Hayır, “özlemle” anmadım ve anmıyorum

Saygı duymasına duyuyorum, kuşkusuz. (Enver gibi Orta Asya’da olmadık Turancı hayaller peşinde koşacağına) fizibilitesi olan biricik mütevazi savunma projesinin başına geçip, yokolma noktasına gelmiş bir istiklâli yeniden tanımlama ve pekiştirme diye tarif edebileceğim tarihî eylemine saygı duyuyorum. Ama etrafında inşa edilen kişi kültünü sevmiyor ve o “devrimci diktatörlük” dönemini asla aramıyorum.

12.11.2017 17:40
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[11-12 Kasım 2017] Bir 10 Kasım daha geçti. Herkes hizaya girdi. “Atatürk’ü saygı, sevgi ve özlemle anıyoruz” beyan ve manşetleri her yeri kapladı. Bayramlardaki “...bütün yurtta ve yurtdışı temsilciliklerimizde coşkuyla kutlandı” formülü gibi, bu da resmî bir klişe. Yavan ve yorgun bir kalıp. Düşünmeden, otomatik bir refleks halinde tekrarlanıp duruyor.

 

Saygı, sevgi, özlem. Bir tarihçi olarak, neresindeyim bu olayın? Saygı duyuyorum, kuşkusuz. Mücadeleciliğine, önderlik yeteneklerine, siyasî realizmi ve pragmatizmine; zamanının uluslararası güç ilişkilerini iyi ölçüp biçmesine; (Enver gibi Orta Asya’da olmadık Turancı hayaller peşinde koşacağına) fizibilitesi olan biricik mütevazi savunma projesinin başına geçip, imparatorluğun enkazından, yokolma noktasına gelmiş bir istiklâli kendi bünyesinde yeniden tanımlayarak pekiştiren bir cumhuriyet çıkarmasına; özetle, eylemine saygı duyuyorum.   

 

Tarihteki önemli politikacı ve devlet adamlarından, büyük liderlerden biri olduğu kanısındayım. Ama bu cümle, sadece dünya tarihindeki yerini tanımakla kalmıyor; aynı zamanda biricikleştirmediğimi; nevii şahsına münhasır (sui generis) görmeyi reddettiğimi de yansıtıyor. Dahası, her şeyini ve her yaptığını beğenme ve onaylamamın söz konusu olmadığını da imâ ediyor. Şu “büyük lider” lâfı dahi sırf bir övgü, yüzde yüz bir aklama değil benim için. Çünkü bir kere, liderlik için ne kadar iddialı, benmerkezci, mütehakkim, sırf “gaye”ye odaklanmış ve icabında bütün insanî özelliklerinden arınıp başka herkesi çiğneyip geçmeye hazır bir kişilik gerektiğini az buçuk biliyorum artık (ve bu tablodan, âşikâr ki pek de hoşlanmıyorum). Ona bakarsanız, İskender, Sezar ve Augustus da Hegel’in “tarihsel birey”lerinden benim için (world-historic individuals). Keza II. Mehmed (Fatih). Keza Robespierre ve Saint-Just. Napolyon, Bismarck ve Churchill. Keza Marx, Lenin ve Mao. Hepsini önemsiyor, hepsine derece derece saygı duyuyor -- ve aynı zamanda, eserlerine, maddî-manevî miraslarına, onların büyüklüğü uğrun ödenmiş ve ödenecek insanî bedellere hayli eleştirel bakıyorum.   

 

Dolayısıyla sevgi veya sevmek bile hayli şüpheli hale geliyor benim için. Bir kere, etrafında inşa edilen (ve Tek Parti’sinin de, Tek Adam’lığının zorunlu uzantısı olan) kişi kültü giriyor, bireysel gerçekliği ile arama. Oysa kişisel trajedisini, yalnızlığını, karakterinin “kendi kendinden nefret” (self-hatred) boyutunu ( içinden çıktığı toplumun “geri”liği ve “ilkel”liğine duyduğu tepkiyi), ama yönetmek uğruna durumu ve kendi kendisini de idare etmek (ele vermemek) zorunda kalması ve bunun müthiş bir irade sarfıyla üstesinden gelmesini; örneğin aslen modernist ve ancak ikincil olarak Türkçü-milliyetçi olduğu halde, organik bir ilişkisi pek olmayan Türk milliyetçiliğine (aynen dine olduğu gibi) hesaplı bir reelpolitik’çilikle yaklaşabilmesini; adı üstünde, bir Millî Mücadele’nin  ve ardından ulus-devlet kurma sürecinin üzerinde oturuyor olmasının gerektirdiği kadar milliyetçi olabilmesi ve fakat o milliyetçiliğe mevcut (Osmanlıcı, hattâ İttihatçı) ana mecrasının dışında (muhayyel Orta Asyacı) kılıklar giydirmeye kalkabilmesini; belki içinden yükselen başka bazı sesleri de zorla zaptedip (bilinçaltına değilse de) hayli aşağılara itebilmesini; en son Vahap Coşkun’un tekrar hatırlattığı gibi (bkz Serbestiyet, 11 Kasım), hem 1930 yerel seçimleri için “Partimiz kazanmıyor; idare, polis ve jandarma partisi kazanıyor. Memleket rejiminin selameti bu yoldaki politika kazançlarında olmaz” diyebilmesini ve hem de Serbest Fırka’nın ezilmesine soğukkanlılıkla, bile bile onay verebilmesini… anlayabilirdim, anlayabilirim sanıyorum. Bazen, başbaşa otursak konuşabilir, tartışabilirmişiz gibi bir yanılsamaya dahi kapılıyorum bu yüzden. Ama açılır gibi olan bu küçücük pencere, (en yakın arkadaşları dahil) eleştiren veya muhalefet edenlere sonunda neler yaptığını hatırladığımda kapanıyor derhal (iktidar hırsının ruhunu kötürüm ettiği böylelerini yakından tanımak gibi bir bahtsızlığım oldu, çok daha küçük ölçekte). Belki (bazı yönleriyle) gerçekten sevgi isteyebilecek özel kişiliği gidiyor; sadece itaat ve sadakat isteyen kamusal kişiliği geliyor. Her yerdeki resimleri geliyor, heykelleri geliyor, törenselliği geliyor, “Ulu Önderin sözleri” geliyor. Auden, Yeats’in ölümü üzerine yazdığı şiirde “hayranlarına dönüştü” (he became his admirers) demişti, bir de “ölenin sözcükleri / yaşayanların bağırsaklarında değişime uğrar” (The words of a dead man / Are modified in the guts of the living). Bir vakitler yaşamış gerçek bir insan olarak Mustafa Kemal’in (1881-1934) veya sonraki adıyla Atatürk’ün (1934-38) de başına aynı şey geliyor. Kendisi gidiyor; Atatürkçüler kalıyor. Hem de, Can Dündar’ın (sonraki yıllarda giderek irtifa kaybedip FETÖ darbeciliğinin bir enstrümanına dönüşmesinden önce) 2008’de çektiği Mustafa filmine dahi, tam da sathın altındaki bu özel kişilik biraz olsun sezdirildiği için tahammül edemeyen fetişist, putperest Atatürkçüler kalıyor.    

 

Sonunda, özlem tümüyle imkânsız hale geliyor. Evet, Kemalist Devrim ilerletti Türkiye’yi. Bazı kapıları açtı -- ama başka bazı kapıları kapattı aynı zamanda. İlerlemeyi moderniteye, “muasır medeniyet seviyesi”ne yetişmeye indirgedi. Başka bir deyişle, modernizasyon kapısını açtı, demokrasi kapısını kapattı. Nesini özleyecek mişim? Tek Parti rejimini mi? Takrir-i Sükûn kanununu mu? İstiklâl Mahkemelerini mi? Vicdan özgürlüğü diye bir şey bırakmayan, Müslümanları kamusal alanın dışına iten otoriter laikliği mi? Türk Tarih Tezini mi? Güneş-Dil Teorisini mi? Öztürkçeciliği mi? Dersim “Kürt tedibi”ni mi? Jandarma ve tahsildar zulmünü mü? Derece derece “halaskâr Gazi”leşmesi, “Büyük Kurtarıcı”laşması, “Ulu Önder”leşmesini mi?   

 

Başkaları özlüyorsa, bunları özlüyor korkarım. Bende ise hayır, böyle makro bir Stockholm Sendromu yok maalesef; kesinlikle özlemiyorum, kendisini de, dönemini de. Kemalizme de, neo-Kemalizme de, Kemalistleşmeye de, başka her  türlü tek adamcılığa da karşıyım. Bütün kişi kültlerine karşı olduğum gibi.

 

Bu bağlamda, son bir not. Atatürk’le ve Atatürkçülükle uzlaşmak, deniyor. Daha çok erken. Türkiye henüz Atatürk’le ve dönemiyle ciddi bir hesaplaşma yaşamadı. Güncel siyasette uçuşşan (ve değişen) lâflardan bahsetmiyorum; sakin, ağırbaşlı bir tarihçilikten bahsediyorum. Hukuk ve politika tarihe ve genel olarak bilim alanına müdahaleyi sürdürürken, 5186 sayılı Atatürk’ü Koruma Kanunu varken, zordur ama imkânsız değildir, böyle bir tartışma ve hesaplaşma. Tersine, belki en fazla bu yüzden zorunludur. Bu yapılmadıkça ve zihinsel planda gerçek bir mıntıka temizliği gerçekleşmedikçe, yeni ve eleştirel bir toplumsal konsensüs oluşmadıkça, “Atatürk’le uzlaşma” veya “Atatürk’te uzlaşma” ancak yeni ve periferiden gelip umut vâdeden siyasî akımların da sonunda gidip eski resmî ideolojiye iltihak etmesi anlamına gelir. 

 

En kötüsü şu ki, böyle bir ideolojik teslimiyet (Kemalist ve ulusalcılarla ittifak yoluyla) yeni yeni darbe girişimleri tehlikesini azaltmaz; aksine, darbeciliğin de, bütün diğer “haklı şiddet” veya “devrimci şiddet” inanışlarının da yeniden canlanmasına çanak tutar.  Bu konuyu orasından burasından kuşatan bir dizi bildiri verdim (veya konuşma yaptım) son yıllarda. Hatırlayabildiklerim, (1) Atina 2014: Falling in (and out of) Love with Revolution (Devrime Âşık Olmak ve Devrimden Soğumak). (2) 7 Aralık 2016: Muhafazakâr Düşünce dergisinin Ankara sempozyumuna sunuş. (3) 11 Aralık 2016: TBMM Darbe Araştırma Komisyonu’nun İstanbul’daki “Müzakere” toplantısına sunuş. (4) 29 Mart 2017: TÜBA Akademi Konferansları dizisinde, “Devrim ve Darbe Üzerine Aykırı Düşünceler.” (5) 3 Kasım 2017: İ.Ü. Hukuk Fakültesi’nin Yedinci Uluslararası Suç ve Ceza Filmleri Festivali’ne eşlik eden Akademik Program’da sunulan tebliğ, “Darbelerin ve Terörün İdeolojik Kutsanma Mekanizmaları.” (6) 7 Kasım 2017: Türk Tarih Kurumu’nun Tarih Müdredatı Çalıştayı’na sunulan tebliğ, “Devrimi ve Devrimciliği Kutsmamak.”

 

Belki bunları da yayınlarım peyder pey. Umarım. Fakat şimdilik diyeceğim, Mustafa Kemal/Atatürk ve Kemalist Devrim tartışması, sırf tikelci, Türkiye özelinde bir tartışma olamaz. Tarihte devrimlere, getirdikleri ve götürdüklerine, özellikle Marksist devrim teorisinin ve aynı zamanda “teorik devrim”lerin sorunlarına ilişkin, çok daha kapsamlı ve bu konudaki dünya tarihçiliğinin “farkında” bir tartışmayla elele yürümek zorunda.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(12)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

celal12.11.2017 19:16:56
Aklını kullanma cesareti göster diyen aydınlanma filozofu Kant,ve bizim ülkemizde yapıldığı söylenen aydınlanma devrimi! Kişi kültü,zihni efendilerden kurtar yetkin akla sahip ol manasında ergen akıldan söz eden aydınlama ile bizim aydınlanma devrimizin benzeşen bir yönü var mı? Neyin aydınlığı aydınan kim aydınlatan kim? Errik Hoffer 70 yıl önce yazdı kesin inançlılar kitabını,dünya rasyonel akıl,röletizim dedi sonra eleştiri oklarını bu kavramlarada yöneltti.Pozitizmin akıbetin malum ama biz 1925-1935 li yılları özlemle ve hasretle anıyoruz.Çağdaşlık adına kerameti kendinden menkul böbürlenmelerle.Peygamber bile beşer olduğunu sürekli vurguluyor ama onu yolundan gidenler kişileri kutsallaştırmada bir behis görmüyor. Samiri mantığı sadece Samiriye mi aitti?
Ferit12.11.2017 21:07:15
"Bu bağlamda, son bir not. Atatürk’le ve Atatürkçülükle uzlaşmak, deniyor. Daha çok erken. Türkiye henüz Atatürk’le ve dönemiyle ciddi bir hesaplaşma yaşamadı." İşte bütün mesele burası..! Halil bey kaleminize yüreğinize sağlık..
Çerkez Ethem13.11.2017 01:19:23
Bizlerde özlemiyoz kesinlikle...kendisinide ...döneminide...
inci candan13.11.2017 10:09:30
özlemeyebilirsiniz, anmayabilirsiniz elbet. Tanrı''ya bile inanmayan özlemeyen, O''nu bile sevmeyen var. Size ve onlara herhangi bir şey deme hakkı yok kimsenin. Ama Tanrı''nın, inanmayan ve sevmeyenlerine biraz müstehzi biraz da acıyarak baktığını düşünüyorum.. Mustafa Kemal''in ruhunun da size öyle baktığını düşündüğüm gibi. saygılar sayın Berktay
m.özdemir13.11.2017 15:28:34
Zaten inancsiz birisinin Tanri`yi sevmek ya da sevmemek gibi meselesi olmaz,Sayin Inci Candan !tsk
Burak Demirtaş14.11.2017 10:55:37
Ayrıca sizin gibi Atatürk müminlerinin de Atatürk cennetindeki yeri hazır tabii.
Sermest14.11.2017 12:06:05
Bi tanrılaştırmadığınız kalmıştı.
Serdar15.11.2017 11:10:29
Mantık kuralları uygulandığı zaman yukarıdaki paragraftan şu sonuç çıkıyor: ''Mustafa Kemal"in ruhu'' = ''Tanrı''. Modelde bir sıkıntı var galiba.
Berk14.11.2017 15:06:52
Her zamanki gibi çok güzel bir yazı.
harun15.11.2017 08:39:56
devrimler tarihini okurken cemiyetin açık toplumlaşmasına hizmet eden yani yukarı yönlü kırılmalar, bir de kültlerle ayakta duran aşağı çökmeler olarak okumak lazım yani değişimin böyle hızlandığı zamanların çok farklı sonuçları var. Sizi duvara çakan çivi yukarı çıkıyorsanız engel, aşağı düşecekseniz kurtarıcı gibi geliyor... bağımısız tarih yazımına pek çok ihtiyaç var... 19. yüzyıl için bir ders kitabı metni hazırlasanız hocam, an gelir inkılap tarihi dinler tarihi kapsamına alınır ihtiyaç olur :)
15.11.2017 11:42:27
Kardeşler, 3-5 satırlık yorumumla bendeniz hakkında nasıl da fazla fikir edinmişsiniz. Ne Atatürk mü''mini olduğum kalmış ne Atatürk''ü tanrılaştırmış olmam. Kendinize insaf edin ey kardeşler. kendinize zulmetmeyin. Zannın , emin olmadan zannetmenin , zanda bulunulana değil zannedene zararı dokunur.Kulun indinde iyi miyim kötü müyüm önemsemem, sadece Allah indinde nedir değerim ? diye sorarım ve bunu ne siz bilirsiniz ne ben. Hodafız kardeşler
nazmi uçkan17.11.2017 23:45:49
yakın tarih bize yakınmı?mesela istiklal harbi sonrası mübadele niçin yapıldı,bilen varmı?kurtuluş savaşından sonra anadoluya geldikleri için,yunana tek kurşun atmaları sözkonusu olmayan mübadiller;kamuya yerleştirilerek cumhuriyetin nimetlerine konarken,istiklal harbininin külfetini yüklenen anadolu insanı sırf bir askerin siyasi fikirlerine katılmadı diye hain ilan edilip darağaçlarında sallandırıldı?