Ana SayfaYazarlarGelene değil gidene sevinen kuşak

Gelene değil gidene sevinen kuşak

 

Yazarken derdim de, ilgim de pür siyaset olmadı hiç.

Yaşadığımız, her an içine dalıp çıktığımız dünyanın alelade kesitlerinin bile siyasete değdiğini biliyorum elbette.

Siyasetin en kaba, en sığ ve maalesef en kapsamlı hâllerinin günlük hayatı kuşattığı bir ülkede, tutumlar, davranışlar, tarzlar, tercihler, ana kucağında bile yeniden üretilebilen dünya görüşünün uzağında şekillenmiyor.

Düğüne el kadar gelinlikle, sünnete tacımız/asamızla giden minicik çocuklarız ataerkil siyaset tarihimizde.

 

Bir “hayat tarzı”nı cümle âleme dayatma politikasının farklı duraklarını, zalim darbelerini sık yaşamış, yaşayan bir tarihin de üvey evlatlarıyız.

Öyle ki… Karşılıklı ağzımızı açtığımızda birimiz o kamusal, resmi ağızlardan birisini, diğerimiz -ona karşı çıkarken- bir başkasını konuştuğunun da farkında değil.

 

Siyasetin her seviyede ve her mevzuda yapılabilirliği de bunu kolaylaştırıyor tabi.

Herşeyi politikleştirmenin, günlük hayatı, ilişkileri zehirleyebileceğini, her duyguyu dar alanda paslaşmalara dönüştürebileceğini fark etmiyoruz çoğu kez.

Ya da tam tersi, o dar alanda rahat, marifetli, muzaffer hissediyoruz kendimizi.

İnsanlar keskin politikleştirmelerinin ardına kendi çıkarlarını, kendi yargılarını, o gazla, o kibirle şişirilen egosunu istifleyebiliyor zira.

O stok, başarısızlığı, yalnızlığı gizleyen en moda şal aynı zamanda.

 

Siyasete dair mesafeli girizgâhıma karşın, sabaha eren “seçim sayım geceleri” kendimi bildim bileli istisnai heyecanlar verdi bana.

Futbol maçlarına ezelden beri çok uzak olduğumdan, taraftar ruhiyatını her yönüyle bildiğimi söyleyemem. 

Ama TV’den naklen sonuna ulaştığım gecelerin hiç birinde, gönlümde yatan tercihlerin bir partisi yahut şansı olmadığı için bir taraftar heyecanı değildi bu. 

 

Darbelerle, baskılarla, hokkabazlarla dolu o kısa ömrümüzde, biz hep “gelenlere değil gidenlere sevinmeye” alışmıştık.  

“Yarın yeni bir gün” umudunu, tahayyülünü sevmiştik haşarı gönlümüzde. 

Aslolan “oy” da sandıkta bazen emaneten, bazen ailecek bıraktığın pusuladan ziyade, oymuş zaten. Büyüdükçe öğrendik.

 

31 Mart Yerel Seçimleri’ni de içimde aylar öncesinden ve bu kez kuvvetle beliren o cümleyle sabaha erdirdim:

“Yarın yeni bir gün!”

İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana, Mersin… Kılpayı kaçırılan Bursa, Balıkesir…

Mahsus mahal seçimde, daha ne olsun?

 

“Kısa akıl” denilen mefhum

 

Seçim gecesi böyle giderken, bulutlandı bir anda hava.

Saat 23.21’de AA denilen hayret nidası, İstanbul’daki dükkânını kapatan esnaf gibi sayım sonuçlarına kepengini indirdi.

“Yarın”ı durdurdu aklınca, meşrebince…

Kalkıp, 70’lerin anteni çekmeyen tüplü televizyonları misali, ekranın kafasına pat pat vurasım geldi.  

 

O “zihni sinir”(¹) kilitlenmeden 4 dakika sonra ekrana çıkıp 3 bin küsur oyla kerhen “Biz kazandık” diyenleri, “Sevgili seyirciler bu yarın değil, dünün aynısı” yorumlarını geveleyenleri, verilere rağmen İstanbul’u –uslan artık deli, divane- gönül belediyeciliği pankartlarıyla dolduranları izledim.

“Kısa akıl” diye de bir şey olduğunu, o gece öğrendim.

 

Kesin olmayan sonuçlardan yarınlar çıkartmaya çabaladığımız tüm seçimlerin tersine, kesin olmayan sonuçları bile mumla –kanal kanal- aradığım geceyi bitirdim.

“Yarın”ı bekledim. Öğlene kadar uyumadım.

Sonra kesin olmayan sonuçlar lütfen açıklandı.

Payıma, açıklanan kesin olmayan sonuçların kesin olup olmadığı sorusu kaldı.

 

Sonra ertesi günü, sonra yine yarını, sonra yarını, yarını, yarını bekledim.

Maddi hata, usulsüzlük iddialarının “organizeli usulsüzlük”e (ç)evrimini, ardından “organizeli bir şeyler var” demeçlerini, oradan “tam kanunsuzluk hâli” iddialarını izledim.

Büyükçekmece’de ev ev polis operasyonlarını seyrettim.

 

Ne yapayım… Arkadaşları arayıp sordum tabi:

“Siz kesin olmayan ama açıklanan kesin olmayan seçim sonuçlarının da kesin olmadığı ilçede mi oturuyordunuz, yoksa ikametinizin kesin olup olmadığının polislerin tek tek ‘ev ziyareti’yle sorgulandığı ilçede mi?”

Neyse, onlar sandık sonuç tutanağındaki kaydırma iddiasının kesinleştirilme sayımının yapıldığı öbür ilçede oturuyorlarmış.

Ben sandıkların “Biz öyle sandık” minvalinde yeniden sayımı talebinin reddedildiği Ankara’da olduğum için, böyle doğrudan temaslar yaşamadım.

 

Yarın yeni bir gün…

 

İsveçli Yönetmen Roy Andersson “Du Lavande (Siz, yaşayanlar…)” filminde sık sık bu cümleyi repliklerine alıyor.

Film Goethe’den "Siz yaşayanlar, sıcacık mis gibi yatağınızın keyfini sürün. Ta ki, Lethe’nin buz gibi soğuk dalgası açıktaki ayağınızı yalayana kadar…’’ alıntısıyla başlıyor.

Lethe, Yunan mitolojisinde yeraltı tanrısı Hadesin ölüler ülkesindeki bir ırmağın adı. “Unutuş Irmağı”nın...

Efsaneye göre, bu nehirden su içenler, önceki yaşamlarını, geçmişlerini unuturlar.

İçine girdiklerinde, nehir geçmişlerini silene kadar onları öldürür, öldürür…

Ardından yeni bir başlangıç yaparlar.

 

Andersson, bu yeni başlangıç”ı filminin farklı sahnelerinde önümüze koyuyor.

Sıkıcı, sıradan atmosferli bir barın sisindeki barmen, “Son siparişleri alıyoruz” uyarısıyla tezgâhın üstündeki gemici çanını çalıyor mesela.

Ardından o ana kadar donuk, bungun, alabildiğine umutsuz, ölü benizli müşterilerine “Yarın yeni bir gün” diye sesleniyor. 

Hepsi kurulmuş gibi ayağa kalkıyor, bara yöneliyor.

Zira o hayatta tek umut yarının yeni bir gün olması.

Ama yeni bir başlangıcın, yeni günün, o günü getirecek tek çare olan insanların (kendilerinin), “eski hâlleri”nden bir milim kıpırdamadan gerçekleşmesini bekliyorlar.

Gökten inmesini, belki topraktan fışkırmasını, bir mucizeyi…

 

Olmuyor tabi. Yeni günü sadece rüyalarında görebiliyorlar.

Tamamen rutin düzenlerini ifa etmek üzerine kurdukları duygu özürlü yaşam pratiklerinde, birbirleriyle iletişim kurabildikleri, hep beraber hareket edebilecekleri tek yer de rüyalar.

Ancak insanî hasletlerini, empatiyi, etkileşimi gittikçe silikleştiren hayat tarzları, yeni günü hayal edilen bir rüyanın devamı olmaktan çıkarıp, her gün yaşadıkları o periyodik kâbusa dönüştürüyor.

O rüyanın fragmanını uyanıkken bile görseler inanamıyorlar. Fark etmiyorlar…

Yarın yeni bir gün belki… Lâkin yeniye uzak bünyeleriyle algılamıyorlar.

 

Seçim sonuçlarına yapılan itirazlara karşı olduğumu düşünmeyin.

İtiraz hakkını-hukukunu, hayatın her alanında varolması gereken itiraz demokrasisini gönülden savunurum.

Ki o mevzi, genellikle muhalefetin son sığınağıdır.

Ama bu mesele, süreci, dokusuyla farklı. Ve bizdeki vaziyetiyle belki başka bir yazının konusu.

 

Yukarıda aktarmaya çalıştığım vakalar silsilesi tadımı kaçırsa da…

İstanbul, Ankara, İzmir, Antalya, Adana, Mersin… Kılpayı kaybedilen Bursa, Balıkesir…

Ve bu şehirlerin seçmen sayılarındaki, ekonomideki, GSMH’daki, toplumsal değişimdeki, siyasi haritadaki yeri…

Emin olun… Yarın, yeni bir gün.

 

BİR FİLM/BİR REPLİK

 

İSVEÇLİ İHTİYARIN DUASI

 

“Tanrım, sadece kendilerini düşünenleri affet. 

Açgözlü ve bayağı olanları affet.

Ve aldatan ve dolandıranları veya zavallı maaşlar ödeyerek zenginleşenleri affet.

Yüce tanrım, affet onları, affet onları.

Ve tanrım, aşağılayanları ve hakaret edenleri affet.

Sahtekârları, yalancıları ve ikiyüzlüleri affet.

Gerçekleri halkından saklayan hükümetleri affet.

Kalpsizleri, acımasızları ve sağduyusuz davrananları affet. Lütfen tanrım, onları affet.

Çok ağır hükümler veren ya da masumu mahkûm eden mahkemeleri affet.

Halkı yanlış yönlendiren gazete ve televizyonları affet. İnsanların dikkatini önemli şeylerden önemsiz şeylere yöneltenleri affet.

Ey tanrım, onları affet. Onları affet.”

“Du Lavande (Siz, yaşayanlar…)” –  Yönetmen: Roy Andersson 

 

(¹) Zihni Sinir: Karikatürist İrfan Sayar’ın 1977’de Gırgır Dergisi’nde yarattığı “icatçı” karakter. 

YAZI FOTOĞRAFI: Siz, Yaşayanlar

- Advertisment -