Ana SayfaYazarlarHukuk devleti varsa, Faşizm ve Nazizmden söz edilemez

Hukuk devleti varsa, Faşizm ve Nazizmden söz edilemez

 

[1 Nisan 2017] Yurtdışındaki “evet” miting ve toplantılarının engellenmesi krizi patlak vereli beri, toplam beş yazı yazdım bu konuda (bkz Serbestiyet, 14, 18, 20, 23 ve 26 Mart). Almanya ve Hollanda’nın bariz haksızlığı ile başladım; Ankara’nın da Kriz ve kavga yönetimi’ni pek beceremediğine geçtim; özellikle Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Nazizm suçlamasının yerini bulmayıp çok aşırı kaçtığına, dolayısıyla geri tepeceğine ve Türkiye’yi kötü duruma düşüreceğine değindim. Cumhurbaşkanının son günlere kadar Türkiye içindeki referandum mitinglerinde inatla “Faşistsin sen, faşist” diye bağırmayı sürdürdüğü iki hafta boyunca, ben de söz konusu endişe ve eleştirilerimi derinleştirmek ihtiyacını duydum. Türkiye Faşizmi ve Nazizmi tanıyor mu? Erdoğan Faşizmi ve Nazizmi tanıyor mu? diye sordum, tanınmadığını, tanımadıklarını bile bile. Neden (bir parça) ayırımcılığa ve (bir parça) yabancı düşmanlığına indirgenemiyeceğini, proto-faşizmden asıl “olgun” Faşizm ve Nazizme uzanan daha iki yazı boyunca anlatmaya çalıştım. Gerçek veya hayalî bir ulusal kriz algısı karşısında, milletin bölünmüşlüğünden sorumlu tutulan bütün siyasî akımların (“öteki”lerin) ve onlara hayat hakkı tanıyan bütün siyasî biçim ve kurumların (çoğulcu demokrasinin) şiddet yoluyla ezilip yokedilmesi, Faşizm ve Nazizmin aslı, gerçek çehresi’dir dedim. Gerek İtalyan Faşizminin, gerekse (bir tür “ekstra Faşizm” olarak Alman Nazizminin, hukuk devleti diye bir şey tanımadıkları ve bırakmadıkları için, insanlık tarihinin gördüğü en vahşi akımlar ve sonra da en çıplak terörist diktatörlük rejimleri olduğunu açıkladım.        

 

Şimdi, bu meseleyle ilgili şu altıncı (umarım sondan bir önceki) yazımda artık bir sonuca varmak istiyorum. (1) Faşizm (ve Nazizm) gerçekten benim dediğim gibi midir? Yok, değildir; yanlış tanımlıyorsun; seninkisi çok aşırı bir Faşizm/Nazizm tanımı; bundan çok daha eksiği de pekâlâ Faşizm ve Nazizmdir… diyen var mı, ister politikacılar, ister akademikler, ister gazeteciler, köşe yazarları, (bol keseden Faşist Avrupa gibi manşetler atmayı, spot’lar koymayı sürdüren) genel yayın yönetmenleri arasında? Varsa, buyursun gelsin. İster yazılı, ister sözlü; adam gibi, sâkin sâkin, bilgi ve fikir bazında tartışalım.

 

(2) Şu kadar yazı boyunca yapmaya uğraştığım Faşizm/Nazizm tasviri ve tarifine ciddî bir itiraz yoksa, bugünkü haliyle Almanya ve Hollanda’nın (ya da diğer birçok Avrupa ülkesinin, bir bütün olarak da AB’nin) bu temel tanım ile karşılaştırılması nasıl bir sonuç verir? Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın direkt Faşizm ve Nazizm suçlamasının hedefi, meselâ Almanya’daki neo-Nazi gruplar, Marine Le Pen’in Front National (Millî Cephe) partisi ya da Geert Wilders’in Özgürlük Partisi olsa, haydi neyse. Ama mevcut Almanya devleti ve hükümetini, ya da mevcut Hollanda devleti ve hükümetini, (mealen) sizin artık demokrasiyle hiçbir alâkanız kalmadı, siz doğrudan Nazizme ve Faşizme döndünüz diye suçladığında, bunun hakiki bir karşılığı var mıdır? Güncel realiteye denk düşüyor mu?

 

                                                               *          *          *

 

İsterseniz bir dizi alt-sorunun tek tek üzerinden gidelim; yanlarına artı veya eksi  (veya tereddüt belirten soru) işaretleri koyalım. Ortada ne var, ne yok? Benim gördüklerim şöyle:

 

(+) Liberal küreselleşmeye karşı, sağcı-milliyetçi bir reaksiyon dalgası başgösterdi mi? Evet. (+) İngiltere’de Brexit, ABD’de Trump’ın zaferi de bu dalganın bir parçası mı? Evet. (+) Bunlar dünya ve Türkiye için iyi mi, kötü mü? Her bakımdan çok kötü gelişmeler. (+) 15 Temmuz darbesinin püskürtülmesi sonrasında, umutlarını Trump’çılığa ve Brexit’çiliğe bağlayanlar hayal mi görüyor? Evet, hem de tamamen.

 

(+) Gerek ABD ve gerekse özellikle Avrupa’da, genel olarak kamuoyunda, belirli bir miktar İslamofobi ve Türkofobi söz konusu mu? Evet. (+) Aşırı sağda daha da sert — derece derece neo-Nazi, ırkçı, yabancı düşmanı — akım ve partiler zuhur ediyor mu? Evet. (+) Oyları artıyor mu? Evet. (+) Trump’çılar da bunun bir parçası mı? Evet. (+) ABD’de Cumhuriyetçi Parti’nin Trump’çı sağ kanadı ile İngiltere’nin Brexit’çi Muhafazakârları, Marine Le Pen’ler ve Geert Wilders’ler ile geniş bir örtüşme içinde. (+) Almanya ve Hollanda’yı Nazizmle suçlayıp Trump’a ve Trump’çılığa bu açıdan hiç lâf söylememek/söyletmemek, tutarsızlık mı? Evet, muazzam bir tutarsızlık ve çifte standartlılık. Aslında hiçbiri Faşizm ve Nazizmle suçlanamaz. Ama Cumhurbaşkanı Erdoğan veya diğer AKP liderleri, Almanya ve Hollanda’yı ayırımcılık ve yabancı düşmanlığı üzerinden Nazizmle suçlayabiliyorlarsa, Trump hareketi ve yönetimi için daha da aşırı nitelemeler bulmaları lâzım.

 

(+) Avrupa’nın gerçek merkez (ve sol) partileri, kendilerini ve demokrasiyi bu sağcı tırmanış karşısında tehlikede hissediyor mu? Evet. (+) Esastan direniyor, karşı çıkıyorlar mı? Evet. Aslî tavırlarının bu olduğunu vurgulamak ihtiyacını duyuyorum. (+) Öte yandan, aşırı sağ kazanmasın (veya daha fazla yükselmesin) diye, merkez  partileri de bir parça milliyetçilik yarışlarına giriyor; yabancı düşmanlığına tâviz veriyor; yer yer aşırı sağa meyledebilecek seçmeni bu yolla “yatıştırma”ya çalışıyorlar mı? Evet. (+) Türklerin oturduğu evlerde yangın çıkaran, camilere gamalı haç çizenler var mı? Evet, var. (-) Bunları yapanlar merkez partileri ve taraftarları mı? Hayır. Hiç alâkası yok. Tamamen neo-Nazi gruplardan kaynaklanıyor. (?) Merkez partilerinin yer aldığı hükümetler, bunları kasıtlı olarak mı takip etmiyor, hoş görüyor veya koruyor? Bunu söylemek çok zor. (+) Bu merkez partileri ve hükümetleri, Müslüman ülkelerde, popüler-demokratik rejim ve hükümetlere kıyasla, seküler ve alla franca olmaları koşuluyla askerî-otoriter rejim ve hükümetlere daha hayırhah mı yaklaşıyorlar? Evet. Birinci örnek Mısır ve Sisi darbesi. İkinci örnek, Suriye’de Esed rejimi karşıtlığından taraftarlığına doğru yer değiştirmeleri. Özetle, Müslüman halkların kendi iradeleriyle, kendi demokrasi süreçlerini yaşayarak öğrenmelerinden hoşlanmıyorlar.

 

(+) AKP’ye ve Cumhurbaşkanı Erdoğan’a da benzer bir şüpheyle mi bakıyorlar? Evet, uzunca bir süredir (en azından) şüpheyle bakıyor ve soğuk yaklaşıyorlar. (+) Türkiye’nin AKP gibi İslâmî bir parti değil de CHP gibi laik/seküler bir parti tarafından yönetilmesini tercih mi ederler? Kesinlikle. (+) Hattâ, eski tip Kemalist, askerî-bürokratik bir darbe ya da vesayet yönetimini mi tercih ederler, AK Parti’ye? Olabilse, evet. Ama sanırım kolay kolay olamıyacağını da artık biliyorlar. Bu da aslî özlemlerini kısıtlayıp bastırmalarına yol açıyor. (+) 15 Temmuz sonrasında Avrupa’ya kaçıp sığınmış Gülencileri koruyor; korumanın ötesinde, Türkiye gerçekleri konusunda daha çok onlara mı kulak veriyorlar? Aşikâr ki evet. Gülen Cemaatini İslâmcılığın daha yumuşak ve Batı yanlısı bir varyantı olarak tercih etmeye; ısrarla barışçı bir hizmet kurumu gibi görmeye-göstermeye; bir suç örgütü vasfından ve 15 Temmuz darbesinin sorumluluğundan tenzih etmeye devam ediyorlar. Bu da Gülenciler konusunda AKP’yi değil, AKP konusunda Gülencileri dinlemelerini beraberinde getiriyor. (+) Aşağı yukarı benzer bir tavır, PKK için de geçerli mi? Evet. Birçok Batı ülkesi, “ezilen bir halkın haklı şiddeti” paradigması ve duygulanımını aşabilmiş değil. Üstüne (artık) Türkofobi de biniyor ve Türklere/Türkiye’ye karşı Kürtleri tutmak sonucunu veriyor. Üstüne, (artık) “düşmanımın düşmanı dostumdur” mantığıyla Türkiye’ye ve AKP’ye karşı olan herşeye el uzatma tavrı da biniyor. Bu da, Gülenciler gibi PKK ile yan örgütlerini de kayırmayı içeriyor. (+) Çoğu Batı ülkesi, 16 Nisan referandumunda “hayır”dan yana mı? Evet, esas tavırları bu. Çünkü Erdoğan’ın yenilmesini istiyorlar. (-) Peki, seçmen kitlesini haksızlığa tepki içinde “evet”e itmek için kasıtlı olarak Türkiye’ye kötü davranıyor olabilirler mi? Hayır. Bunu Geert Wilders ve benzerleri, kendi akıllarınca Türkiye’den ilelelebet kurtulmak için isteyebilir. Ama (son kutuplaşmaya kadar ve hattâ ona rağmen) merkezin ve hükümetlerin esas yaklaşımı olacağını (hâlâ) sanmıyorum.

 

(+) Öyle veya böyle, gerek Almanya, gerekse Hollanda, Türkiye’ye haksızlık ettiler mi son tutumlarıyla? Evet. (+) Referandumda “hayır” yanlısı gösteri ve toplantılara (PKK’nın yan örgütlerince düzenlenenler dahil) izin verirken, özel olarak “evet” yanlısı toplantıları mı kâh dolaylı olarak engellemek, kâh doğrudan yasaklamak yoluna gittiler? Evet. (+) Özellikle Hollanda’nın, Türkiyeli bakanlara ve sair diplomatik personele muamelesi (ülkeye sokmama kararı, Rotterdam başkonsolosluğuna ulaşma ve girmelerine izin vermemesi, hattâ Rotterdam başkonsolosunu  gözaltına alması) yanlış ve haksız mıydı? Evet. Kesinlikle. 1961 Viyana Sözleşmesi’nin çeşitli açılardan ihlâli anlamına geliyordu.   

 

(-) Peki, bütün bunlar Faşizm ve Nazizm mi demek? Hayır. Aynı derecede kesinlikle hayır. (-) Söz konusu hükümetler ve partiler, “radikal, hiper-nasyonalist, militarist, saldırgan aktivist” kitle hareketlerine mi yaslanıyor? Hayır. (-) Rakiplerine karşı yatay şiddet kullanmaya sevkettikleri paramiliter kanatları veya bu şekilde seferber edilebilecek taraftar kitleleri mevcut mu? Hayır. (-) Bu hükümetlerin ve yaslandıkları merkez partilerinin ideolojisi, programı, çeşitli platformları Faşist veya Nazi diye tarif edilebilir mi? Hayır. Alâkası yok. Genellikle liberal-demokrat ve/ya liberal-muhafazakâr, kısmen de işçi ve emek yanlısı, sosyalist veya sosyal demokrat,yeşil ve çevreci özellikler taşıyorlar. (-) Programlarının herhangi bir yerinde, herhangi bir etnik-dinî gruba düşmanlık veya dışlama ifade eden (embriyonik düzeyde bile olsa doktriner ırkçılık diye yorumlanabilecek) ifade ve vaatler yer alıyor mu? Hayır. (-) “Saf Alman” veya “saf Hollandalı” olmayan vatandaşlarını (ya da hattâ ülkelerinde ikamet eden bu tür etnik-dinî kesimleri), “milleti böldükleri, millî birliğe engel oldukları” gerekçesiyle toptan ve şiddet yoluyla ortadan kaldırmak diye bir vizyonları, açık-örtük emelleri söz konusu mu? Hayır. (-) Bu tür nüfus gruplarını ayırımcılığa, yabancı düşmanlığına, saldırılara, pogrom’lara hedef gösteriyorlar mı? Hayır. (-) Bu tür grupların ve daha genel olarak değişik ideolojilerin varlığına olanak tanıyor diye, “milletin bölünmüşlüğü”nden bir de çağdaş demokrasiyi sorumlu tutuyorlar mı? Hayır. Kesinlikle hayır. Böyle bir demokrasi düşmanlığından eser yok, sözünü ettiğimiz Almanya-Hollanda hükümetleri ve merkez partilerinde. Daha genel olarak, hemen bütün Avrupa ülkelerinde ve bir bütün olarak AB’de.

 

(-) Peki, mevcut statükonun yerini alacak “yeni bir ulusal düzen” doğrultusunda, duygu ve düşüncelerde homojenlik sağlayacak bir “kültür devrimi” özlemi ve çabası gözleniyor mu, Almanya, Hollanda ve diğer AB ülkelerinde? Bir kere daha, kesinlikle hayır. Özel olarak kültür alanı, mutlak bir tekel alanı değil, neredeyse inzibatî müdahale kabul edilmeyen bir çoğulculuk alanı, Batı Avrupa’da (en doğudaki Rusya ve Çin’den, Atlantik ötesindeki Trump’çılardan farklı olarak). (-) Toplum üzerinde “total (topyekûn) kontrol” sağlama çabası gösteriyor mu, bu hükümetler ve partiler? Hayır. Uzaktan yakından ilgisi yok. Hiçbir düşünce, inanç, yaşam tarzı ve estetik tercih kısıtlı değil. İfade özgürlüğü açısından da, sayısız denebilecek kadar çok mahreç mevcut. Gazeteler, dergiler, radyolar, televizyonlar, sosyal medya… Üstelik bütün bu kanallar arasında, hükümetin ve hükümet partilerinin mülkiyetinde (ya da vekâleten mülkiyetinde) olanlar yok gibi. İster kültür ister siyaset alanında kimse tekel kuramıyor; böyle bir ihtimal dahi gözlenmiyor.

 

                                                                   *          *          *

 

Öyleyse Faşizm veya Nazizm bunun neresinde? Belki marjlarında, sözünü ettiğimiz o neo-popülist aşırı-sağ hareketlerde. Ama ne ana mecrasında, ne merkez (ve sol) partilerde, ne de siyasî düzenin, rejimin, sistemin bütünü ve genelinde. Zira temel gerçeklik, düzenli yürüyen hukuk devletleri (hele Türkiye ile kıyaslandığında, çok daha durmuş oturmuş, pürüzlerinden arınmış, istikrar kazanmış hukuk devletleri). Bu hukuk devletinin şemsiyesi altında, çok-sesli, çok-kültürlü bir düşünce, ifade, bilim ve yaratıcılık özgürlüğü barınıyor. Gene bu sayede ve aynı çatı altında, keza çok-sesli, çok-partili bir ideo-politik hayat yer alıyor. Çok geniş bir propaganda ve örgütlenme özgürlüğü, merkezden çepere (Federal Almanya’da eyaletlere, her iki ülkede geniş yetkilere sahip yerel yönetimlere) uzanıyor. Bu çerçevede seçimler tıkır tıkır yapılıyor; yasama, yürütme ve yargı organları yerli yerini biliyor. Kusurlar demokrasiden çok, o demokrasi içinde yer alan şu veya bu akım veya partinin kusurları olarak temayüz ediyor.

 

Nitekim, altını kuvvetle çizeyim, Türkiye’den Avrupa’ya giden vatandaşlarımızın büyük çoğunluğu da bu görüşte. Özerk bir think-tank ve araştırma kuruluşu olarak PODEM’in çıkardığı çeşitli yayınlar var, ince ince okunmayı hak eden. Bir tanesi Avrupa’da ‘Türkiyeli’ Olmak: Kimlikler, Bireyler, Vatandaşlar başlığını taşıyor. Ayşe Yırcalı ve Etyen Mahçupyan tarafından kaleme alınmış; 2016’da yayınlanmış. Kapsamlı anketler temelinde, şu açık: Avrupalı Türkler, evet, gizli bir ayırımcılığın el’an mevcut olduğu kanısında. Ama bununla birlikte, isterseniz buna rağmen diyelim, hangi ülkede olurlarsa olsunlar esas olarak âdil bir devlet ile yüz yüze bulunduklarını ifade ediyorlar. Şu son 2017 Mart olaylarında, Türkiye’nin uğradığı haksızlığa çok kızabilirrler tabii. Ama ne olursa olsun, kendilerine güven veren o âdil devlet düzeni içindeki yaşantılarının bozulmasını istemiyorlar. Bu, ciddî bir tavır ve özlemleri olarak belirginlik kazanıyor. 

 

Bu koşullarda, Almanya, Hollanda ve genel olarak Avrupa’ya yönelik Faşizm veya Nazizm (ya da söz konusu ülkelerin “demokrasiyle alâkasının kalmadığı”) suçlamaları, gerçeklere çok ters düşüyor. O kadar ters düşüyor ki, (i) sırf bu yüzden, Avrupa açısından absürd kaçıyor; anlaşılmaz hale geliyor; kulak verilebilecek bir eleştiri olmaktan çıkıp sadece infial doğurabiliyor. Kaldı ki bu tepkiye, (ii) hemen bütün Avrupa ülkelerinin Faşizm ve Nazizm yüzünden yaşadığı (ama Türkiye’nin yaşamadığı) acılar ve nihayet (iii) Türkiye’nin çuvaldızı başkasına batırmadan önce iğneyi kendine batırmayı hiç düşünmediği bazı ithamları da katkıda bulunuyor. Hepsi birleştiğinde, bütüncül reaksiyon hem Türkiye’nin haklı şikâyetlerinin güme gitmesi, hem orta ve uzun vâdede başka ve daha vahim, Türkiye’ye çok daha fazla zararı dokunabilecek olumsuzlukların doğması anlamına geliyor.

 

Bu konudaki son yazımda, yukarıdaki (ii) ve (iii) maddelerini açmayı umuyorum.

 

- Advertisment -