Galata-port: yapılan mı yapılmayan mı? Ya da “eller aya, biz yaya!” mı?

Yarım asırdır gündemde bir proje: Yapılacak olan 2 km’den az bir rıhtım düzenlemesiyle birkaç binanın restorasyonundan ibaret. Bu arada devlet ve sermaye bir müze yapmaktan öteye geçememişti zaten. Bir de üzerine kültür varlığı tescilli bir binayı yıktılar, başkaları da tehdit altında... Amsterdam, Hamburg, Londra, Barcelona kıyıları karşılaştırmasıyla...

14.03.2017 13:47
İhsan-Bilgin

serbestiyet.bilgin@gmail.com

Bir yer bu kadar beceriksizce yönetilir... ANAP’tan beri adı Galata-Port [Galata kapısı] konup, dillere pelesenk oldu. Demek nereden bakılsa en az 40 yıl. Amsterdam, Hamburg, Londra’ya değinip Barcelona ile kıyaslayarak bir şeyler söyleyeyim:Bir yer bu kadar beceriksizce yönetilir... ANAP’tan beri adı Galata-Port [Galata kapısı] konup, dillere pelesenk oldu. Demek nereden bakılsa en az 40 yıl.

 

 

İşin yarım asırlık hikayesine de hızla değinerek, Mimarlar Odası’nın konuyla ilgili basın toplantısında kullanılan malzeme aracılığıyla kıyaslamalı bir değerlendirmeye başvuracağım.

Önce ne oldu da konu gündeme geldi? Galata-Port işinin mali ve inşai geliştirmesini [development] üstlenen sermaye grubu, bu işe kentsel bağlam ve sosyal fayda-maliyet parametrelerini tamamen berteraf ederek koyulunca iş kentsel işlevlerin piyasa değeri dökümüne indirgenmiş oldu. Evet bir sermaye grubunun business perspektifle sermaye yoğunlaştırma gözlüğüyle bakması doğal ve işgal ettiği sosyal konumuyla uyumsuz değil. Ama sorun o ki, bin küsür yıllık, yirmi milyonluk; geleni-gideniyle, hesabı-kitabıyla küreye malolmuş, boyu 100 km’ye varan böyle bir dünya metropolünün geometrik ve işlevsel merkezi bölgesinin kaderi, bir sermaye grubunun spekülatif değerleme şablonlarına endeksli sermaye maliyeti yönetimi inisiyatifine bırakılamaz. Bırakılsa ne olur? İşte bu olur: İş vasat bir MBA okulu ödevi misali, bir işlevler ve büyüklükleri listesine indirgeniverir. Kentsel işlevi bina tipiyle eşleştirmek zaten yeterince indirgeyici ve metropol çeşitliliği reddiyesi bir tutumdur. Mesela otel: Otel bir işlev değil, hep yeniden yorumlanması gereken kompleks bir işlevler paketidir. Sırf banyolu-odalar dizisini değil, yemeği içmesi, sosyalliğiyle bir kent temsilidir.Ya da mesela hepsini birden daha da minör ölçekte içeren eve benzer. Dolayısıyla, sırf arazi değerleme şablonlarıyla tartıya vurulacak verimlilik ortalamasını aşan bir özel ve kamusal yaşam deneyimi ortamıdır.   

 

 

Böyle bir dar görüşlülük sonucudur ki, sorunu ellerindeki şablon denklemi rakamlarını tutturacak şekilde mevcut binanın altına kat [m2] ilave edilerek büyütülmesine indirgiyorlar. Kurul da koruma ve statik uzmanı raporları referansıyla onaylayınca, girişiyorlar inşaata. İnşaat da suyun altından binanın temeline beton enjekte edilmesi. Ama raporlarda durduğu gibi zararsız durmuyor ve bina yıkılmakla kalmayıp, tâ Karaköy meydanına kadar zeminin dengesini bozuyor. Bir tür mini-yapay deprem etkisi yapıyor.

 

 

Verilen izin uyarınca Cumhuriyetin başlıca kültür varlığı değerlerinden liman binasından sadece cadde cephesi ve kulesi kalmak üzere tamamen yıkılıp yeni otel yapılacak.

 

Yıkılan liman binası ön ve arka cephesi.

 

Havalimanlarına olağanüstü durumlar için otel programları da eklenmesi adetten oldu da deniz limanı yolcu salonunu yıkıp yerine otel yapmak için bütün yolcuların o otelde kalıp kullanacağı bir otel hayal etmek gerekir ki buna herhalde başta otelciler isyan etmiştir, veya edecektir. Ve de gemideki odalarını terkedeceklerse de   İstanbul’daki vakitlerini ilk önlerine çıkan bir liman otelinde değil, kentin vaatkâr kıyı-köşesinde geçirmek isteyecek seyyahlar. Işid’in kaçıramadıklarını tehdide yönelik bir proje adeta... Öte yandan hepsi liman otelinde konaklayacaksa koskoca Talimhane neden dev bir otele dönüştürüldü? Mesela Zorlu kulelerinden biri niye otel oldu? Dahası, Dolapdere-Yıldız-Zincirlikuyu üçgenindeki yeni kule oteller?…  

 

Kolomb’un 15.yüzyıl keşif gezileri.

 

Takılmayıp devam edelim...  İngiltere, Hollanda, İspanya, Portekiz orta ve geç Ortaçağ’da okyanuslara açılıp emperyal güç olma yolundayken Osmanlı Akdeniz’in Doğu’suna sıkışmış, okyanuslara uzak bir kara imparatorluğu olarak kendi yağında kavrulduğu için geriledi. Matbaanın reddi nedeniyle değil. Ne de olsa icad edildiği yerlerde de Çetin Altan’ın ironik akıl oyunlarındaki köy kahvelerinde briç turnuvası, tarlada tenis turnuvası tertipletmesi misali Shakespeare, Spinoza vd’nin kitlelere maledilmesine değil İncil ve iskambil kağıdı basılmasına aracılık etmişti. Okyanuslara yakın olmayan her yer gibi, siyasi, ticari ve kültürel sirkülasyonun dışına düşünce kavruk kalmış oldu. 2015 dünya ticari sirkülasyon yoğunluğu haritası bu tablonun birleşik ve eşitsiz gelişmeyle geçirilmiş yüzyıllar sonrası mirasından başka şey değil. O tablonun İstanbul odaklı görünüşünü de birkaç ayrı harita temsiliyle yazının eşliğine koydum.

 

 

Hal böyle olunca, Akdeniz’in Ortaçağ’daki en önemli çarşısı Kapalıçarşı’ya ve civarındaki sanayi hanlarına ham ve mamul madde taşıyan gemilerle dolu canlı liman trafiğinin yerinde kelimenin gerçek anlamıyla yeller esiyor bugün. Haydarpaşa’da cılız bir konteyner terminali ve rıhtım, Beyoğlu/Tophane’de bir rıhtım ve yerine otel yapılacağını söylediğim yolcu salonu ve liman işletmesi ofisleri, Haliç kıyısında da renovasyon projelerinin istikrarsız/kararsız yönetim zaafı işareti olduğu aşikâr şekilde mimari bürolar-arası dolaşımını kaygıyla izlediğimiz birkaç tersane artığı endüstri arkeolojisi mirasından oluşma kıyı bandı. Bütün bunların toplamının üç ayrı leke halinde İstanbul makroformunda kapladığı cılız alan da o küresel haritanın içindeki bir noktaya odaklanmış portresi. İş kazası merkezi Gölcük tersaneleriyle Zeytinburnu+Bakırköy sahil tesisleri eklenince portrenin kayda değer şekilde değişmeyeceği malum. Makroform haritalarından malum olan diğer konu, Beyoğlu yakası ve Haydarpaşa’nın metropol İstanbulu’nun karadan ve denizden tam merkezi olması. Haydarpaşa’ya yapılacak bir müdahale, Asya yakası merkezleri Kadıköy ve Üsküdar’ın tam arasında kaldığından Asya yakasını, Tophane-Haliç’e müdahale de Maçka Vadisi yazımda anlattığım Tarihi Yarımada-Beyoğlu’nu birleştiren Taksim odaklı sirkülasyonun merkezinde olduğundan Avrupa yakasını ferahlatıcı bir müdahale olacaktır. Ama ne o var ne de öteki, aklı kıt planlama da yatırım da yaramıyor işe. Demek ki mucizelere, sihirbazlığa gerek yok. Rasyonel plancı zihniyle yatırımcı refleksi yetecek o hepimize başa çıkılamaz izlenimi veren İstanbul metropolünü rahatlatıvermeye. 3.çevreyolu+köprülerle, saçma-sapan kanallarla, üstüste yığılmış AVM ve otellerle meşgul zihinlerden İstanbul’un sorunlarıyla ilişkilendirilmiş ne plan çıkıyor ne de yatırım. Zihinsel ve mali kaynaklar; mimarı, mühendisi, kurulu, ceo’suyla işi-gücü bırakmış, kafaları; “Karaköy yolcu salonunun altına nasıl kat ekleyip de yok ederiz? Bunun izin prosedürünü nasıl çözeriz?” e yorulunca sonuç bu olup çıkıyor.

 

 

Örneklere kısaca Amsterdam’la başlayayım: Makroformu misliyle küçük ve topografyasından su-kara ilişkisine tamamen farklı. Ama merkezde kalmış girinti-çıkıntılı bir limanın her yönüne yayılmış birkaç yüzyıllık bir yayılmayı merkezdeki limana kapsamlı müdahalelerle renove ettiler, toplam 30 yıl içinde...

 

Amsterdam limanı renovasyon alanları(kırmızı).

 

Hamburg’a gelince: Coğrafyası çok farklı ve Elbe’nin deltasıyla bağlanıyor kente epeyce uzak açık denize. O aralığa da dal budak salmış limanın öncelikle de yüz yıl önceden kalma anıtsal depoların olduğu merkezi bölgesine yaptıkları geniş çaplı müdahalelerle Hafen[liman]-city adlı yepyeni bir şehir kurdular. 

 

Hamburg; 100yıl önce tüccar haneleri yerine inşa edilen lineer tuğla binalar zinciri depolardan oluşma Speicherstadt[depo şehri] )odaklı Hafen-city. 

Hamburg makroform; Kırmızı: Speicherstadt.

 

Londra bu işe ilk girişendi: Kentin Doğusunda, nehrin “U” biçimindeki kıvrımı Isle of Dogs’da yoğunlaşmış havuzların çevresine 80’lerde yapılan Canary Wharf adlı iş merkezi projesi gayrımenkul sektörünü global ölçekte tetikleyen bir girişim oldu. Sonra 90 ertesinde nehrin epeydir imar görmemiş Güney rıhtımı bandna yapılan en gözdeleri “Tate Modern” ve “London Eye” zincirleme yatırımlar, kenti merkezden çevreye doğru yenilemenin manivelaları oldu.

 

Londra Southbank[güney rıhtımı].

Londra, London Eye[Londra gözü].

Londra Isle of Docs, Canary-Wharf.

Londra, İsle of Docs, Canary Wharf öncesi havuzlar.

Liman binasıyla Karaköy rıhtımı.

Üçmilyonluk bir liman kentinin boydan-boya yaslandığı sahil bandını ihtimam ve istikrarla tasarlayıp kullanan Barcelona’ya gelince:

19. yüzyıldan devraldığı iyi uygulanmış Ildefons Çerda planı değil tek başına avantajı. Son çeyrek yüzyılda biri yaz, iki olimpiyat görmenin mali kaynağı da var ardlarında. Tabii ki önce 1850ler Cerda planı (Eixample), tüm çevre yerleşmeleri de içererek suriçi Ortacağ kentini dört yanındaki ovaya doğru radikal bir gridle yayıyor. Radikal, çünkü köşeleri kırılıp sekizgenleşmiş hep aynı kare ada üzerinde yapılaşılıp Akdeniz rıhtımı bir sahil çizgisine yanaşılmış. Karolaj arası caddeler Paris bulvarı ölçekli.

 

Cerda,1850’ler planı, Eixample soldaki siyah doku eski Barcelona, üstteki Gracia kasabası vd.; mevcut doku. 

Eixample.

Çok da varlıklı sayılmaz, Katalonya başkenti o kadar. Olimpiyatlarla kente çeki-düzen verirken, sahil bandını Doğu sahili tarafıyla Eiample köşegeni Diagonal bulvarı rasında kalan üçgen içindeki sanayi bölgesiyle birlikte yeniliyorlar. Sahil bandı tabii ki yolcu ve yük gemileri yanaşmasına, konteyner depolamaya elverişli rıhtımlarla donatılmış. Özel yatlar için de liman cepleri yanı sıra Gölcük misali iş kazası istatistiği tutulmayan tersane alanları da var.

 

 

Kısaca, Tophane-Karaköy-Haliç bandında zaten olup bir türlü yenilenemeyen bandın tersine, çağa uydurulmuş programlarıyla, ardına üç milyonluk bir kenti almış olarak  kilometrelerce uzanıyor.

 

Barcelona,hava resmi plan ile maket ve perspektifte sağda Port Forum [Forum Kapısı].  

Kıyı bandı Doğu ucu: Port Forum, karşıda Diagonal bulvarı.

Port Forum yüzme havuzu.

 

Hala bitmedi: Kentli veya turist, yayalar da ihmal edilmemiş, sahilin Doğu ucundaki yat limanı öncesi cep paralel iki mendirekle korunmuş korunaklı bir yüzme havuzu olmuş, duşlar üç yanı kapalı dördüncüsü jaluzili, pantolon, elbise perdesiyle içteki mayoyla kalınacak soyunma kabini aynı zamanda. Ortalıkta şemsiye yok, çünkü suya girip-çıkma misali dev şemsiylerde gögelenmek mümkün. Suyu sınırlayan mendirek de sanki Nevzat Sayın mahsulü bir taş-beton yerleştirmesi... Birkaç yüz metre gerideki mahşeri kavşaktan en küçük iz yok. Sükunet içinde bir doğa parçası adeta… Bölge, içindeki yat limanıyla da birlikte adını Herzog&de Meron tasarmı büyük kongre/sergi binası Forum’dan alıyor: Port Forum[Forum Kapısı]. Denizden bir yaya kapısı  adeta; rüzgar sörflü atletik bir kahraman açıklardan gelip kente dahil oluverecek sanki.

 

Kıyı bandı Doğu ucu: Port Forum.

Bu holistik performansı bekleyecek halimiz yok da, iki kilometreden az bir rıhtımla birkaç orta boy binanın restorasyonunu beceremeyip, adı konduktan elli yıl sonra kültür varlığı bina yıkımıyla yeniden manşete çıkılmasını da içe sindirmek kolay olmuyor. Daha şehiriçi teknelerine iskele yapamamış bir kentte olduğumuzu unutup hayal görecek halimiz yok.

Konuyu Barcelona üzerinden geniş anlamıyla kıyı  düzenlemesi diye yorumlayınca Ataköy ve Kartal’ı atlamak olmaz.

Ataköy konusunda iyimser olmak zor. Çünkü ilk uygulamasıyla Corbusier’in yeşil denizlerde yüzen bloklar ütopyasını 1950’lerde sürdürerek bloklarını otoyol kenarına dik açıyla yeşil içine gömerek sürdürmekle yetinmeyip sahil bandını da yaya olarak ulaşılabilir geçici konaklama ve rekreatif plaj tesisleri bulunduruyordu. Mevcut uygulama o ütopyacı düzeni yapıldıktan 50 yıl sonra bozuyor.

Kartal meskun bölgelerin günümüz normlarıyla içerilemez derecede yakınında kalmış sanayinin berteraf edilmesini gerçekçi spekülasyon yönetimiyle berteraf etmek bakımından ölçüye vurulacak bir uygulama olsa da yarışmayla elde edilen proje, projeye has yapısal veya sosyal-bağlamsal nedenlerle aynı başarıyla uygulanamadı.

 

Solda İstanbul-Modern ve ardında Kılıç Ali Paşa camisiyle Tophane-Salıpazarı rıhtımı.

Dolmabahçe stadı öncesi Gazhane ve ahırlar; solunda Gümüşsuyu yokuşu: arkaplanında Salıpazarı rıhtımı Meclisi Mebusan Caddesi ve Kılıç Ali Paşa Camisi. 

Tophane rıhtımı.

Tophane rıhtımı.

Galata ve Pera, solda Tophane-Salıpazarı rıhtımı.

 

Biz yine de konuyu gündeme getiren Karaköy yolcu salonu yıkımının hatırlattığı kent merkezinde renove edilmeyi bekleyen  liman alanlarının kapsamını hatırlayarak kapatalım konuyu:

Silüet resminde Karaköy’le Dolmabahçe arası sahil bandını rıhtım ile Karaköy rıhtımında yıkılan liman hattını kapsayan bölge: Görüldüğü gibi toplamı iki kilometreden az bir hattın rıhtım inşaatı ile Karaköy’de koruma altındaki orta boy birkaç bina restore edilemeyip, yerine zaten ayakta olan mevcut bina yıkılmış oldu… Yapılmış yegane şey o banttaki depolardan birinin İstanbul-Modern adıyla müzeye dönüşmesi oldu ki, kendiyle bu kadar öböbürlenen bir devletle onmilyonların bünyesinden çıkıp sanayi ve mali kapitalizm kurmuş sermaye sınıfları için çok zayıf bir performans olsa gerek. Haliç bandı da devletin tercihi olmanın karşılığını konuyu mimari büro gezdirmekle verebileceğini sanan bir grup var. Haydarpaşa’ya değinmedim bile. Kendi haline bırakılmış; serbest düşüşte adeta. Zaten konuyu gündeme getiren de pek hayırlı vesile değil, inadına Mimarlar Odası karşısındaki  daha ömür vaadli binanın yok yere yıkılması oldu. İşin ilginç tarafı sivil dinamiklerin, devlet ve sermaye beklemeyip Galata’yı kalkındırması oldu. Önce Gezi hayal kırıklığıyla gençler Tophane’yi mekan bellediler, ardından kahve lokanta, sanat galerisi, moda ve tasarım dükkan ve ofisleriyle, demek, esnaf/zanaatkâr marifetiyle çehre değiştirdi eski liman.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Esin Şebin Aşık16.03.2017 20:01:28
Teşekkürler hocam