Olur mu?

Önce şurada anlaşalım “Sur İlçesi” yanıltıcı bir adlandırma; bilmeyenler için kentin dışında ondan ayrı bir yerleşimi çağrıştırabilir. Oysa nasıl ki Fatih veya Eminönü ilçeleri aslında İstanbul’un kendisinden başka şey değilse; “Sur” da Diyarbakır’dı.

25.02.2016 15:26
İhsan-Bilgin

serbestiyet.bilgin@gmail.com

 

 

 

Önce şurada anlaşalım “Sur İlçesi” yanıltıcı bir adlandırma; bilmeyenler için kentin dışında ondan ayrı bir yerleşimi çağrıştırabilir. Oysa nasıl ki Fatih veya Eminönü ilçeleri, Ümraniye veya Çekmece ilçesinden farklı çağrışım yapmayacak olsa da aslında İstanbul’un kendisinden başka şey değilse; “Sur” da Diyarbakır’dı.

 

 

Öyle ya Roma ve Osmanlı, yüzyıllarca “Tarihi Yarımada” dediğimiz ve günümüzde Fatih ve Eminönü ilçeleri idari sınırları içinde kalan alanı İstanbul olarak kullanmıştır  ki, tarih, koruma ve restorasyon jargonunda bu bölge “sur-içi” diye de anılır. Şunu da eklemeliyim ki, Avrupa’da İstanbul ve Diyarbakır gibi Ortaçağ surlarını bir bütün olarak çepeçevre muhafaza eden Lucca’dan başka kent görmedim.

 

 

Birkaç aydır felaket ve yıkımına tanık olduğumuz “Sur ilçesi” de aynı Diyarbakır’ın surları içindeki tarihi çekirdeği yani kendisidir. Dolayısıyla bu kargaşada adım adım yok olan başka bir yer değil, Mezopotamya’nın başlıca kollektif hafızası olan bu kenttir; ve artık sorumluluktan kaçmanın bahanesine dönüşmüş “niye PKK’ya değil de devlete hitap ediliyor?” mazeretine sığınılmasına mahal kalmayacak şekilde ilinmelidir  ki; nasıl  vatandaşlarının yaşama ve yaşatma haklarını gözetmek devletlerin devredemeyeceği temel vazifelerindense, yaşama hakkı kadar temel insani özelliklerimizden olup bizi biz yapan, geçmişimizin kültürel mirasıyla içiçe yaşamamızın sağlanması  da devletlerin devredilemez görevleri arasındadır ve devletler bu görevleriyle Birleşmiş Milletler’in  UNESCO adlı biriminin denetimine tâbidir.

Dolayısıyla kollektif hafızamız olan bina ve yerleşmeler dünya mirası listesine alınmamış olsalar dahi onları koruyup gözeterek geleceğe miras bırakmak insanlık adına devletlere emanet edilmiş bir sorumluluktur. İnsan hakları nasıl artık yeryüzünün tamamında geçerli sayılıyorsa kültürel fiziki miras da insanlığa ait sayılıyor ve “Egemenlik alanımızdır istediğimizi yaparız.” keyfiyetine bırakılamıyor.

 

 

Başbakanın Diyarbakır’ı Toledo yapma projesi kültürel kaynaşma referanslı bir yatırım vaadi olmak bakımından kulağa hoş gelse de, ciddi düşünülmediği anlaşılan temel bir zaafı var: Zaman içinde oluşmuş kendinden öncesini de sindirmiş Ortaçağ kentsel dokuları günümüzün proje teknikleriyle yeniden-üretilemez, inşa edilemez özellikler taşır.  Anıtları ve sıradanları ile binalar, sokaklar, avlular ve geçitler adeta canlı bir organizma gibi o denli içiçe geçmiş ve ayrıştırılamaz yekpare bir bütünün parçası olmuşlardır ki yeniden-üretimleri de parçalanamaz hale gelmiştir. Yeniden-üretilememek bir yana uzaktan izlediğim kadarıyla zaten “Sur ilçesi” diye anılan Diyarbakır’ın dokusu tamir bile kaldırmayacak denli bozulmuştur. Diyarbakır’ı Toledo yapmak mümkün olsaydı bile bu ancak özgül yapısını korumakla mümkün olurdu ki, maalesef artık eşikler çoktan aşılmış gözüküyor. Tabii Bu özgün kentsel karakterin kendini aşikar bir yoksullukla içiçe sürdürdüğünü de eklemek gerekiyor.

 

 

Yıllar önce Diyarbakır’a ilk gidişimde o birbirine kaynaşmış dokuyu Şeyhmus Diken rehberliğinde gezişimizi hatırlarım. En derin iz bırakmış keşiflerimden biridir. Venedik misali gruptan kopanın tekrar yakalayamayacağı o labirentin içinde kentin surlarına fısıldadığı sırlarını o da bize şiirsel bir dille aktararak gezdiriyordu. Daracık sokaklardan aniden sızılan avluları, papazın evinden alınan anahtarla açılıp gezilen kökeni Aramilerde kiliseleri adeta çok eski bir masalın akıcı dili eşliğinde geziyorduk.

Toledo’yu Toledo yapan özgün karakteriydi, özgünlüğünü tamamen üstelik de savaşın yıkımıyla yitirdiği anlaşılan bir Diyarbakır’ı onunla birlikte anmak ancak konuyu alelacele kapatma güdüsüyle mümkün olsa gerek. Projeyi savunan Akın Özçer de projeyi tarihsel referanslarla savunmuş olsa da, bugün fiziki miraslarının performansı bakımından artık tamamen zıt olan iki kenti, tarihiyle paralellikler kurmak mümkün olsaydı bile, bunu iş işten geçtikten sonra değil; Diyarbakır’ın henüz yerli yerinde durduğu iktidarlarının ilk 14 yılı içinde yapmaları en azından daha inandırıcı ve  gerçekçi olurdu.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.