Ana SayfaYazarlarFidel de yok

Fidel de yok

 

 

 

 

Yazılarda, derslerde hep yüzyılları alelacele kapatıp açarız; rakamların kerametine kanmayıp, dönümleri süreçler olarak tanımlasam da nasıl yaşandığını merak etmeden yapamazdım. Artık öğrendim. Yüzyılın tamamını değilse de yarısını yaşamışlar olarak sanatçısı, sporcusu politikacısıyla zamanları taşımış popüler figürleri yitirdikçe bırakıyoruz 20.yüzyılı geride.

 

Üstelik 20.yüzyılın kayda değer bir farkı oldu öncesinden; kitle iletişim araçları yanı sıra Andy Warhol gibi öncüleriyle sanatın da yönünü değiştirmesi sadece Che’yi Mao’ya değil, M.Monroe ve Pele’ye, hatta hepsini de kendine ve meşhur ettiği konserve kutusuna yaklaştırdı. Dolayısıyla daha önce hiç olmadığı kadar kuşatması altında ve iç içeyiz efsanelerle. Efsanenin efsaneliğine tanıklık ettik.

 

 

Yeni yitirdiğimiz Castro, dünyayı sosyal siyasetin ağırlığıyla değiştirmiş son efsaneydi. Lenin’in Sovyet devrimi gibi ilk, Mao’nun Çin’i gibi milyarı telaffuz ettiren kitlesellikte değildi belki ama emperyal Amerika’ya en ağır şoku yaşatıp tek ayağı üstünde yakalandığından hareketsiz kalmış kaleciye çevirmiş sosyal/siyasal vaka Küba devriminin lideriydi. Küçücük bir adanın samba kıvraklığındaki ekseriyeti şeker-kamışı emekçisi siyahi-latino halkını bir avuç gerillanın başına geçip zorba diktatör Batista’ya karşı ayağa kaldırarak başarılı da olarak…

 

 

Koskoca emperyal Amerika’yı en erkenden gelişmiş Doğu sahilinin az açığındaki artık Sovyet bloğunun burun dibindeki temsilcisi olacağı aşikâr bir tehditle yaşamaya alıştıracak sosyal/siyasal kalkışmanın lideriydi. Devrimin erken yitirilen eşbaşkanı Che, gerilla öncülüğündeki devrim ateşini dünyada dolaştırırken ona yeşermiş umudun adadaki bekçiliğini yapmak düşmüştü. İkisi de hep genç kaldı. Che’nin son imgesi de zaten gencecik olurken, O yaşayarak yaşlanmamıştı.

 

 

1976’da Habitat2 için geldiği İstanbul’daki oteli önünde toplanan devrimci gençler, çeyrek asırlık bir devlet başkanına değil, imgesi on yıllar öncesine takılıp kalmış kendilerinden birine sesleniyorlardı.

 

 

Hatipliği de devlet başkanı nutuklarından ziyade korsan eylemlerde, bulduğu tümseğin üstünden megafonla haykıran ajitatör hatibin belâgat tecrübesinin izini taşıyordu 76’da hala. Dünyanın devlet erkânının toplandığı salonda iri-kıyım devlet temsilcileri de dahil sadece küçücük halkın temsilcisi olarak onun hitabı nefesler tutularak beklendiyse sebebi de belâgatinin hız kesmemiş militanlığıydı. Zaten her “biz” dediğinde yoksul Güneyi, “siz” dediğinde de hali-vakti yerinde Kuzeyi kastettiğini başka jeste gerek bırakmadan belli edebilmesini de o hiç yitirilmediği belli sokaklardan edinilmiş belâgat ustalığına borçluydu. Sonunda da azıcık halkıyla sosyalizmin ve umudunun ömrünü uzattı. Yaşlı çehreli üyeleriyle Buena Vista Social Club o devrimin ancak müziğin tınılarıyla temsil edilebilecek hatırasını  bırakmış oldular onun da ilerlemiş yaşıyla bulunduğu dünyaya.

 

 

Sovyetlerden devlet resmiyetinetine eslim olmuş bürokrasisi nedeniyle uzaklaşıp, kültür devrimi bahanesiyle aydınlarına yaptığı zulüm nedeniyle de Çin’e yaklaşamamış aydınlar, Jean Paul Sartre ve Simone de Beauvoir gibi, sosyal angajman sığınağı aradıklarında da buldukları yer onların yanıydı.

 

                                                    Che, Castro, Sartre ve Beavoir

 

Fidel ve Che’nin kendilerini ve devrimi sırf aydınlara değil, herkese sevdirmelerine aykırı ses bir haftada küresel ısınmanın üzerine benzinle gitmeyi ve dünyayı kana bulayıp, vicdanların karalar bağlamasını kadrosuyla garantilemiş Trump’ın lafını ağzından alırcasına bizim sağa düşecekti.

 

 

- Advertisment -