Aslolan hayatı savunmaktır (*)

Ben açlık grevlerine (ve ölüm oruçlarına) ilkesel olarak karşıyım. Meseleye bakışımın özü, insanın hayatıdır. Ben bu eylemlere, doğrudan insan hayatını tehdit ettikleri için karşıyım. Uzadıkları ölçüde insan sağlığı üzerinde telâfisi imkansız hasarlara sebebiyet verdikleri için karşıyım. İnsanı ve sağlığını bütün politikalardan daha ehemmiyetli gördüğüm için karşıyım. Tek bir bireyin hayatının hiçbir siyasi hedef için feda edilemeyeceğini düşündüğüm için karşıyım.

15.02.2019 10:02
Vahap-Coşkun

vahapcoskun@gmail.com

 

Leyla Güven, Türk Silâhlı Kuvvetleri’nin Afrin’de yaptığı Zeytin Dalı Harekâtı’na ilişkin olarak yaptığı açıklamaları ve sosyal medyadaki paylaşımları nedeniyle 22 Ocak 2018’de gözaltına alındı. 31 Ocak’ta da Güven’in tutuklanmasına karar verildi.    

 

“Halkı kin ve düşmanlığa tahrik” iddiası ve daha önce başlatılan DTK Soruşturması kapsamında Güven hakkında bir iddianame hazırlandı. İddianamede Güven’in 17 yıl 6 aydan 31 yıl 6 aya kadar hapis cezasıyla cezalandırılması ve mahkûmiyeti halinde mevzuatta öngörülen hak yoksunluklarına hükmedilmesi istendi.

 

Güven, 24 Haziran 2018’de yapılan genel seçimlerde Hakkâri’den HDP milletvekili seçildi. Avukatlarının yasama dokunulmazlığına dayanarak yaptıkları tahliye başvuruları mahkeme tarafından reddedildi ve Güven’in tutuklu olarak yargılanmasına devam edildi.

 

7 Kasım’da kendisine kelepçe takılmak istenmesi üzerine Güven duruşmaya katılmadı. Adil yargılanma yapılmadığını belirtti ve açlık grevine başladığını duyurdu. Güven, eylemini şu sözlerle gerekçelendirdi:

 

Ben siyasette PKK Lideri Abdullah Öcalan'ın kadının siyasette yer alması perspektifinden esinlenerek aktif olarak yer aldım. Bugün Sayın Öcalan üzerindeki tecrit sadece bir kişiye değil, bir halka uygulanıyor. Tecrit bir insanlık suçudur. Ben de bu halkın bir parçası olarak, Sayın Öcalan üzerindeki tecridi protesto etmek amacıyla süresiz-dönüşümsüz açlık grevi eylemine başlıyorum. Bundan sonra mahkemeye hiç bir savunma yapmayacağım. Yargı hukuksuz kararlarına son verene kadar ve tecrit kaldırılana kadar eylemime devam edeceğim. Gerekirse eylemimi ölüm orucuna da dönüştüreceğim.”

 

Öcalan ile görüşme

 

Öcalan, en son 11 Eylül 2016’da ailesi ile görüşebilmişti. O tarihten sonra gerek avukatlarının ve gerekse ailesinin görüşme için yaptıkları bütün başvurular ise devlet tarafından çeşitli nedenlerle reddedildi. Güven’in açlık grevinin 66. gününde (12 Ocak 2019’da) kardeşi Mehmet Öcalan, Öcalan’ı İmralı’da ziyaret etti.

 

Öcalan’ın yeğeni ve HDP Urfa Milletvekili Ömer Öcalan, bu ziyaretin devletin çağrısıyla yapıldığını belirtti. Aile olarak her hafta görüş talebinde bulunduklarını belirten Öcalan, devletin aileyi çağırdığını, taleplerine olumlu karşılık verdiğini ve ziyaretin bu şekilde gerçekleştiğini açıkladı.  

 

“Sabotaj” ve “algı operasyonu”

 

Öcalan’ın yaklaşık 2.5 yıllık aradan sonra ailesiyle görüşmesinin ardından gözler PKK’nin, HDP’nin ve açlık grevinde olan Güven’in alacağı tavra çevrildi. KCK, İmralı’da Öcalan ile görüşülmesinin tecridin sona erdiği anlamına gelmediğini ve giderek büyüyen eylemi kırmaya yönelik bir “sabotaj” olduğunu açıkladı.

 

HDP önce Eşgenel Başkanı Pervin Buldan’ın ağzından “Öcalan’ın sağlık durumunun iyi olduğunu ve birkaç gün içinde halkın detaylı olarak bilgilendirileceğini” duyurdu. Ancak görüşmenin üzerinden bir ay geçmesine rağmen, halen partiden detaylı bir bilgilendirme gelmedi. Sadece diğer Eşgenel Başkan Sezai Temelli’nin konuyla ilgili kısa bir değerlendirmesi oldu. Temelli, Öcalan’ın kardeşi ile görüştürülmesini “devletin algı operasyonu ve bir psikolojik savaş zihniyeti” olarak niteledi ve “tecridin bir aile görüşmesi ile aşılabilecek bir mesele olmadığını” söyledi. Temelli’ye göre, açlık grevine devam edip etmeme kararını verecek olan Güven’di.

 

Güven ise görüşmeden sonra da eylemini sürdürdü. Açlık grevinin 79. gününde (25 Ocak 2019’da), Güven tahliye edildi. Tahliyesinin ardından eylemine evinde devam edeceğini açıkladı.   

 

“Bir makinadan fazlası”

 

100. gününe yaklaşan bir açlık grevi farklı açılardan ele alınabilir. Benim odaklandığım açı, insanın ve hayatının kutsallığıdır. Birey olarak insan her şeyden daha kıymetlidir. “İnsan” ve “hayatı” bütün toplumsal ve siyasal mülâhazaların üstündedir.  Değerli olan insandır. İnsanın üzerinde bir amaç veya dâvâ yoktur. Bir politik tasavvurun, sosyal organizasyonun ve hattâ toplumun kendisinin meşruiyeti, insana atıf yapma ve onu merkeze alma düzeyine bağlıdır. Düzeyin yüksekliği meşruiyeti kuvvetlendirir, düzeyin düşüklüğü meşruiyeti zayıflatır.

 

İnsan bir araç değil, başlı başına bir amaçtır. Kendisinin dahi feragat edemeyeceği hak ve özgürlüklere sahiptir. Kant’ın ifadesiyle o, “bir makinadan fazlasıdır” ve bundan ötürü hiçbir gayeye ya da kollektif kimliğe araç kılınamaz, kılınmamalıdır.

 

Dolayısıyla ben açlık grevlerine (ve ölüm oruçlarına) ilkesel olarak karşıyım. Somut hadisede karşı olmamı gerekçelendirecek başka argümanlar da ileri sürebilirim. Meselâ günümüz dünyasında bu tür eylemlerin “işe yararlığı” üzerinde durabilirim. Toplumun kahir ekseriyetinin eyleme karşı duyarsızlığına değinebilirim. Türkiye’de önemli bir seçime gidilirken ve Ortadoğu tarihi değişimlere gebeyken, HDP’nin sadece bir konuya ve kişiye yoğunlaşmasının siyasi açıdan ne kadar yanlış olduğunun altını çizebilirim.

 

Lâkin bütün bunlar tâlî konulardır. Meseleye bakışımın özü, insanın hayatıdır. Ben bu eylemlere, doğrudan insan hayatını tehdit ettikleri için karşıyım. Uzadıkları ölçüde insan sağlığı üzerinde telâfisi imkansız hasarlara sebebiyet verdikleri için karşıyım. İnsanı ve sağlığını bütün politikalardan daha ehemmiyetli gördüğüm için karşıyım. Tek bir bireyin hayatının hiçbir siyasi hedef için feda edilemeyeceğini düşündüğüm için karşıyım.

 

Topu taca atmak

 

Bu çerçevede, Güven’in ve ona destek amacıyla cezaevlerinde açlık grevine giren diğer tutuklu ve hükümlülerin bu eylemlerini bitirmelerini temenni ederim. Cezaevinde olmak zaten başlı başına büyük bir sorundur. Özgürlüğünden mahrum olmak gibi bir ağırlığın altında olanların sırtına ayrıca daha başka bir yük bindirmemek gerekir.

 

Öcalan’ın ve diğer tutuklu/hükümlülerin yakınları ve/veya avukatlarıyla görüştürülmemeleri hukuki ve siyasi bir sorundur. Eninde sonunda hukuk ve siyaset içinde bir çözümü bulunur. Ama çözüm, zaten çok güç durumda olan insanların hayatlarını ortaya koymaları değildir. Çünkü -- Allah muhafaza -- bir insanı kaybedersek onun geri dönüşü de çaresi de olmaz.

 

Sorumluluk siyasettedir. Politik mobilizasyon ve hesaplar gözetilerek açlık grevlerinin araçsal kullanımının vebali büyük olacaktır. “Grevi sürdürüp sürdürmemek onların kararıdır” demek, topu taca atmaktır. Siyaseten sorulu konumda olanların, Güven ve diğerlerine “Sizin her birinizin hayatı bizim için her şeyden çok daha önemli ve değerlidir. Taleplerinizin takipçisi biz olacağız, savunusunu biz yapacağız. Sağlığınız daha da kötüleşmeden lütfen bu eylemi sonlandırınız” demeleri ve yükü kendi üzerlerine almaları gerekir.

 

Siyasete düşen vazife, buradan hayatı savunan bir çıkış yolunu üretmektir.

 

 

(*) Kürdistan 24, 13.02.2019

http://www.kurdistan24.net/tr/opinion/9b647865-5949-4b16-8bb3-a1f571e39ea0

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Faik Güleçyüz15.02.2019 10:58:26
Hocam merhaba. Açlık grevi,ölüm orucu konusunda;GANDİ aklıma geldi.Bu yoldan yürüyerek; Koskoca Hindistan bağımsızlığına kavuştu. Ancak,yaşadığımız özel olayda,söylediklerinizi doğru buluyorum.Haklısınız. Selâm ve sevgilerimle.