Dağ fare doğurdu(*)

Erdoğan ile Baykal’ın 2002’de Uğur Dündar’ın yönetiminde katıldığı program, Türkiye’deki son siyasi kapışma oldu. İktidarı kazanan Erdoğan, o günden sonra kimseyle halkın önünde tartışmadı. Gücünü tahkim ettikçe diğer parti liderleriyle bir araya gelip konuşma fikrinden uzaklaştı. Rakiplerinden gelen bu yönlü bütün teklifleri geri çevirdi. Seçim zamanlarında hep tek başına sahneye çıktı.

21.06.2019 09:40
Vahap-Coşkun

vahapcoskun@gmail.com

 

Türkiye’de liderlerin seçim öncesi televizyonda tartışma geleneği 1983’te başladı. Üç yıllık darbe yönetiminin ardından Türkiye’nin demokrasiye geçmeye hazırlandığı günlerdi. Darbeciler uzun bir yasaklı listesi oluşturmuştu; seçimlerde sadece üç partinin yarışmasına izin vermişlerdi.

 

Askerlerin açıktan desteklediği Turgut Sunalp, askerlerin açıktan karşı olduğu Turgut Özal ve solu temsil eden Necdet Calp arasındaki bu ilk tartışma Özal’ın yıldızını parlattı. Özal ile Calp arasındaki, köprü ve otoyollara ilişkin “satarım-sattırmam” tartışması geceye damgasını vurdu. Her iki rakibine oranla hem iktisadi kavramlara hem de devlet yönetimine çok daha hakim bir profil çizen Özal, hem tartışmadan hem de seçimlerden galip çıktı.

 

1983’ten sonraki 20 yılda her seçimde liderler televizyonda karşı karşıya geldi. Fikirlerini kamuoyuna sundular; neden kendilerinin tercih edilmesi gerektiği konusunda seçmeni ikna etmeye çabaladılar. Bazen sesler yükselse de çoğunlukla konuşmalar medeni sınırlar içinde kaldı. Hemen her mesele ele alındı; devlet terörü gibi bugün insanların dile getirmekten korkacağı kavramlar o vakitler halkın gözü önünde çatır çatır tartışıldı. Televizyon, herkesin evine giren en etkili haber ve bilgi kaynağıydı. Dolayısıyla televizyon tartışmasında gösterilen performans, kitlelerin tercihlerinin belirlenmesinde göz ardı edilemeyecek bir faktördü.

 

Siyasi tasfiye

 

2002’de seçimlere gidilerken Türkiye’de siyasetin dengelerinin sarsılacağı seziliyordu. “Bin yıl sürecek” denilen 28 Şubat darbesinin yaraları halen tazeydi. Siyasi istikrarsızlık ve ekonomik kriz halkın belini bükmüştü. İktidarı ve muhalefetiyle mevcut partiler bu ağır tablonun sorumlusu olarak kabul ediliyordu. Bu partiler zemin kaybederken, yeni kurulan AK Parti ile 1999 seçimlerinde Meclis dışında kalan CHP’nin ise yıldızı parlıyordu. Yapılan bütün kamuoyu araştırmaları seçimin bu iki parti arasında geçeceğine işaret ediyordu.

 

Gözler, iki partinin liderlerine çevrilmişti. Recep Tayyip Erdoğan ve Deniz Baykal kozlarını ekranda paylaştı. Sandıklar açıldığında halkın büyük bir siyasi tasfiye yaptığı görüldü. Tansu Çiller, Mesut Yılmaz, Bülent Ecevit, Necmettin Erbakan gibi isimler siyaseten emekli edilmişlerdi. Parlamentoya sadece iki parti girebilmiş ve 1991’den bu yana ilk defa bir parti tek başına iktidar olabilecek bir çoğunluğa erişmişti. Erdoğan’ın AK Parti’si hükümet koltuğuna otururken, Baykal’ın CHP’si de muhalefeti üstlenmişti.

 

Tartışmaya ihtiyaç duymayan güç  

 

Erdoğan ile Baykal’ın Uğur Dündar’ın yönetiminde katıldığı program, Türkiye’deki son siyasi kapışma oldu. İktidarı kazanan Erdoğan, o günden sonra kimseyle halkın önünde tartışmadı. Gücünü tahkim ettikçe diğer parti liderleriyle bir araya gelip konuşma fikrinden uzaklaştı. Kendileriyle tartışmasını gerektiren herhangi bir mevzunun olmadığından bahisle rakiplerinden gelen bu yönlü bütün teklifleri geri çevirdi. Gücünün zirvesindeydi, buna ihtiyacı yoktu. Onun için seçim zamanlarında hep tek başına sahneye çıktı. Rahatsız edici, zorlayıcı ve sorgulayıcı sorulara muhatap olmadı. Birlikte tartışmak yerine tek yanlı propaganda yapan programları tercih etti.

 

Demokratik bir tartışma için muhalefeti muhatap almamak, Erdoğan’a has değildi; AK Parti’nin genel tavrı oldu. Ancak bu tavır, siyasi baskı ile alındığı apaçık olan İstanbul seçimlerinin yenilenmesi kararından sonra değişmek mecburiyetinde kaldı. Çünkü AK Parti, 25 yıldan sonra ilk defa muhalefetin gerisine düştü ve psikolojik üstünlüğünü kaybetti. Eski seçimlerde kendinden emindi AK Parti. Oysa bu kez arkada kaldı.  

 

Muhtemelen AK Parti’de “Nasılsa kaybedeceğimiz bir şey yok. Ama olur da işler rast giderse belki bir-iki puan kazanabiliriz” biçiminde bir değerlendirme yapıldı. Ondan sonra da önceleri tartışmaya pek heveskâr gözükmeyen Binali Yıldırm’ın, Ekrem İmamoğlu’nun karşısına çıkmasına karar verildi. Yani AK Parti’nin dün elinin tersiyle ittiği önerilere bugün “evet” demesinin altında, adayların açık tartışmalarının demokrasi açısından iyi ve doğru olduğuna duyduğu inanç değil, 31 Mart’ta yaşadığı güç kaybı yatıyordu.

 

Aşırı anlam yüklemesi

 

İmamoğlu ile Yıldırım’ın ekranda tartışmasına, sanki bu ülkede daha önce hem de liderler düzeyinde en sert mevzular konuşulmamış ve sanki ilk defa böyle bir hadise yaşanıyormuş gibi, aşırı bir anlam yüklendi. Tartışmanın ne şekilde olacağı, kimin tarafından yönetileceği, nerede yapılacağı ve hangi kanallardan yayınlanacağı hakkında iki partinin yöneticileri uzun uzadıya görüşmeler yaptı. Hattâ AK Parti, tartışmanın kurallarıyla ilgili kamuoyuna, manifesto tadında bir duyuruda bile bulundu.

 

Oysa nihayetinde bir büyükşehir belediyesine aday olan iki siyasi tartışacaktı. Böylesi bir tartışmaya bu kadar mâna atfedilmesi bile, aslında demokrasiden ne kadar uzak olunduğunun bir göstergesiydi. 17 yıl aradan sonra bir siyasi tartışmanın olması hiç olmamasından daha iyiydi elbette; ama çok sıradan olması gereken bir tartışmayı büyük bir demokrasi kazanımı gibi sunmak da son derece düşündürücü oldu.

 

Tartışmada iki taraf da çok gergindi.  Karşı tarafın kullanabileceği bir malzeme vermemek için aşırı bir dikkat içindeydiler. AK Parti’nin beklentisi İmamoğu’nun fahiş bir hata yapması ve kampanyanın geri kalanını bu hata üzerinden yürütmekti. Ancak İmamoğlu, AK Parti’ye böyle bir fırsatı vermedi, neticeye tesir edebilecek bir yanlış yapmadı. Adaylar kendi tabanlarından emin oldukları için karşı tarafa hoş görünmeye çalıştılar. Bu nedenle kendilerini sınırladılar ve karşı tarafta yanlış anlamalara sebebiyet verecek zorlu alanlara girmekten özenle kaçındılar.

 

Sözlüye kalkmış talebe

 

Tartışmanın formatı da sıkıntılıydı. Adayların sözlüye kalkmış talebe gibi yalnızca moderatörün sorduğu sorulara cevap vermeleri, gerçek bir tartışmanın yaşanmasını engelledi, tartışmayı yavan ve sıkıcı kıldı. İş vaatlere geldiğinde adaylar biraz rahatladı, peşi sıra vaatlerini sıralamaya başladı. Lâkin bunu yaparken de geleceğe dair yeni bir yönetim anlayışı, şehirciliğe dair yeni bir perspektif ortaya koyamadılar; alışılagelen seçim vaatlerini yinelemekle yetindiler.

 

Erdoğan, tartışmaya az bir zaman kala yaptığı bir açıklamada iki adayın ekranda karşılaşmalarının büyük bir kırılma yaratacağını belirtmiş ve beklentiyi yükseltmişti. Ancak beklenen olmadı. İki adayın destekçileri de tartışmadan kendilerinin kârlı çıktığını iddia etseler de gerçekte tartışma, seçmenlerin kanaatlerini ya da tercihlerini değiştirmelerine yetmedi, yani yarışın gidişatında kaale alınabilir bir değişiklik yaratmadı. Zaten seçmenlerin çok büyük bir kısmı tercihini netleştirmişti. Ancak anormal bir olay oyların rengini değiştirebilirdi. Böyle bir şey de olmayınca da dağ fare doğurdu ve herkes olduğu yerde kaldı.

 

Yine de bu tartışmanın bir faydası olduğu söylenebilir. Hiç olmazsa gelecek seçimlerde artık kimse kolay kolay tartışmadan kaçamayacak ve tartışma çağrılarına yüz çeviremeyecek. 

 

(*) Kürdistan 24, 19, 06.2019

https://www.kurdistan24.net/tr/opinion/2fb28c4c-7caf-483b-a7cc-c2ae333027e2

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.