdum.

Karşıma anında, bir zamanların TV’deki aile protipi “Bizimkiler” dizisinin “Yılbaşını evde mi, dışarıda mı geçirelim” münazarası çıktı.

Evcilerin kozları, bütçe meseleleri, yılbaşına has uyduruk, fabrik mezeler, balık istifi mekânlar, kavga, gürültü, finalde zoraki halaya bağlanan eğlenceler filandı.   

Eh alkol fiyatları, sigara yasağı filan da eklenmiştir giderek…

 

Efendim, bir market zincirinin NTV’de yayınlanan araştırmasına göre Türkiye’de insanların yüzde 72’si yılbaşını evde geçirmeyi tercih ediyormuş zaten.

Kalan yüzde 28’ini “o gece barda, gönlü hovarda” sanmayın sakın.

Dışarıda olmayı tercih edenlerin yüzde 20’sinin tercihi de yakınlarının evleri… Yani yine “ev”.

Araştırmaya katılanların yüzde 81’i de yılbaşını aileleriyle geçirmeye yeğliyormuş.

Yani evde-dışarıda tartışması da artık demode anlayacağınız.

 

Ancak 1994 yerel seçimleriyle birlikte yılbaşı, ağacından hindisine, piyangosundan hutbesine, dansözünden vitrin süslerine, helalinden haramına topluca tartışılan bir mevzuya dönüştü.

Bu vesileyle artık Milli Piyango’nun adının da, o “tayyare”li argo deyişin kulaklarını çınlatarak yeniden “Tayyare Piyangosu” olması da düşünülebilir.

 

Senede bir gündü, şarkıdaki gibi... Ama o bir gün bile fazla geliyor bize herhal.

Belki lüzumundan fazla önemsediğimiz ya da lüzumu kadar(cık) bile kabullenemediğimiz için.

Yeni yıl gelmeden başlıyoruz, neyini, nasılını, nereden gelip nerelere gittiğini, ahını-vahını bildik cümlelerle tartışmaya.

Bir tarafta muharebe, ötede hattı müdafaa.

Vitrin süsleri, bacadan-kapıdan Antalya Demreli Noel Baba, çam ağaçları, ecnebi hindiler, kaldırılan kadehler sızıyor tartışmaya.

Yeni yıl hutbeleriyle de alevleniyor münazara.

Olmadı, meydanlardaki toplu yılbaşı partileri taciz ediyor malum ekranları, gazete sayfalarını:

Yılbaşını meydanlarda kutlarsanız sizi şey ederler…

Öyle ki, bir kaç yıl önce İstanbul’da bizzat yaşandığı gibi bir yanda Noel Baba tartışılırken, öte yanda Noel Baba kılığına giren sivil polisler Taksim’de tacizci avı başlatmıştı.

Hani “yılbaşı münazaraları” başlığını verip bir araya getirsen, araya bir de Mekke’nin fethini atsan reytingi yıldızlı dizi olur. Oturur, milletçe seyrederiz.

 

Bu arada Mekke’nin Fethi’nin alternatif kutlama niteliğine büründürülmesi, aklıma başka alternatifleri de getiriyor.

31 Aralık 1879’da Thomas Edison’un ampulü kamuoyuna tanıtması mesela… Niye kutlanmasın?

Olmadı, 1534 yılı 31 Aralık’ta Kanuni’nin ordusuyla Bağdat’a girmesi…

 

Neyse nihayetinde yılbaşıdır işte; eti-budu anca glu glu kadar.

Kimi stiline, yaşam tarzına, kimi olanağına, kimi geleneğine, keyfine göre kutladı/geçirdi yılbaşını.

Kimi kutlamadı.

Herkesin yılbaşısı kendine...

Bakın 2019’u sosyal medyada topluca kovalayan “tweet”lere, mesajlara…

Emekliye ayrılan hiç bir Noel Baba, böyle beddua yememiştir giderayak kızağında.

 

Senede bir gündü… Geldi geçti.

Kimimiz kutladık, kimimiz idrak ettik.

Kimimizin içinde yeni beklentiler de filizlendi elbette. Yeni özlemler, dilekler...

Ama bilirim ki çabuk unutulur.

Bilirim, heves en uçucu kimyamızdır.

 

Yaşamımızda üç tür şeyle karşılaştığımızı söyler ya Oruç Arıoba.

1. Gelip geçmiş şeyler

2. Gelip geçmemiş şeyler

3. Gelmeyip geçmiş şeyler

Gelip geçmiş şeyler, nostaljinin süsü ve ayıklamasıyla hoş hatırlanır da... Gelmeyip geçmiş şeyler hazindir.

Umut gelip geçmemiş şeylerdedir de…

Heyhat, önce heveslenir, sonra yorulur, ardından yorgunluğa alışır çoğu insan.

Sonra… Unutulur, unutulur…

 

Yeni bir yılı, yeni bir fırsat olarak görme konusunda, bir yanımız hevesli, bir yanımız eksiktir de ondan. Ve umut da bu tahterevallide iner-çıkar.

Umut da yorulur.

Sorarlar, “Nasılsın?”.

“Valla bildiğin gibi...”

 

“Kalkmak istedi. ‘Bir kadeh daha?’ dedim.

Bir an durdu, bana değil de çok uzaklardaki birine sesleniyormuş gibi -ama telefonda konuşmasını bilenler gibi- alçak sesle, ‘Peki, Allah kahretsin!’ dedi.

(…) Sonra sustu. Önündeki boş rakı kadehini birkaç santim ileriye itti. Artık konuşmak istemediğini anladım. Hesabı istedik.” (¹)

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

 

“Ben Tevrat’la büyüdüm, karım Kuran’la; en büyük oğlum Ateist, en genci Scientologist; kızım ise Hinduizm öğreniyor. Sanıyorum oturma odamda din savaşı yapılacak kadar boş yer var. Ama hepimiz ‘yaşa ve yaşat’ı uyguluyoruz.”

 

“- Zaman… Göremeyiz, duyamayız, tartamayız, laboratuvarda ölçemeyiz. Bir nanosaniye önce olduğumuz ile şimdiki oluşumuz ve bir nanosaniye sonra ki olacağımız, subjektif var oluş farkındalığı. Hopiler, zamanı bir manzara olarak düşünmüşler. Önümüzde ve arkamızda var olan bir manzara.

- Saatler zamanı ölçer ama.

- Hayır saatler kendilerini ölçer. Bir saatin referansı yine başka bir saattir.”

The Man from Earth, Yön: Richard Schenkman.

 

(¹) “Bir Yılbaşı”, Fethi Naci, Anılar Kitabı.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.