Devrim nedir? Dünden bugüne devrim anlayışı (5)

Küreselleşme sürecine sahip çıkan, ama dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun sermaye karşısında çalışanların haklarını savunan, küresel boyutta mücadeleleri örgütleyebilen, serbest rekabetin doğayı tahrip edişine karşı da küresel olarak mücadele eden, gene küresel düzeyde silâhlanmaya karşı çıkan ve barışı savunmayı temel politika haline getiren bir soldan bahsediyoruz.

20.01.2019 10:32
Münir-Aktolga



 

Bu bölüme, küreselleşme sürecinin kendi içindeki muhalefet, ya da Yeni Sol ile başlamak istiyorum. Küreselleşmenin bir süreç olduğunu söyledik. Bütün ülkeleri ve insanları birbirine bağlayan tek bir dünya sisteminin (toplumunun) oluşumu süreci bu. Bu sürece karşı oluşan duygusal reaksiyonların, direnmelerin diyalektiğini de bir önceki bölümde ele almaya çalıştık. Bunların, eski ulus-devlet zeminini muhafaza etmeye çalışan ulusalcı güçlerin popülist söylemleriyle hareket eden, küreselleşme sürecinin mülksüzleştirdiği kesimlerin geçmişi geri getirmeye yönelik umutsuz duygusal çabaları  olduğunu söyledik.

 

Ama bir de sistemin, küreselleşme sürecinin kendi içindeki,  onun iç çelişkilerinden kaynaklanan Yeni Sol muhalefet var. Küreselleşmenin, üretici güçlerin gelişmesinin kaçınılmaz sonucu olduğunu gören; bu anlamda ona sahip çıkan ve destekleyen; fakat öte yandan, iç çelişkilerinden yola çıkarak onu eleştiren; küreselleşmenin sadece sermayenin küreselleşmesi olayı olmadığını, bir bütün olarak üretici güçlerin küreselleştiğini ortaya koyan; yapıcı, sahip çıkarak eleştirirken sistemi geliştirici, yeni tipten sosyal devlet politikalarıyla küreselleşme sürecinin mağdur ettiği insanları da kucaklamak gerektiğini dile getiren, bilgi toplumu güçlerinin muhalefeti var.

 

Ne demek bu, “eleştirirken geliştirici muhalefet”?

 

Serbest rekabetçi küresel kapitalizm bir  işletme sistemidir ve çok basit birkaç kuraldan oluşur: Rakiplerinden daha ucuza, daha iyi kaliteli malları, daha hızlı üreterek daha çok satmak, azami kâr elde etmek... Bugün küresel düzeyde iş yapmak isteyen bir kapitalistin dünya görüşünü belirleyen ilke budur. Üretim araçlarının özel mülkiyetine sahip olduğu için ürünün de sahibi olan kapitalist,  amacını gerçekleştirebilmek için üretim maliyetlerini mümkün olduğu kadar düşük tutmak zorundadır. Yani hammaddeyi mümkün olduğu kadar ucuza elde edebilmeli, işçi ücretlerini mümkün olduğu kadar az tutmayı başarmalı, pazara mümkün olduğu kadar yakın olmalı, daha az vergi ödemelidir. Bunun dışında hiçbir şey ilgilendirmez onu. Üretim faaliyeti esnasında oluşan atıklarla doğa mahvoluyormuş, işçiler aldıkları ücretle geçinemiyormuş -- bütün bunlar onun sorunu değildir. Onun amacı üretimin maliyetini minimuma indirebilmektir.

 

Ama öte yandan ürün kollektif olarak elde edilen bir sonuçtur, bir sentezdir. Onu bir çocuğa benzetirsek, babası doğaysa anası da toplumdur onun; işveren ve işçinin birlikte ürettikleri bir çocuktur.

 

Düşünün, çocuğu birlikte yapıyorsunuz, ama ürün ortaya çıktıktan sonra birlikte ürettiğiniz sistemin diğer kutbunu yok varsayıyorsunuz, ya da onu size bağlı bir uzuv, bir üretim aracı, bir alet olarak görüyorsunuz!

 

Üretmek için hammaddeyi işlemeniz lâzım. Hammadde ise doğada. Ama bir yandan da onu tahrip ediyorsunuz. Çünkü anlık çıkarınızı düşünüyorsunuz sadece. O an rakibinizden daha ucuza üretebilmeniz lâzım; sadece bunu düşünüyorsunuz. İşi uzatıp doğayı da düşünmeye kalksanız, üretim faaliyeti esnasında oluşan zehirli gazlara karşı fabrikaya filtre taktırsanız, kirli atıkları rastgele doğaya bırakmayıp arıtma tesisleri  kursanız, bunlar hep masraf; üretimin maliyetini arttırıcı şeyler olarak fiyatlara yansıyacak.  Ve siz bunlarla uğraşmaya kalkarsanız, rakipleriniz sizi geçebilir. Sadece kendinizi düşünmek zorundasınız, yoksa bu işi götüremezsiniz. Serbest rekabetçi kapitalist işletme sisteminin ilkeleri bunlardır.

 

Sistemin kendi içindeki muhalefet işte tam bu noktada ortaya çıkıyor. Çünkü üretimin toplumsal karakteriyle, yani üretim faaliyetinin kollektif bir faaliyet olması ile üretim araçlarının ve ürünün özel mülkiyeti arasındaki çelişki sürece tam bu noktada damgasını vuruyor. Sonuç: (1) Küresel sorunların çözümü için küresel boyutlarda yeni tip bir sınıf mücadelesi pratiği ortaya çıkıyor. (2) Doğayla olan ilişkilerde de, doğanın ağzı dili olmadığı için, çevre kirliliği, yaşamın ve üretim faaliyetinin doğal koşullarının bozulması gibi reaksiyonlara sahip çıkan, bunları sınıf mücadelesi süreciyle birleştiren çevreci bir muhalefet çizgisi gelişiyor.

 

Daha önce kapitalizmin gelişimi ulusal düzeyde olduğu için, sermaye ile emek (ve insanla doğa) arasındaki ilişki de ulus-devlet çerçevesi içinde kendine bir yol çiziyordu..

.

Bir yanda azami kâr peşinde koşan sermaye, bunun karşısında da sınıf mücadelesi yoluyla kendi çıkarlarını koruyan çalışanlar vardı. Bu iki karşıt kutup arasındaki etkileşme belirli bir denge oluşturuyor, gelişme sürecinin basamakları bu şekilde  çıkılıyordu. Sistem politik olarak da bu gelişme diyalektiğine uygun bir yapıya sahipti. Bir yanda sermayenin çıkarlarını savunan ulusal “sağ” partiler, diğer yanda da çalışanların haklarını savunan  ulusal “sol” partiler vardı.

 

Bugün ise küreselleşme süreciyle birlikte durum artık tamamen değişmiştir. Değişmiştir, çünkü artık kapitalizmin gelişme platformu farklıdır. Sermayenin küreselleşmesiyle birlikte  problemlerin çözümü de küresel bir karakter kazanmıştır. Bugün artık her şeyi küresel boyutları içinde ele almadan, sadece ulusal düzeyde kalarak  ne sınıf mücadelesine  ilişkin problemleri çözmek, ne de küresel düzeyde ortaya çıkan çevre sorunlarını çözmek mümkündür.

 

Karşınızda oynak bir sermaye varken; azıcık sıkıştırdınız mı “fazla üstüme gelmeyin, alır fabrikayı götürür başka yerde kurarım” diyebilen ve gerçekten de bunu yapabilen bir sermaye varken, sadece ulusal düzeyde kalarak ne sınıf mücadelesini başarıya ulaştırabilirsiniz, ne de çevre sorununun çözümünde ileri adım atabilirsiniz. Diyelim ki siz tek başınıza çevre dostu bir politika izlemeye karar verdiniz, ama diğer ülkeler bunu takmıyor. Ne olacak bu durumda? Siz ülkenizdeki fabrikalara filtre taktırıyorsunuz ve bu, sizin sınırlarınız dahilindeki üretim maliyetlerini arttırıyor, ama diğer ülkeler taktırmadığı için oralarda üretim yapan fabrikalar aynı malları sizde üretildiğinden daha ucuza satabiliyorlar. Olmaz, bu iş böyle yürümez. Bütün ülkeleri kucaklayan bir çevre politikası olması ve herkesin de buna uyması gerekir. Kim uymuyorsa da onu tecrit edeceksiniz. Bütün gücünüzü bu noktada yoğunlaştıracaksınız. İşte, küresel-çevreci bir muhalefetin fonksiyonu burada ortaya çıkıyor.

 

Deniyor ki “evet, bugün sermaye küreselleşmiştir, ama emek hâlâ ulusal sınırların içindedir. Bu yüzden de küreselleşme tek yanlıdır, âdil değildir.” Bu şekilde düşünmek yanlıştır, olaya  mekanik olarak yaklaşmaktır,  ulusal sınırların ötesinde düşünememenin bir sonucudur. Atı alan Üsküdar’ı geçmiş, sermaye küresel bileşik kaplar yaratarak ülkeleri birbirine bağlamış, Brezilya’da öksürülse Türkiye’de sarsılıyorsun, Çin’de üşütsen Amerika’da doktora gidip grip aşısı yaptırıyorsun -- ama sol” hâlâ “emeğin serbest dolaşım hakkının olmaması”ndan bahsediyor! Bunun adı çağ dışı kalmaktır, tükenmektir, körlüktür. Emeğin küreselleşmesi, hiçbir mesleki özelliği olmayan işçilerin de ülkeler arasında serbestçe dolaşması demek değildir. Önce, 21. yüzyılda küresel emek ve serbest dolaşımı  deyince bundan ne anlaşılması gerektiğini öğrenmemiz gerekiyor. Bakın, benim kızım Silikon Vadisi’nde çalışıyor. “Baba,” diyor, “burada yüz kişiden yetmişi Hintli, yirmisi Çinli, geri kalanlar arasında da birkaç Amerikalı, birkaç Türk ve bir de İranlı var.” Emeğin  küreselleşmesi olayı budur işte. Yani önce emeğinize küresel bir değer katacaksınız ki onun küresel dolaşım değeri olsun. Senin hiçbir mesleğin yok; eh, Silikon Vadisi ne yapsın ki seni? Sermayenin küreselliği de buna benzer aslında. Parası olan herkes durup dururken gidip Çin’de yatırım yapabiliyor mu?

 

Küresel sermaye karşısında, yerel zeminlere dayanarak küresel düzeyde sınıf mücadelesini örgütleyecek küresel bir muhalefetten  bahsediyoruz.  Kapitalizmin gelişmesine (üretici güçlerin gelişmesine) karşı çıkarak kolaycılığa kaçan reaksiyoner, ulusalcı-sol bir muhalefet  olmayacaktır bu! Tam tersine, küreselleşme sürecine sahip çıkan, hattâ bu yoldaki gelişmeleri yetersiz bulup yolun daha da açılması için gerekirse ulusalcı derebeylerine karşı küresel dinamiklerle işbirliği bile yapabilen, ama bunu yaparken de dünyanın hangi ülkesinde olursa olsun sermayenin karşısında çalışanların  haklarını savunan, küresel boyutta mücadeleleri örgütleyebilen yeni tipte bir küresel sol muhalefetten bahsediyoruz. Sermayenin, serbest rekabetin doğayı tahrip edişine karşı küresel olarak mücadele eden çevreci bir soldan bahsediyoruz. Küresel düzeyde silâhlanmaya karşı çıkan, küresel barışı savunmayı temel politika haline getiren bir soldan bahsediyoruz.

 

Peki, illâ sol mu olmalıdır bu muhalefetin adı? Ya da, eğer öyleyse neden? Bu durumda, ulusalcı sol ile küresel sol arasındaki farklılık ne olacaktır?

 

20. yüzyıl kalıntısı  eski sol, üretim araçlarının mülkiyetinin  devlete ait olduğu bir düzeni, devletçi bir  düzeni savunurken, modern sınıfsız topluma (bilgi toplumuna) geçişi yönetmeye çalışan Yeni Sol, kapitalist toplumun içinde oluşan modern sınıfsız topluma ait sivil toplum güçlerine dayanır; kapitalist devletin yerine, modern komünal toplumun örgütlü gücünü temsil edecek olan, devlet olmayan bir devlet anlamına gelen toplumsal örgütlülüğü savunur. Modern sınıfsız toplumun merkezi varoluş hali ve örgütünü temsil edecek olan bu insiyatif, kapitalist toplum zemininde belirli bir sınıfın (burjuvazinin) egemenlik aracı olan devletin yerine, sivil toplum  zemininden doğan ve temsil  gücünü bu zeminden alan yeni tip bir örgütlenme olacaktır.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Faik Güleçyüz21.01.2019 06:16:13
Doğrusu,heyecanlanmaya başladım. Selâm ve sevgilerimle.