OHAL’de hukuka riayet

Geçen gün Mithat Sancar Mecliste, 28 Şubat (1997) mağdurlarına “bu yapılanlara karşı söyleyecek bir sözünüz yok mu?” diye sordu. Arkadaşça bir soruydu; siyasi hasımlara değil, eski dostlara bir sitemdi. Ve çok haklı bir sitemdi bence. Bu siteme verilecek cevap da “insan haklarını savunmak kimsenin inhisarında değildir” olmamalıydı. Çünkü ancak sorulan soru karşısında geçerli bir cevabı olmayanlar böyle cümleler kurar.

 

MEB tarafından açıklanan ders müfredatlarıyla ilgili değerlendirmelerime devam edeceğim, ama önce bir içimi dökmem gerekiyor.

 

Yeni bir KHK ile, farklı mesleklerden pek çok kamu görevlisinin yanı sıra, birçoğu köklü üniversitelerde çalışan pek çok akademisyen de bir gecede işinden oldu. Aralarında, şahsen tanıdığım ve asil duruşuna her zaman saygı duyduğum Prof. Dr. Cihangir İslam gibi, Müslüman tanımlamasını tepeden tırnağa hak eden mümtaz bir insanın yanı sıra, İbrahim Kaboğlu gibi herkesin tanıdığı ve ne yaptığını bildiği, suçla, terörle hiç bir  şekilde ilişkilendirilemeyecek kıymetli bir hukukçu ve yine bir kısmını tanıdığım başka kıymetli akademisyenler var.

 

Üniversitelerde bahar dönemi başlamış ya da başlamak üzereyken, ders yükleri paylaşılmış, ilân edilmiş ve öğrenciler ders kaydı yapma aşamasındayken (hattâ yapmışken), haydaa, sabah bir kalkıyorsunuz, bölümünüz boşalmış. İşlerinden atılan insanların ne ile suçlandıkları belli değil; haklarını aramak ve kendilerini savunmak için başvurabilecekleri bir merci yok; ancak kurula başvurabiliyorlar ki oradan da neye göre karar çıktığı belli değil. Bu kadar belirsizliğin olduğu bir ortamda, adaletten, hakkaniyetten, eşit yurttaşlıktan söz edilebilir mi? Bu yapılanlar karşısında susup oturma, “vardır bir bildikleri” deme lüksümüz var mı?

 

Dindar insanların mağdur olduğu 28 Şubat (1997) sürecinde, öğretmenler çoğunlukta olmak üzere başörtülü devlet memurları bugün yapılanların bir benzerini yaşadı. Ben daha önce doktoramı bitirebilmek için istifa ettiğimden kişisel olarak meslekten çıkarılma süreci yaşamasam da, kız kardeşim, çok yakın arkadaşlarım ve o günlerde bir dayanışma odağına dönüşen Başkent Kadın Platformuna gelen kadınlar aracılığıyla bu süreci yakından izledim, şahit oldum. Çok acılı bir süreçti. Arkadaşlar bir yandan haksız bir suçlamaya maruz kalmanın ağırlığı, kabul edilemezliği ile baş etmeye çalışırken -- çünkü kurumlarının huzur ve sükûnunu bozmakla suçlanıyorlardı -- bir yandan da güya İslamcı dindar siyasetçilerin, bürokratların, akademisyenlerin kafalarını nasıl kuma gömdüklerini, üç maymunu oynadıklarını, acilen gümüş yüzüklerini çıkarıp seküler matruş bir surata dönüştüklerini izliyorlardı acı içinde. O günlerde çaldığımız kapıların nasıl yüzümüze kapandığını, bir anda nasıl kalemi kırılmış suçlulara dönüştüğümüzü, kimsenin başörtülülerle birlikte görülmek istemediğini hayretle müşahade etmiştik. Haksızlık etmemek için, bu genel tavra rağmen Mazlumder, Eğitim Bir Sen, Önder Vakfı gibi kurumların ve müstesna insanların destek ve çabalarını da anmam gerekir ki, bu müstesna insanlardan biri de yine Cihangir İslam’dır. Sadece başörtülü kadınların işlerinden atıldığı o dönemde bir de Changir Bey işinden atılmıştır, bu yasaklara karşı çıktığı için.

 

Zor bir süreçten geçiyoruz, evet; ancak en zor süreçlerde bile hukuka riayet etmenin çok önemli olduğunu düşünüyorum. Atılan her adımın, verilen her kararın uzun vâdeli etkilerini, sonuçlarını düşünmek gerekir. Türkiye’de akademinin sıkıntıları hep oldu; kutuplaşma, kadrolaşma ve ideolojik baskılar her dönemde akademinin sevimsiz bir gerçeğiydi. Ancak bunu aşma yolunda adımların atılması gerekirken, bugün yaşadıklarımız hiç de kabul edilebilir şeyler değil. Ve bunun bedelini maalesef hepimiz ödeyeceğiz.

 

Buradan bir çift söz de, Akder’in kurucularından, başörtüsü yasakları karşısında pek çok platformda birlikte mücadele ettiğimiz, şu anda AK Parti milletvekili olarak Mecliste görev yapan arkadaşımız Fatma Benli’ye olacak. Geçen gün Mithat Sancar Mecliste,kendisinin ve başka bazı milletvekillerinin ismini anarak, “bu yapılanlara karşı söyleyecek bir sözünüz yok mu?” diye sordu. Bu söz, siyasi bir sorudan çok arkadaşça bir soruydu; siyasi hasımlara değil, eski dostlara bir sitemdi. Ve çok haklı bir sitemdi bence. Bu siteme verilecek cevap da “insan haklarını savunmak kimsenin inhisarında değildir” olmamalıydı bence sevgili Fatma. Çünkü ancak sorulan soru karşısında geçerli bir cevabı, geçerli bir mazereti olmayanlar böyle cümleler kurar. Bunun yerine biz, yıllarca ayrımcılığa karşı mücadele etmiş bir insan hakları savunucusu olarak, gerçekten ne düşündüğünü, ne hissettiğini duymak isterdik. Tarihe böyle geçmek de güzel olurdu…

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(2)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Ayşe Nur2/12/2017 4:12:38 PM
Korkarım herkesin birbirini anlama değil öç alma güdüsüyle hareket ettiği bu süreç insani değerlerimizin yok oluşunu ışık hızına ulaştırdı.Sanki gercek bir hayat sahnesini yaşamıyor aksine dünyanın sonunu anlatan filim izler gibiyiz.Bu tur filimlerde bile kurtuluş için çareler aranır.Şu an insanlar çare bile aramayacak kadar kendilerinde değil.
Sıttıka Şahin2/12/2017 7:56:23 PM
Kalemine sağlık...Yapılan adaletsizlik,hukuksuzluk karşısında birçok kesim deve kuşu misali kafasını kuma gömmüş vaziyette...At izi it izine bilerek istenerek karıştırılıyor...