Galip Batının hubris’i (ve sonuçları)

Irak örneğinde, kasıtlı bir rejim değişikliği müdahalesine Birleşmiş Milletler seyirci kaldı. Buna karşılık bir dizi “Batı ötekisi,” kendini kollektif güvenlikten yoksun hissedip, Saddam benzeri bir kadere maruz bırakılma ihtimaline karşı savunmaya çekildi. Post-komünist milliyetçiliğin yeni ve tamamen pragmatik bir dalgası yükseldi. Bir dizi Asya-Afrika lideri, içe kapanıp evrensel hukuk normlarını hiçe sayabilmek için kalkan niyetine iyice ucuzlamış bir anti-emperyalizm retoriğine sarıldı.

19.08.2019 10:22
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[17-18 Ağustos 2019] Eski Sovyet nüfuz alanı bu şekilde çöker, dağılır ve demokrasiyi yaşayamadan (yaşatamadan) başka bir şeye dönüşürken, Batı ve özellikle Amerika ilk ağızda bir zafer hissine kapıldı. Francis Fukuyama gibi bazı çok sığ liberaller (bundan böyle liberal kapitalizmin herhangi bir sistemik muhalefet ve alternatifle karşılaşmayacağı anlamında) “tarihin sonu”nu dahi ilân etti. Samuel Huntington gibi muhafazakâr realpolitik’çiler ise “bir sonraki düşmanı” aramaya koyuldu -- ve İslâmın şahsında “bulduk” dedi. Huntington ve takipçileri, Batının karşısına dikilen öyle birleşik bir İslâmiyetin (veya 20.-21. yüzyıllarda hâlâ geçerli bir İslâm medeniyetinin) mevcut olup olmadığına, ya da her soruya hep Batının tersi cevaplar verip vermediğine bakmadı bile. Kestirmeden öyle olduğunu ve dolayısıyla kötü olduğunu, düşman olduğunu kabul ve ilân etti. Bu da berbat bir “kendi kendini doğrulayan kehanet” anlamına geldi.

 

İşin özü şu ki, yöneticileri ve bir kısım aydın-danışmanlarıyla ABD, muazzam bir kibirle yaklaştı komünizm sonrası dünyaya. Meselâ 1861-65 İç Savaşı sona ererken Abraham Lincoln’ün sergilediği (daha önce, 15 Temmuz darbesinin yarattığı “devrim sonrası” durum bağlamında AKP’ye boş yere itidal dilerken işaret ettiğim; bkz Serbestiyet, 30 Eylül 2016) türden bir cömertlik ve bağışlayıcılığa zerrece erişemedi. Tersine, artık dünyanın tek hâkimi benim; hiçbir pazarlık ve uzlaşmaya ihtiyacım yok; ister Yeni Dünya Düzeni, ister Büyük Ortadoğu Projesi, istediğimi kendi başıma yaparım; var mı bana yan bakan… havasıyla yalın kılıç daldı, aslında çok karmaşık, çok girift, çok dikenli realitelerin içine. Önümüzdeki otuz kırk yılda azalması kaçınılmaz olan ucuz fosil yakıtı (petrol ve doğal gaz) kaynaklarına toptan el koymaya kalktı, İsrail’in ellerini ovuşturan sinsi desteğiyle ve Suudi Arabistan üzerinden. Artık Sovyet desteğinden yoksun kalan bir kısım “solcu” (?) Arap diktatörlüklerini, kendine kolay hedef seçti. Saddam’ın kendi deliliği de çanak tuttu neo-con’ların habis heveslerine. Gitti, Büyük Arap Milliyetçiliği (Arap megali idea’sı da diyebiliriz) uğruna Kuveyt’i işgal etti. Karşılığını 1990-91’de Birinci Körfez Savaşı’yla aldı.

 

Derken, Fransız Devrimi’nden sonraki Restorasyon döneminde fazla boğulan radikal akımların, hele 1848-50 yenilgisinden sonra iyiden iyiye küçük, konspirativist örgütlenme ve eylemlere yönelmesinin bir benzeri yaşanmaya başladı. “Devrimci şiddet” kavramı zaten adım adım parçalanmakta ve çürümekteydi, 1970’ler ve 80’lerde. Geçmişin buna cevaz verebilecek üç büyük dâvâsının, yani (a) sosyalist bir işçi devrimi beklentisinin; (b) sömürgeciliğe karşı millî kurtuluş savaşlarının; (c) Faşist ve Nazi işgaline karşı direnmenin… artık tarihsel zemini kalmamıştı (bunu 2007 sonbaharından bu yana, tek tek referans veremeyecek kadar çok yazdım; beni ancak hepsini bir kitap halinde derlemek kurtarabilir). Fakat 21. yüzyılın başlarında söz konusu “haklı savaş” takıntısının en aşırı biçimi, tam da Huntington’çıların istediği gibi, maalesef İslâmcılığın bir kanadından, Selefilikten, İbn Teymiyye yorumundan fışkırdı. Filistin zaten kanayan yaraydı; İsrail’in temeldeki haksızlığı (nakba) ve her yeni mütehakkim, tek-yanlı tasarrufu, karşılığında çaresizlikten kaynaklanan (veya çaresizlik kılıfı giydirilen) başka öfke ve intikamcılıkları besliyordu.

 

Bir an geldi; öyle tek bir Filistin dâvâsı etrafında değil, Batıyı toptan hedef alan bir “cihad” dâvâsı etrafında, çok daha kapsamlı savaş örgütleri ve liderlikleri sahneye çıktı (Taliban, El Kaide, en son IŞİD). Doğru nerede? Burada doğru yok ki artık. Birikmiş kinler. gözünü kan bürümüş militan örgütlere kanalize oldu. Bir noktada El Kaide sivil, sıradan Amerikan halkına saldırdı ve 9/11’i gerçekleştirdi. Dünyanın önünde ansızın benzersiz bir kuyu, bir meçhuller diyarı, bir kara delik açıldı. Teknoloji de yardım etti. 16. yüzyılda Ortadoğu’da ateşli silâhların yaygınlaşması, (Osmanlı taşrasında topluca Celâlîler diye adlandırılan) alternatif şiddet odaklarının türemesine yol açmıştı (bkz Halil İnalcık’ın 1978 tarihli şu önemli makalesi: “The Socio-Political Effects of the Diffusion of Firearms in the Middle East”). Gene aynı bölgede, Ortadoğu’da, benzer bir sonuç son otuz yıldır yaşanmakta. İsrail-Filistin çatışma alanında zaten büyük bir silâh yığınağı vardı. Önce Sovyetlerin dağılması, sonra ABD’nin Irak ordusunu ve hemen bütün Batılı müttefiklerin elbirliğiyle Libya ordusunu çökertmesi, çok daha büyük cephaneliklerin her çeşit örgütün eline geçmesine yol açtı. Vekâlet savaşları bu trendi iyice hızlandırdı. Faraza İran (Hizbullah benzeri) Şii örgütlerine, Suudî Arabistan kendine yakın gördüğü militan Sünnî örgütlere, ABD bazı milliyetçi Kürt örgütlerine yaygın lojistik destek sağlıyor. Hepsi bir arada, giderek genişleyen silâh dolaşım mecralarına kanalize olmakta. Nitekim bu silâhlar Afganistan’da 2001’den, Suriye’den 2011’den, Yemen’de 2015’ten beri devam eden savaşlarda kullanılıyor; bir yerden çıkıyor başka bir yere giriyor; bir ara IŞİD’in eline geçiyor, sonra IŞİD’in merkezî güçleri dağıtılınca kimbilir başka kimlerin elinde kalıyor, nerelere ulaşıyor… Üzerine bir de dijitalleşmenin ve internetin yepyeni olanakları binmekte. Şu tesbite katılırım: İleri geri “terör” deyip durduğumuz şey, yeni bir savaş biçimi artık. 19. yüzyıldan beri tanık olduğumuz diğer düzensiz savaş biçimlerinin: gerilla savaşının, partizan savaşının vb bir bakıma doruğu. Düzenli orduların birbiriyle savaşmasının temel ünitesi olan “muharebe” (battle) devreden çıkıyor. Öyle birkaç kesin sonuçlu imha muharebesi kazanıp, bir savaşı kolay tarafından sona erdirmek mümkün değil, 21. yüzyıl başlarında.  İşte bakın, Afganistan’daki savaş, Amerika’nın 2001’de giriştiği işgalden bu yana, tam 18 yıldır sürüyor. 2001-2014 arasında Kalıcı Özgürlük Harekâtı (Operation Enduring Freedom), 2015’ten beri de Özgürlük Nöbetçisi Harekâtı (Operation Freedom’s Sentinel) adını taşımakta. Bu başlıklar sanki alay ediyor, insanların aklıselimi ve vicdanıyla. Vietnam’dan da büyük bir batak. Orada, zaferin de yenilginin de belirli, anlaşılır bir tanımı vardı. Burada yok. Ve ufukta hiçbir çözüm gözükmüyor. Kabil’de daha dün bir intihar bombacısı, bir düğünü hedef aldı. Neden? Düğün sahipleri Şii diye. Erkekler bölümüne girdi. Sonuç yeni bir kan banyosu. (Şimdilik) 63 ölü, 180 küsur yaralı. Kimin hesabına yazmalı?

 

İşin bir diğer boyutu, uluslararası ilişkilerin genel durumu. 11 Eylül 2001 saldırıları üzerine George “W” Bush “teröre karşı savaş” ilân etti etmesine. Obama da sürdürdü. Ne oldu? Önce bir dizi yalan imal edildi, Irak’a dair. Saddam Hüseyin (a) El Kaide ile ilişkide ve 9/11’in içinde (Türk hukukunun son yıllardaki gelişimini öngörebilseler, daha bulanık, ne idüğü belirsiz bir ifadeyle “iltisaklı” demeleri gerekirdi); (b) “kitle imha silâhları”na (WMD) sahip ve (c) komşuları üzerinde sürekli bir tehdit… gibi gösterildi. Hepsi uydurmaydı, gerçek dışıydı. Ama ABD bu temelde gitti, 2003’te egemen bir ülkeyi istilâ ve işgal etti. Sonra da Cheney ve Rumsfeld’ler bunu savundular, hiç utanmadan. Her şeye rağmen “Saddam gibi bir diktatörden kurtulmak” iyi ve doğru oldu dediler. Böylece uluslararası hukukun beli kırıldı bir bakıma. Gücü yetenlerin, seçilmiş hedeflere aslında sırf rejimini değiştirmek için müdahale etmesi meşru sayılmış oldu.

 

Birleşmiş Milletler sustu, seyirci kaldı. Buna karşılık, o kadar da demokratik sayılamayacak bir dizi “Batı ötekisi,” kendini kollektif güvenlikten yoksun hissedip, Saddam benzeri bir kadere maruz bırakılma ihtimaline karşı savunmaya çekildi. Bu savunmanın hem maddî, hem manevî katmanları oluştu. Bir yandan, geçmişte azgelişmiş dediğimiz ülkeler, aradaki farkı kapamasalar da hatırı sayılır bir askerî-bürokratik yetkinlik kazanmıştı. Kimisi silâh sanayisi açısından dışa bağımlılığını azaltmış; Büyük Devletlerle düzenli savaş verecek kadar olmasa da, olur olmaz tecavüz veya darbe girişimlerine karşı canını çok pahalıya satacak bir kapasiteye ulaşmıştı. Diğer yandan, kısa vâdede bu direnç ideolojik faktörlerle de güçlendi. Batının bir kesimi demokrasiden vazgeçer, hak ve özgürlükler konusunda çifte-standartlılaşır, dolayısıyla ahlâkî üstünlüğünü yitirmeye başlarken, zıddında daha yüksek bir ahlâk değil, post-komünist milliyetçiliğin belki üçüncü ve öncekilerden de pragmatik, daha bile oportünist bir dalgası yükseldi. Öncelikle bir dizi Asya ve Afrika, daha az da olsa Latin Amerika lideri (Venezuela’da Chavez ve sonra Maduro; Filipinler’de polise yargısız infaz emri verecek, hattâ kendisi geçmişteki bu tür cinayetleriyle övünecek kadar fütursuz Duterte ve benzerleri), kendi küçük beka dâvâları peşinde, içe kapanıp evrensel hukuk normlarını hiçe sayabilmek için kalkan olarak gidip iyice ucuzlamış ve yavanlaşmış bir anti-emperyalizm retoriğine sarıldı. Dolayısıyla Donald Trump, o garip işadamı kabalığı, daha önce kimsenin benzeri görmediği yontulmamış utanmaz terbiyesiz küstahlığına karşın, kolay yola getirilemez bir dizi kafa tutuş ile yüz yüze geldi. Ne onu, ne diğerlerini beğendiğimden değil. Objektif durum böyle. Norm ve normal diye bir şey kalmadı. Dış politikalar alabildiğine istikrarsızlaştı. Trump’ın, ABD’nin eski hegemonik konumundaki aşınmayı sırf silâh ve savaşla telâfi edebileceğini sanması, bu arada (hele Çin’in yükseldiği ve Rusya’nın da toparlandığı koşullarda) Amerika’nın askerî gücünün sınırlarını tamamen yanlış okuması, sağa sola gerçekleştiremeyeceği tehditler yağdırması ve sonra (Kuzey Kore örneğinde olduğu gibi) bu blöflerden hayli komik biçimlerde rücu etmek zorunda kalması, Yeni Dünya Düzensizliğini her geçen gün daha vahim boyutlara taşıyor.

 

Özetle, Amerika inanılmaz çapta bir hubris hatâsı işledi 1990’dan sonra. Hemen her şeyi yanlış yaptı. Sovyetler çökerken Gorbaçev’i desteklemedi -- ve karşısında Putin’i buldu. Ortadoğu’ya aklınca kendi istediği düzeni dayatmaya kalktı -- ve karşısında bir türlü diş geçiremediği, nükleerleşmesi kaçınılmaz gözüken İran’ı buldu. “Teröre karşı savaş” dedi -- ve karşısında paramparça bir Irak ile büyük ölçüde Rusya’nın nüfuzuna girmiş bir Suriye buldu. Bunlar artçı şokları dalga dalga yayılan ve bbir türlü dinmeyen depremler. Hepsi sonunda gelip ülkelerin iç işlerine, yönetişimlerine, politik rejimlerine yansıyor. Bazı bakımlardan 1920’ler ve 30’ları andırıyor dünyanın hali. Batıyoruz ve kimse farkında değil. Kimse aldırmıyor.

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.