AYM 'Kırmızı Kitap'a mı, yoksa 'Anayasa'ya mı uymalı?

Anayasa Mahkemesi büyük bir cesaret örneği sergileyerek kırmızı kitabı bir kenara bırakıp kanaatimizce doğru olanı yaptı ve anayasaya göre karar verdi. Bu kararıyla Anayasa Mahkemesi artık Eski Türkiye’nin anayasa mahkemesi olmadığını da ispat etmiş oldu.

23.07.2015 09:56
Taylan-Barın



Taylan Barın (*)

 

Anayasa yargısı ile demokrasi arasında mahkemenin işlevinden kaynaklanan tabii bir gerilim vardır. Sistem kabaca şöyle işler; parlamentoların yaptığı kanunlar, anayasa mahkemesi tarafından anayasaya uygun olup olmadığının araştırılması için anayasallık denetimine tabi tutulur. Şayet mahkeme kanun hükmünün anayasaya aykırı olduğu sonucuna varırsa bu hükmü iptal eder. Mahkemenin verdiği iptal kararları tıpkı kanun yapımında olduğu gibi yasama tasarrufuyla eşdeğerdedir. Bu nedenle Kelsen anayasa mahkemelerini “negatif kanun koyucu” olarak adlandırmaktadır. Bugün 174 ülkede (yetkileri farklı boyutlarda olmak üzere) temelde kanunların anayasaya uygunluğu denetimini içeren anayasa yargısı modelleri mevcuttur. Anayasa mahkemesinin böyle bir görevi üstlenmesine başta radikal demokrasi taraftarları olmak üzere çeşitli itirazlar bulunmaktaysa da, anayasa yargısının 21. yüzyıl siyasetinin en önemli kurumu olduğu şüpheye yer bırakmayacak kadar açıktır.

 

1982 Anayasasında, Anayasa Mahkemesinin (AYM) görev ve yetkileri 148. maddede şöyle tanımlanmaktadır;

Anayasa Mahkemesi, kanunların, kanun hükmünde kararnamelerin ve Türkiye Büyük Millet Meclisi İçtüzüğünün Anayasaya şekil ve esas bakımlarından uygunluğunu denetler ve bireysel başvuruları karara bağlar.

 

AYM’nin dünü ve bugünü

 

Anayasa yargısının doğuşunu açıklayan çeşitli teoriler vardır. Türkiye’yi en iyi anlatan tez hiç kuşkusuz Ran Hirschl tarafından ortaya atılan “hegemonik koruma tezi”dir. Bu teze göre, demokrasinin yerleşmesiyle birlikte elitlerin ülke yönetimindeki etkisi giderek azalmaktadır. Artık halkın temsilcileri onların istekleri doğrultusunda kanunlar çıkarmakta ve ülke halk lehine, elitler aleyhine yönetilmektedir. Yasama üzerinde etkilerinin azalmasını müteakip elitler “çoğunluk karşıtı” (counter-majoritarian) bir müessese olan anayasa yargısına dört elle sarılır ve anayasa mahkemeleri eliyle ülke siyasetine yön vermeye kaldıkları yerden devam ederler.

 

Türk Anayasa Mahkemesi 1960 darbesinin mahsulü olan 1961 Anayasasıyla kurulmuştur. Anayasa Mahkemesi kurulduğu günden 2010 yılına kadar elitlerin hegemonyasını koruma adına hukukun genel ilkelerine, hakkaniyete ve anayasaya aykırı kararlar vermekten çekinmemiştir.

 

Yakın tarihimizden Anayasa Mahkemesinin aktivist kararlarına örnek verecek olursak; basında bilinen adıyla 10. ve 42. madde kararı, 367 kararı, başörtüsü kararı (yorumlu ret), siyasi parti kapatma kararları ve Refah Partisinin kapatılma kararı bunlara örnek olarak gösterilebilir. Listeyi uzatmak da mümkün.

 

Bu kararların tamamında Türk Anayasa Mahkemesi, anayasayı bir kenara bırakarak siyasi elitlerin, başka bir ifadeyle vesayet kurumunun dilediği şekilde denetim gerçekleştirmiştir. Anayasa Mahkemesinin bu kararları anayasaya aykırı olmasına rağmen, gölge anayasa olarak adlandırabileceğimiz ve kamuoyunda “Kırmızı Kitap” olarak bilinen “Milli Güvenlik Siyaset Belgesi”ne uygundu. Türk devleti ve milletinin “üstün çıkarları”nı koruma motivasyonuyla karar alan mahkeme, aktivist kararlarıyla siyasete açıkça müdahalelerde bulunmuş ve bir dönemin hâkimler yönetimi (jüristokrasi) olarak anılmasına neden olmuştur.

 

AK Parti iktidarı süresince yasama ve yürütme alanında reformlar gerçekleştirmiştir. Sekiz yıllık iktidarın ardından AK Parti artık yeni elitlere tekabül etmekteydi. 2010 yılında reform sırası yargıya gelmişti. Yargıya dair pek çok anayasal ve yasal düzeyde değişiklik yapan iktidarın en önemli değişikliklerinden biri de hiç şüphesiz Anayasa Mahkemesinin görev ve yetkilerine, kompozisyonuna ve üye seçimine ilişkin yaptığı değişiklikler oluşmuştur. Üye sayısının artmasıyla birlikte mahkemeye yeni seçilen üyelerin çoğunluğu, yeni elitlerin seçtiği üyelerden oluşmaktaydı.  

 

Dershane kararı

 

2014 yılının Ekim ayında toplanan Milli Güvenlik Kurulundaki istişareler neticesinde Paralel Yapı ulusal güvenliği tehdit eden unsur olarak “Kırmızı Kitap”ta yerini almıştır. Paralel yapının, finans ve insan kaynağını büyük ölçüde dershane sisteminden sağladığı biliniyordu. Aynı tarihlerde 1 Eylül 2015 tarihinde dershanelerin kapatılmasını düzenleyen bir kanun yürürlüğe girdi ve kanunun anayasaya aykırı olduğu iddiasıyla dönemin ana muhalefet partisi CHP Anayasa Mahkemesine başvurdu.

 

Artık “yeni” Anayasa Mahkemesinin önünde son beş yılın en kritik dosyası bulunuyordu. Mahkeme üyelerinin çoğu yeni elitler tarafından atanmıştı. Yeni elitlerin eklemeler yaptığı “kırmızı kitap” da Paralel Yapı dolayısıyla dershaneler hususunda oldukça net ifadeler içeriyordu. Mahkeme, ya yeni elitlere ve kırmızı kitaba göre, ya da anayasaya göre karar verecekti.

 

Anayasa Mahkemesi büyük bir cesaret örneği sergileyerek kırmızı kitabı bir kenara bırakıp kanaatimizce doğru olanı yaptı ve anayasaya göre karar verdi. Bu kararıyla Anayasa Mahkemesi artık Eski Türkiye’nin anayasa mahkemesi olmadığını da ispat etmiş oldu.

 

Mahkeme, bu kararının ardından oldukça garipsenecek bir itirazla karşılaştı. Yeni Türkiye’nin mimarları Anayasa Mahkemesine ve üyelerine ağır ithamlar yönelttiler. Mahkemeyi eğitim politikasına karar vermekle ve vesayeti devam ettirmekle suçladılar. Eleştirenlerin bir kısmı, iyi niyet sınırlarını dahi aşarak Mahkemenin ve üyelerinin Türkiye üzerinde oynanan büyük oyunun bir parçası olduğunu ima etmekten geri durmadı.

 

Şu sıralar ibretle görüyoruz ki; Anayasa Mahkemesinin kırmızı kitaba göre karar verdiği yıllarda onu sert bir dille eleştiren, temel hak ve hürriyetleri hiçe saymakla suçlayan ve bu tür kararlardan en fazla mağdur olan aydınlar, şimdi mahkemeyi kırmızı kitaba göre karar vermediği için daha da sert bir üslupla tenkit ediyorlar. Onlara göre artık “kırmızı kitabın” müellifi değiştiği için, Mahkemenin gölge anayasaya göre karar vermesinde bir beis yok.

 

Kanaatimizce Türk Anayasa Mahkemesi ilk defa bu kadar önemli bir konuda “devlet-eksenli” anlayıştan vazgeçerek “hak-eksenli” bir anlayışa yönelmiştir ve yürekli bir şekilde anayasaya göre karar vermeyi tercih etmiştir.

 

(*) Yıldırım Beyazıt Üniversitesi Hukuk Fakültesi Anayasa Hukuku Anabilim Dalı Araştırma Görevlisi

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.