Böyle bir medya, böyle bir Türkiye

Bir noktada, “bir reklam arası verelim, belki siz de biraz sakinleşirsiniz” dedi son derece sakin dâvetlisine. İmamoğlu’ndan ise gülerek “Ben gayet sakinim, ama galiba sizin sakinleşmeye ihtiyacınız var, belki dışarı çıkıp bir sigara içmek isteyebilirsiniz” kabilinden son derece alaycı bir cevap aldı ve ne diyeceğini bilemedi, darmadağın oldu.

25.03.2019 12:08
Halil-Berktay
Yaşarken ve Okurken
yazarlar@serbestiyet.com
@HalilBerktay

 

[25 Mart 2019] Jacinde Ardern 1980 doğumlu, 38 yaşında. Geçtiğimiz hafta boyunca  Serbestiyet’te Yıldız Ramazanoğlu, Alper Görmüş, Güzin Sarıoğlu ve Yıldıray Oğur (iki kere), döne döne yazdılar. Ben de üç haftadır aşırı yoğunluk nedeniyle yazamazken, ancak dün değinebildim. Bu genç kadının inceliği, medenî cesareti, kararlılığı ve fazileti,  dünyanın Trump’larına ders olmakla kalmadı. Türkiye hükümetini de kontrpiyede bıraktı. İktidarın ilk refleksi, gene Batıya yüklenmek ve ne olursa olsun Batıya yüklenmek yönünde tecelli etti. Yeni Zelanda halkı ve hükümetiyle kucaklaşıp, onların tavrını selâmlamak ve dünyaya örnek göstermek yerine, “beka” ideolojisinin dikte ettiği reflekslere boyun eğildi; 50 Müslümanın vahşice katledilmesi ile (hazır 18 Mart’ın yıldönümü de gelmişken) 1915’de Çanakkale’deki ANZAC birlikleri arasında fazla kolay ve ucuz bir paralellik kuruldu. Teröristin üzerinden Avustralya ve Yeni Zelanda hükümetlerine “sıkıysa gene gelin” demeye getirildi. Oysa ne 1915’te kendi istek ve iradeleriyle gelmişlerdi (Britanya İmparatorluğu’nun bir parçası, yani kendileri de emperyalizmin kurbanıydılar), ne de bugün herhangi bir emperyalist, kolonyalist, yayılmacı, saldırgan veya İslâmofobik nitelikleri vardı. Her bakımdan çok ama çok hatâlıydı, terörist ve ideolojisi yerine iki hükümeti hedef almak. Fahrettin Altun’un sonraki “yanlış anlaşıldı” açıklaması da, Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın Washington Post yazısına eklenen son cümle de (bkz Alper Görmüş, 21 Mart 2019) durumu pek telâfi edemedi. Çok acele sallanan sertlik ve hamaset yumruğu sonuçta boşa sallanmış ve İslamofobiye karşı geniş bir cephe içinde yer alma fırsatı kaçırılmış oldu.

 

Geçelim. Jacinde Ardern’in örnek davranışlarından biri, kendini, eylemini ve ideolojisini dünya çapında  lânse etmek ihtiyacında olduğu görülen teröristin bu tuzağına düşmemek için, katilin adını ağzına almayacağını açıklamasıydı. Beni de ciddî surette düşündürdü bu tavır. Acaba çeşitli tartışmalarda isim vermekle hatâ mı ediyorum, kötülüğe çok batmış bazı kişilere karşı? Bu, aslında son derec önemsiz, son derece vasat (Eichmann anlamında vasat?!)  insanlara zerrece hak etmedikleri payeler bahşetmek gibi mi oluyor? Psikolojide “Herostrat kompleksi” diye bir kavram var. Efesli Herostratus’un, sırf ün kazanmak, tarihe geçmek uğruna İÖ 356 yılının 21 Temmuz günü Artemis Tapınağı’nı kundakladığı kabul edilir. (Fakat internetteki bazı yanlış bilgilere dikkat: bu, Efes’in tanrıça Artemis’e adanmış tapınaklarından, Sidonlu Antipater’in listesine göre “Dünyanın Yedi Harikası” içinde yer alan üçüncüsü ve en muhteşemi değildir aslında. Yapımına İÖ 550 civarında başlanan ve Lidya kralı Krezüs tarafından finanse edilen ikincisidir. Üçüncüsünün yapımı ise Herostratus’un çıkardığı yangından sonradır.) Öyle veya böyle; Herostrat gibi daha kimbilir kaç hasta ve habis tip var etrafımızda? Belki de onları sevindirmemek lâzım, eleştirmek bağlamında bile olsa adlarını anmayarak.

 

Ben de bir ilk deneme olarak, en azından bu yazıda riayet etmeye çalışacağım, Jacinde Ardern’den öğrendiğim ilke veya kurala. Şöyle: 19 Mart Salı gecesi adı bende mahfuz bir kişi, CHP’nin İstanbul Büyükşehir Belediye başkanı adayı Ekrem İmamoğlu’nu, gene adını vermeyeceğim bir televizyon kanalındaki programına dâvet etti. Zaten gıcık, küstah, saldırgan üslûbuyla maruftu. Buna bir de gerçek veya doğru haber kavramlarını hiçe sayan amoral, ahlâk dışı (doğru kavram bu: ahlâksız değil ahlâk dışı) Makyavelizmi eşlik ediyordu. Nitekim yönettiği gazetesini, adı anılmaması gereken bir başka çirkin ve uğursuz Voldemort’un telkinleri doğrultusunda, Hrant Dink’i en yakın arkadaşı Etyen Mahcupyan’ın öldürtmüş olabileceği tezviratına âlet eden, bu su katılmadık saçmalığı günlerce manşetine taşıyan da o olmuştu.

 

Bu sefer de hayal kırıklığına uğratmadı kimseyi. Gazeteci değil iktidar militanı kimliğiyle sürekli saldırdı ve misafiriyle doğru dürüst konuşmaya değil, misafirini provoke etmeye çalıştı. Zerrece başaramadı. Ekrem İmamoğlu soğukkanlılığını da, espri duygusunu da sonuna kadar korudu ve muhatabının acemi kavgacılığını tamamen boşa çıkardı. Dolayısıyla giderek sinirlenen ve kontrolünü yitirme noktasına gelen, bu tuhaf moderatörümüz oldu. Hattâ şöyle bir komiklik de cereyan etti bir noktada. “Bir reklam arası verelim, belki siz de biraz sakinleşirsiniz” dedi son derece sakin dâvetlisine. İmamoğlu’ndan ise gülerek “Ben gayet sakinim, ama galiba sizin sakinleşmeye ihtiyacınız var, belki dışarı çıkıp bir sigara içmek isteyebilirsiniz” kabilinden son derece alaycı bir cevap aldı ve ne diyeceğini bilemedi, darmadağın oldu. İnsanın, sataşacaksa, lâf atacaksa, gelebilecek karşılığı da tahmin edebilecek asgarî bir zekası olmalı.

 

Ama yok işte; yok, yok, yok; vermeyince Mâbut, neylesin Mahmut? Özetle, kendisi için tam bir fiyaskoya dönüştü,  sözümona sohbet programı. O kadar ki sosyal medyada, bırakalım CHP’lileri, çok sayıda AK Parti taraftarından da “pes artık, bu kadar da olmaz, faydası değil zararı dokunuyor” yollu çok sert eleştiriler aldı. Dahası, yukarıdaki bütün alıntıları mealen, ancak hatırımda kaldığı kadarıyla yazabiliyorum --  çünkü söz konusu tv kanalı bile o kadar tepki duydu ki söz konusu kişinin yaptığına ve sonucuna, her zamanki uygulamasının ve bütün kanallarca da mutad olanın aksine, bu sefer 19 Mart gecesi programını ve fragmanlarını yayın sonrası dolaşıma çıkaramadı.

 

Ne garip, hemen aynı günlerde (gene adını vermeyeceğim) bir başka televizyon kanalının (keza adını vermeyeceğim) bir muhabiri de, Ankara’nın bugün müzeye dönüştürülmüş bulunan eski Ulucanlar hapishanesinde gitti ve Deniz Gezmiş’in de asıldığı söylenen “üçayak” darağacı önünde kameraya poz verdi. Tamamen idam cezasının geri gelmesi ve kimlere uygulanması gerektiği üzerine dakikalarca konuştu. Hakkında müebbet hapis cezası olan, bu cezası yargı kararlarıyla kesinleşmiş (dolayısıyla değiştirilemeyecek) Abdullah Öcalan’ın mutlaka idam edilmesi zaruretinden başladı. Fethullah Gülen’e geldi. Oradan, Cumhur İttifakı’nın propaganda çizgisi doğrultusunda, CHP’nin gerek PKK, gerekse FETÖ gibi terörist örgütlere kol kanat gerdiği iddialarına geçti. “Türk kamuoyu Kılıçdaroğlu ve onun gibi diğer bazı siyasilerin de burada, bu darağacında idam edilmesini bekliyor, istiyor” gibi ifadeler içeren bir video çektirdi... ve yayınladı.

 

Bırakalım, söz konusu tv kanalının o çalışanını işten çıkarmasını ve savcılığın da hakkında soruşturma açmasını (ama nedense, ana muhalefet liderinin asılması kadar garabet bir öneri karşısında hükümetten hiçbir tepki, hiçbir kınama gelmemesini). Esas mesele şu ki, medya artık böyle bir medya. En çok beş altı yıl içinde bu noktaya geldik. 2013-2019. Nerede 2002-2011/12’nin, her şeyin tartışılabildiği özgürlük ortamı? Türkiye’ye, artık böyle bir medya reva görülmüş bulunuyor.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.