Merhamet ve sosyal adalet

Merhamet ve sosyal adalet

10.11.2014 17:01
Kemal-Sayar

kemalsayar@gmail.com

İnsanların birey veya daha geniş toplumun bir parçası olarak, mümkün olabilecek en üst düzey ve fırsatla, kendilerini ifade etmelerini ve potansiyellerini hayata geçirmelerini sağlayacak sosyal durumların geliştirilmesi ve sürdürülmesine, sosyal adalet diyoruz. Bu bakış açısı insanın iyiliğini, kendini gerçekleştirmesini ve gelişmesini temel bir hedef olarak öngörmektedir. Merhameti de sosyal adaletin yapıtaşı ve taşıyıcısı olarak görmemiz mümkündür: Çünkü merhamette hem başkasına zarar vermekten kaçınma, hem de başkasına ilişmiş olan zararı telafi etmek çabası var. Sosyal adaletin önüne çıkan engellerden bir bölümü, bizim insanlar arası ilişkilerde yaşadığımız sorunlardan kaynaklanıyor. Kurumların politika ve vasıflarından ziyade, bizim şahıs olarak insan tekamülüne ne kadar kıymet verdiğimizle ilgili tutumlarımız burada belirleyici olabiliyor. Çünkü sosyal adalet önünde sonunda, başkalarının ilgi ve ihtiyaçlarına karşı duyarlı, kendi iyiliğini başkasının iyiliğinden ayrı tutmayan bireylerin oluşturduğu bir kollektif ahlakta hayat buluyor. Bireysel iyiliklerin birbiriyle rabıtalı ve birbirine bağımlı olduğunu fark ettiğimizde, sosyal adaletin üzerinde yeşereceği bir ahlaki psikoloji zeminini inşa etmeye başlamışız demektir. Bu tarz bir düşünme, hissetme ve ilişki kurma biçiminden uzaklaşma ise yazık ki adaletsizlik üretir. Kültürel stereotipler (Kürtler şöyledir, Romanlar böyledir vb.), işe ve sosyal rollere dayalı ayırımlar, şehirde zengin fakir uçurumu gibi bölünmeler ve diğer ayrılık biçimleri, sosyal mesafeyi artırır ve insan ilişkilerini kategori ve sınıflamalara hapsedebilir. Kişiler arası gerçeklikler birbirine benzemezlik ve farklılık üzerine inşa edilmeye başlandığında adaletsizlik vaadi  çoğalır. Öte yanda adalet, bizi birbirimizden ayıran bir toplumsal ahlaka gönül indirmez ve bizi, bütün insanlığı birbirine bağlı olarak görmeye çağırır. Dünyaya zarar eklemeyi reddetmek Merhamet bir olma biçimi, bir sosyal erdem olarak bize her zaman ötekinin iyiliğini gözetmemizi söyler. Benliğin sınırlarını büzüştürmek ve insan geçirmeyecek ölçüde sıkı tutmak yerine, dünyanın bütün feryatlarını da içine alabilecek şekilde onu genişletir. Merhamet dünyaya zarar eklemeyi reddetmek ve her nerede ise var olan ıstırabı dindirmek için harekete geçebilmektir. Bu açıdan bakıldığında merhametin sosyal adaletin ahlaki temeli olduğu görülebilir. Birbirimize bağlı ve birbirimizin ihtiyaçlarına duyarlı olmayı fark etmekle, bütün insanlığın ıstırabını kendimize dert ediniriz. Elbette tek sorun ıstırap değildir, ıstırabı etken veya edilgen olarak üreten kurum ve bireyler, ıstırabın çoğalmasına yarayan ilişki ve durumlar da mercek altına alınmalıdır. İlişkilerimize bugün hâkim olan zarar ve vurdumduymazlık, çoğu zaman bizim kendimize ve başkalarına saygı, ihtimam ve ilgiyle davranmamamızdan kaynaklanıyor. Kayıtsız/vurdumduymaz kişinin tam aksine merhametli insan, başka insanların ıstırabını o kadar yoğun yaşar ki onu hemen dindirmek ister. Sosyal adalet mücadelesi, insanın merhametli farkındalığını önleyen engelleri ortadan kaldırmakla başlar. Bu engeller adeta kendimizi ve başkalarını bilme ve hissetme biçimlerimizin içine gömülüdür. Istırap her yerdedir. “Ne çok acı var” demişti Cahit Zarifoğlu. Kişisel hayatlarımızda, gerginlik ve endişelerimizde, bedenimizin ağrılarında, ruhlarımızın yaralarında. Şehirlerimizi kuşatan açlıkta ve sefalette, yurtsuzlukta, göç dalgasında, çevre tahribinde ve kirlenmede. Dünyayı kuşatan çatışma, savaş ve terörde. Istırap bizi diğer insanlara bağlar, tüm diğer insanlara. Böylece ilgi için, merhamet ve  karşılıklı yardımlaşma için ve nihayet, bir insanlık ailesi olabilmek için, bize bir zemin sunar. Istırap, biz insanların birbirimizle bağlantılı olduğumuzu hissettiren en derin duygudur. Herkese merhamet hissedemeyiz, bir tecavüz sanığına, insanlara kötülük ve işkence yapan bir kişiye sözgelimi, merhamet duymamız biraz zordur. Merhamet hak edilmediğini düşündüğümüz ve hak edilmiş dahi olsa karşılığında çekilen ıstırabın çok fazla olduğuna kanaat getirdiğimiz durumlarda devreye girer. Kişinin başına gelen şeyden ötürü suçlanamayacağı durumlardan söz ediyorum. Kusurlu bile olsa başına gelen şeyin verdiği acı, o kusurun yanında çok büyük görünür. Üzerine bomba yağan bir çocuk, suç kurbanları, ölümcül bir hastalığın pençesine düşmüş bir insan yaşadıkları bu durumu hak edecek bir şey yapmamışlardır ve kolayca sempatimizi kazanırlar. Eğer ıstırap kişinin kendi ihmal, kusur veya risk alıcı davranışından kaynaklandıysa sempati dozu azalabilir. Merhamet, ıstırap karşısında seçici davranmaz Merhametin düşünsel ve duygusal boyutu az da olsa hesap yapabilir ama merhamet erdemi hesap yapmaz. Istırap karşısında seçici davranmaz ve kim, nerede ve niye diye sormaz. Istıraba kayıtsız kalmayı reddeder. Ben ve öteki arasına öreceğimiz yüksek duvarlar bir merhamet süzgeci işlevi görebilir ve bize sadece bize benzeyenlerin acılarını aktarabilir. Kendimizden bedensel, duygusal, düşünsel ve metafizik anlamında ayrı tuttuklarımıza bir dereceye kadar  merhameti yasaklamak anlamına gelir bu. Irk, sınıf veya din gibi sosyal belirteçler, bir bakarsınız kendimizden saymadığımıza merhamet gösterebilmenin önündeki engellere dönüşüverir. Oysa merhamet grup sınırlarını ve ayrıcalık mevzilerini aşar. Ortak incinebilirlik duygusundan hareket eder ve “her birimiz, yarın o yardım ettiğimiz kişinin kendisi haline gelebiliriz” der.  Merhametli farkındalık, “dilencinin talihi benim talihim de olabilir” diye düşünür. Merhamet, işte bu karşılıklı ilişki ve bağlantılı olma halinden neşv ü nema bulur ve bir tür “sosyolojik tahayyül” gerektirir. Ötekini hayal edebilmek yeteneğini gerektirir. Bize uzak insanların çıkarları, bizim çıkarlarımızla alakalıdır ve bizim ilgilerimiz de başkalarının iyilik  hallerine tesir eder. Böylece ilgi halkamızı genişletir ve tanımadığımız insanların iyilik, gelişme ve mutluluk arayışlarını da meselemiz bilerek onları bu halkaya dahil edebiliriz. İlgi halkamızı genişletmek için önce etrafımızdaki suni duvarları kaldırmamız gerekir. Benliğimiz etrafında da böyle duvarlar var. Terapi adlı kitabımda bu konuyu etraflıca ele almıştım. Modern Batı’da yeşeren bireycilik ideolojisi ve liberal hak temelli söylem, kendi başına/özerk ve ötekinden yalıtılmış bir benlik anlayışı üzerine temellenir. Bağımsız, başkasına müdanasız bir benlik fikrinin referans alınması, adalet için elzem bir merhametli farkındalığın, ilgi ve ihtimamın altını oymaktadır. Bireyin merkeze alınması her şeye nüfuz etmekte, düşünce sistemlerinden konuşulan dile ve kurumların özgül politikalarına kadar pek çok konuda etkili olmaktadır.  Bireyci ethosun yaygın bir vücut buluşu diğer insanlardan ayrılmaya ve böylece anomi ve yabancılaşma gibi marazi toplumsal durumlara geçit vermektedir. Toplumla alakalı aidiyet, karşılıklı ve bağlantılı olma duyguları ezilip paramparça olmakta ve bu da müşfik bir ilgiyi ve öteki yönelimli olmayı teşvik edecek bir sosyal, politik ve kişisel iklim yaratamamaktadır. Teknolojik cemaatler ve yabancılaşma Burada bir örnek olarak artık ders kitaplarına girmiş olan Kitty Genovese cinayetini verebiliriz. Genovese 14 Mart 1964 tarihinde apartman binasının hemen dışında vahşi bir biçimde öldürülürken pek çok insan onun yardım çığlıklarını işitmişti. Tanık olanların hiçbiri kılını kıpırdatmamıştı. Onun “Beni öldürüyorlar!” çığlığını işiten insanlardan hiçbiri kendisini harekete geçmek zorunda hissetmemişti.  Yetmişli yılların sosyal psikoloji çevrelerini bir hayli meşgul etmiş olan bu olayda, dikkat çekici olan bir veya iki değil,  38 insanın çığlıklara kulaklarını tıkamış olmasıydı. Saldırgan üç kez aralıklarla saldırırken, çığlıkları duydukları halde polisi bile aramayan kişilere niçin böyle yaptıkları sorulduğunda şöyle cevaplar vermişlerdi: “Bu işe karışmak istemedim”, “Yorgundum” veya  “Bu benim meselem değildi”.  Bu olayın giderek bireyci ve vurdumduymaz hale gelen Amerikan kültürünün ihtimam ve ilgi eksikliğinin bir tezahürü olduğu tartışılmıştır. İnsanlarının empatik duyarlılığının yabancılaşma, yalnızlaşma ve bencilleşme ile aşındığı, adeta dumura uğramış olduğu bir kültür. Günümüzde bu duyarlılığın insanların yüz yüze temasını azaltan ekran teknolojileri marifetiyle tırmandırıldığını görüyoruz. Yüz yüze cemaatlerin yerini teknolojik cemaatlerin alması; postmodern toplumun yabancılaşma, yalnızlaşma ve içe kapanma gibi vasıflarını çoğaltıyor. Bireyciliğin başat ideoloji olduğu  bir dünyada rekabet işbirliğinin, kişisel sorumluluk evrensel sorumluluğun yerini alır. Kontrat, kural ve ilkeler ilişkileri ikame eder, kendine yeterlik karşılıklılığı, bencillik diğerkamlığı, kişisel çıkar merhameti önceler. Benlik ve öteki arasına örülen duvarlar, merhametli farkındalığın ve müşfik eylemlerin metafizik temelini gözden kaçırır. “Verenin ve alanın gözlerinin karşılaştığı yerde, Tanrı vardır. Merhamet ve şükran, insana göklerden iner”  der SimoneWeil, “İnsan ve Tanrı arasındaki uçurum sadece merhametin kanatlarıyla kapanır.” İnsan toplumunun birbirine bağımlılığı, sosyal varlıklar olarak fıtratımıza yazılıdır. Biyologlar zaten uzun zamandan beri organik varlıkların daha geniş ekolojik sistemlerin bütünleşik parçaları olarak yaşadığını dile getirmektedir. Bütün canlı varlıklar, içinde yer aldıkları sistemin diğer parçalarıyla kurdukları ilişkiler bilinmeden anlaşılamaz. Bireysel organizmalar olarak biz tek başımıza olduğumuzu düşünmek yolunda eğitilsek de, hayat ağı, bir karşılıklı bağımlılıklar ağıdır. Yalnız ve kendimize yeter görünebiliriz, ancak hayatlarımız, fiziksel ve metafizik olarak başkalarının ve daha geniş çevrenin içine geçmiştir. Daha büyük bir bütünün parçalarıyız ve o bütünlük de parçalarının toplamından daha büyüktür. Her parça kendi özerk varlığını sürdürmek ve bütünün amaçlarına katkıda bulunmak ister. Benim acım senin acın… O halde ilgi halkasını genişletmek, bizi ötekilerden ayıran metafizik engelleri de aşabilmeyi iktiza eder. Merhamet egonun çitlerini aşmaktır. Ayrı ve bağımsız bir benlik yanılsamasından kurtularak hepimizin aynı maceranın sürgünü olduğumuzu fark etmemizi,  eğer güvenlik istiyorsak, düşebilir ve yaralanabilir varlıklar olarak birbirimize yaslanmamız gerektiğini söyler merhamet. Bunun için de Batı zihninin dualistik düşüncesini aşabilmemiz icap eder. Dualizm ve kutupsallık Batı metafiziğinin en belirgin özelliklerindendir ve burada ben sen değildir, biz onlardan farklı olmak mecburiyetindedir. Ben ve öteki arasındaki bu kalıplaşmış düşünceler merhamet ve adalete zıt bir dizi kuvvete hayat vermektedir. Merhametle birlikte bendeki sen ve sendeki ben açığa çıkar, böylece benim acım senin, senin acın benim olur. Başkalarının acısını kendi acımmış gibi tecrübe ederim. Şair Walt Whitman’ın söylediği gibi, “Yaralı bir insana ne hissediyorsun diye sormam, yaralı bir insan olurum”. Ancak böylesi bir farkındalık ve tecrübe paylaşımıyla başkasına zarar vermemeyi ve yine başkası için müşfik bir alakayı geliştirebilirim. Varlığın çektiği bütün ıstırapla kaynaşmak ve bencilliği geride bırakmak suretiyle, merhamet yaşanan bir gerçekliğe dönüşür ve bu yaşanan gerçeklikten sosyal adalet zuhur eder. İnsan olmak hasebiyle hepimiz içimizde bir merhamet tohumu taşırız. Seneca, “Erdemler için doğarız, onlarla doğmayız” demişti. Erdemin tohumdan çiçeğe dönüşmesi için onu beslememiz gerekir. Erdemin beslenip büyütülmesi yalnızca bireysel bir mesele olmadığı gibi, yalnızca sosyal ve kültürel bir mesele de değildir. Merhamet gibi erdemler iki yönlü dinamik bir etkileşimle büyür. Hem bireysel olarak gayret gösterilmeli hem de toplum ve kültür düzleminde merhametin yaygınlaştırılmasına gayret edilmelidir. Merhametin geliştirilmesi ve uygulanması yönündeki duygusal ve düşünsel engeller, ancak bireysel insan psikolojisinde hüküm sürebildikleri sürece toplumsal ve kültürel sahada aktif kalır. Bize düşen, bu engelleri ortadan kaldırmak için varoluşsal ve içsel bir savaş vermektir. Hz. Peygamberin insanın kendi egosuyla savaşını “büyük cihad” olarak tarif ettiğini hatırlayalım. Merhametli kurumlar Merhametli insanlar merhametli kurumlar inşa eder. Bu kurumlar da bireylerde merhametin gelişmesine katkıda bulunur. İnsanın sosyal dünya ile etkileşimi, erdem veya kötülüğü men eder veya izin verir. Sosyal dünyanın etkisini yok saydığımızda, yaşanan acının suçunu kurbana yüklemek gibi bir adaletsizliğe yol açabiliriz. Sözgelimi suç, yoksulluk, madde bağımlılığı veya evsizlik gibi sosyal sorunları ruhsal hastalıklara indirgemek, bunun için bireysel karakter veya hastalığı kabahatli bulmak, sorunu üreten sosyal ve siyasi sorunları dikkatten kaçırır. Böylesi kişilerin kendi eylem ve kararlarıyla kendi ıstıraplarını doğurdukları ve daha az merhameti hak ettikleri düşünülebilir. Sosyal adaletin önündeki en önemli engel, ötekinin iyiliğini istemeye ayarlı ahlaki duyarlılığımızın aşınmasıdır. Anlamlı bir sosyal dönüşüm için kişisel ve kollektif değer çerçevelerimizin değişmesi gerekiyor. Sosyal adaletin dünya yüzünde yaygınlık kazanması için ahlaki ve manevi bir devrime ihtiyacımız var. Bu devrimin önemli bir parçası, merhamet erdemini kişiler arası, kurumsal ve küresel bağlamlarda hakim kılmaktır. Sosyal değişim biz ve onlar arasındaki suni duvarları yıkmakla başlar. Ben ve sen olarak başladığımız bu yolculuğa, aramızdaki duvarları yıkıp biz olarak devam edeceğiz. Merhametin kol gezdiği bir dünyada insan insana yurt ve sığınaktır. Merhametli insan, bütün varlığa yar ve yardımcıdır.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.