“Tarihsel uzlaşma”

Neo-Gramsci’cilerin kulakları çınlasın! Geleneksel tarihsel blok canlandı Türkiye’de. Bekledi, fırsat kolladı ve 2016’dan bu yana, gözümüzün önünde tekrar kuruldu. Eurocommunism’in “tarihsel uzlaşma” arayışı, şimdilik İslâmiyet ile demokrasinin uzlaşması değil, İslâmî kökenden gelen büyük bir kitle partisinin gidip derin devlet ile uzlaşması sonucunu verdi. İslâmiyet ile demokrasi arasında yeni bir uzlaşma ve tekrar tabandan bir yükseliş yaşanırsa, artık buna karşı yaşanacak. Zaman gösterecek.

21.08.2019 13:19
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

20-21 Ağustos 2019] Dün yazdıklarım üzerine tekrar düşündüm. Daha doğrusu, çıkış noktalarım veya esin kaynaklarım (Alper Görmüş, Yıldıray Oğur, güneydoğuda üç büyükşehir belediye başkanının görevden alınması, bir de bunu savunmak için sarfedilen bazı sözler) üzerine tekrar düşündüm. Geldiğim yer zerrece orijinal değil aslında. Tersine, giderek çok sayıda insanın telâffuz etmeye başladığı bir fikir. 2002-2010 arasındaki, ya da 2002-2011 arasındaki, ya da hattâ 2002-2014 arasındaki AK Parti iktidarıyla yüz yüze olmamanın ötesinde (o kadarı zaten çok açık), normal, alışılmış anlamıyla bir AK Parti iktidarıyla, yani herhangi bir AK Parti iktidarıyla da yüz yüze değiliz artık. Karşımızda başka ve AKP’nin arkasına saklanan ama aslında AKP’nin hâkim konumda bulunmadığı, dizginlerin başkalarının eline geçtiği değişik bir iktidar konfigürasyonu bulunuyor.

 

Gramsci’nin “tarihsel blok” fikrini Türkiye’ye uyarlamak için koca koca ciltler yazanların kulakları çınlasın! Şematize ettikleri ama direnci ve adaptasyon kapasitesini tam kavrayamadıkları, Kartezyen 1/0 anlayışı içinde “ya kalır ya gider (ve toptan gider)” sandıkları o blok… bekledi, fırsat kolladı ve belki 2013-15’ten, ama kesinlikle 2016’dan bu yana, gözümüzün önünde tekrar kuruldu. Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın güçlü merkezî otorite arayışı, sadece bir yere kadar gidebilirdi, kendi haline bırakıldığında. Nitekim 2015-16’ya gelindiğinde, parlamentere sisteme karşı başkanlık sistemi konusundaki ısrarını terketmişe benziyordu. Buna karşılık, evet, sonunda “Cumhur İttifakı”nı buldu. Ama o “Cumhur İttifakı” da buzdağının sadece suyun üzerinde görünen kısmı. Onun da ardında daha derin bir güç var. Devlet Bahçeli, 180 derecelik bir dönüş yaptı, 15 Temmuz darbe girişiminden sonra. Kendi partisini dahi şaşırttı. Erdoğan’a ve AK Parti’ye bütün karşıtlığını ansızın geri çekiverdi. “Yenikapı Ruhu”nu tek bir hamleyle yokediverdi. Mealen, “demokratik reformlardan, anayasa değişikliğinden vb vazgeç; karşılığında al başkanlık sistemini” dedi. Birileri dedirtti Devlet Bahçeli’ye bunu. Muhtemelen, 15-16 Temmuz’da darbenin püskürtülmesinde TSK içinde tâyin edici rol oynayan kâh Kemalist, kâh MHP’li (ve ikisi arasında geçişimli) komutanlar dedirtti.

 

Çok da etkili bir manevra oldu doğrusu. Bahçeli bir “iktidar simsarı” (power broker) rolünü oynadı. Diğer iki tarafı buluşturdu ve konuşturdu. “Kabul et; karşılığında başka devirme girişimlerine karşı senin kalkanın olacağız.” Kabul etti ve kabul etmesi, AK Parti’nin o âna kadarki tarihsel mecrasından, geleneğinden, 2002-2013 arasındaki çizgisinden kesin kopması, tümüyle raydan çıkarılması anlamına geldi. 2013-16 arasında da siyaset tarzı ve demokrasi anlayışı bakımından bir “Atatürkçüleşme” veya “neo-Kemalistleşme”den söz edilmeye başlamıştı gerçi. Keza Pelikancılar 2015’te sahneye çıkmış, Ahmet Davutoğlu’nun tasfiyesinde tâyin edici rolü oynamıştı.

 

Ama bunlarla, yukarıda da ifade ettiğim gibi, çok ileri gidilemezdi. AK Parti’nin kendi gücü buna yetmez, iç dengeleri buna dayanmazdı. Dışarıdan, yandan vuracak; “size o kadar da muhtaç değilim” demeyi sağlayacak başka kuvvetler lâzımdı. Asıl büyük dönüşüm 2016 Temmuz ayının ikinci yarısında yaşandı. İki alternatif açılmıştı iktidarın önünde: Yenikapı Ruhu ve demokratikleşme; Bahçeli’nin teklifi ve otoriterleşme (devamında, Cumhur İttifakı). O zamanlar, 2016’nın kalanı ve 2017’deki bütün yazılarımda kullandığım ifadelerle, ya bir “geniş çizgi” ya da bir “dar çizgi.” Tabii ikincisini seçtiler; seçmiş oldukları daha o zaman ortadaydı zaten. Ben sadece, sanki kesin tercih henüz gerçekleşmemiş gibi, daha ziyade Sovyet örnekleri üzerinden giderek, neler olabileceğini hatırlatmaya çalışıyordum. O uyarıların hepsi gerçek oldu maalesef.

 

Eurocommunism akımı Batı Avrupa bağlamında Hıristiyanlık (Katoliklik) ile sosyalizm arasında bir “tarihsel uzlaşma” önermişti. Bunun muadili Türkiye için de haklı ve geçerli bir arayıştı. Bir yol kazasına uğradı diyelim. Çeşitli yol kazalarına uğradı da (CHP-MSP koalisyonunu unutmayalım), sonuncusu biraz fazla büyük oldu. En azından şimdilik, İslâmiyet ile demokrasinin uzlaşması değil, İslâmî kökenden gelen büyük bir kitle partisinin gidip derin devlet ile uzlaşması sonucunu verdi. Ben umudumu kesmiş değilim. İslâmiyet ile demokrasi arasında yeni bir uzlaşma ve tekrar tabandan bir yükseliş yaşanırsa, artık buna karşı yaşanacak. Bunun da fideliği, öncelikle ve her şeye rağmen AK Parti olabilir. Zaman gösterecek.

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.