Ana SayfaYazarlarVatansız çocuklar...

Vatansız çocuklar…

 

Irk, milliyet, tabiiyet… Hemen hemen dünyadaki tüm insanların hayatlarına etkileri bakımından çok önemli, ancak sınırları, farkları belirlemek gibi bir hedefle yola çıktığınızda neredeyse altı tamamen boş kavramlar. Yapılan araştırmalar gösteriyor ki, ilk atalarımız Afrika’da ortaya çıkmış, oradan çeşitli yollarla dünyaya yayılmış. Durum büyük ihtimalle böyle. Yani hepimiz aynı ailedeniz.

 

Bugün bilim bize, nüfusun kategorilere bölünmesinin imkânsız olduğunu söylüyor. İnsan ırkı nosyonunun pek de kesin bir anlamı yok. Her insan, komşusu ile aynı tip genleri taşıyor.” (1)

 

Ancak bu olgunun tersine, bildiğimiz bütün versiyonlarıyla dünya tarihi ırk, milliyet, tabiiyet, soy, etnisite vb konularla ilgili büyük savaşlar ve insanlık facialarıyla dolu.

 

Einstein’ın aslında Alman vatandaşı, Hitler’in ise Avusturya vatandaşı olarak doğduğunu ilk öğrendiğimde şaşırmıştım. Üstelik ikisinin bir de ortak noktaları var: Einstein hayatının beş yılını, Hitler ise yedi yılını “haymatlos” olarak geçirmiş, yani vatansız.

 

1879 yılında doğan Einstein 1896 yılında, yani henüz 17 yaşındayken, Almanya’daki okullardaki militarizmden ve sert disiplin kurallarından hiç hoşlanmadığı, zorunlu askerlik yapmayı da istemediği için babasının onayıyla Almanya vatandaşlığından çıkmış, İsviçre vatandaşı olmak istemiş. Ancak 1901 yılına kadar İsviçre vatandaşlığı da almadığından arada geçen beş yıl boyunca “vatansız” statüsünde yaşamış.

 

Hitler ise, Alman vatandaşlığı hedefiyle, 1925’te kendi isteği ile Avusturya vatandaşlığından çıkmış, daha sonra 1932’de yapılan seçimlere Alman vatandaşı olmadığı için katılamaması tehlikesi doğunca, Brunswick’te hükümetin nasyonal sosyalist bir yetkilisinin katakullisiyle Alman vatandaşı yapılmış. Yani o da, yedi yıl boyunca Einstein gibi “haymatlos” olarak hayatını sürdürmüş ama sonunda da Alman vatandaşlığını “kapmış”.

 

“Haymatlos” sözünü ilk olarak İstanbul’da bir mekân ismi olarak duymuştum. Beyoğlu’nda, İstiklâl’in hâlâ İstiklâl olduğu yıllarda, yani 2000’lerin başında, büyük kapalı bir alanda kurulmuş canlı müzik de yapılan bir yerdi Haymatlos. Benim gittiğim bir kaç akşamda esas olarak rock çalınırken, araya davullar zurnalar da girmiş, sonunda içeride çalınan müzik tamamen türler dışı bir müziğe evrilmiş ve mekan koskocaman bir dans pistine dönüşmüştü. Çoğunluğu genç ve en azından birkaç farklı milletten olan müdavimlerin sanki gerçekten etnik kimliklerini ve tabiiyetlerini kapıda bırakıyorlarmış gibi bir izlenim bıraktıklarını düşünmüştüm. Neşe içinde, geniş bir yelpazeden enstrümanlarla çalınan müziklerle dans eden insanlar. Bu haliyle “haymatlos” olmak çok güzel bir duruma işaret ediyordu, hatta “dünyalı” olmak gibi bir şeydi.

 

Haymatlos, Almanca “heimatlos” kelimesinden dilimize okunduğu gibi yazılarak girmiş, Almancada “evsiz”, “yurtsuz” anlamına geliyormuş. Birleşmiş Milletlerin verilerine göre 2014 yılı itibarıyla dünyada 10 milyondan fazla haymatlos olduğu tahmin ediliyormuş. Özellikle Almanya’da, Yahudilerin önce 1933’te bir kısmının, daha sonra 1941’de ise kalan kısmının tamamının vatandaşlıktan çıkarılması dolayısıyla kelimenin kullanımı yaygınlaşmış.

 

Kısa bir parantez açarak şunu da hatırlatayım: Aynı dönemlerde genç Türkiye’de alınan son derece isabetli kararlarla, 1000’e yakını öğretim üyesi olmak üzere çok sayıda Yahudiye ülkenin kapıları açılmış. Alternatifleri çoğu zaman toplama kampları ya da ölüm olan bu kişilerin Türkiye’ye sığınmasında Einstein’ın Atatürk’e yazdığı bir mektubun önemli bir rolü olduğu da söyleniyor ama büyük ihtimalle bir “cumhuriyet efsanesi” ile karşı karşıyayız. Söz konusu haymatlos Yahudilerin özellikle üniversitelerin geliştirilmesi ve çeşitli bilim dallarının kurulması konularındaki katkılarının son derece kayda değer olduğu ise kesin bilgi.

 

Son yıllardaki en büyük haymatlos gruplardan birisi ise IŞİD bağlantılı insanlardan oluşuyor. Benim takip edebildiğim kadarıyla, bu konuda son birkaç aydan beri çeşitli mecralarda sık sık haberler yayımlanıyor. Burada tamamı Independent Türkçe’de yayımlanan üç haberden bahsedeceğim.

 

Birincisi 1 Mayıs 2019 tarihli “"İnsani saatli bomba": IŞİD topraklarında doğan 45 bin çocuk devletsiz-kimliksiz kaldı” başlıklı Bel Trew tarafından hazırlanan haber.  (https://www.independentturkish.com/node/26796/dünya/insani-saatli-bomba-işid-topraklarında-doğan-45-bin-çocuk-devletsiz-kimliksiz-kaldı) Haberde IŞİD’in en güçlü olduğu dönemde Irak’ın yaklaşık üçte birini kontrol altında tuttuğu, bu dönemde örgütün bir devlet olma iddiasıyla kendi bürokrasisini oluşturduğu, bu kapsamda doğumların, ölümlerin ve evliliklerin de artık olmayan bu “devlet” kayıtlarında kaybolup gittiği anlatılıyor. Dolayısıyla 45 bin çocuğun doğum belgelerinin olmadığına, ailelerinin IŞİD’li olduğu var sayımıyla bu çocukların Irak yönetimi tarafından da vatandaş kabul edilmediklerine dikkat çekiliyor. Bir çocuğun resmi belgelerinin olmaması eğitim ve sağlık gibi imkânlardan da asgari düzeyde bile olsa faydalanamaması anlamına geliyor.

 

“Norveç Mülteci Konseyi Genel Sekreteri Jan Egeland konuya ilişkin yaptığı açıklamada, “Çocuklar akrabalarının işlediği suçlardan dolayı sorumlu tutulamaz. Ancak yine de birçoğunun Irak vatandaşı olarak temel hakları yok sayılıyor. Olası bir insani saatli bomba ile karşı karşıyayız. Bu çocukların tıbbi hizmetlerden yararlanmasına ve eğitim almasına izin vermek, kısacası var olma haklarını sağlamak, onların ve ülkenin geleceği için sürdürülebilir bir gelecek yaratmanın anahtarı. Eğer bir toplum, içinde devletsiz çocuklardan müteşekkil bir nesle izin veriyorsa huzura eremez” dedi.”

 

23 Mayıs 2019 tarihli, Richard Hall tarafından hazırlanmış “BM: Suriye’deki yabancı IŞİD militanlarının çocukları “dünyanın en savunmasızları arasında” ve bu çocuklar ülkelerine geri getirilmeli” başlıklı ikinci haberde 20 bini Iraklı, 9 bini ise Avrupalı olmak üzere yabancı uyruklu IŞİD mensuplarının Suriye’deki kamplarda tutulan 29 bin çocuğundan bahsediliyor.

(https://www.independentturkish.com/node/34486/dünya/bm-suriye’deki-yabancı-işid-militanlarının-çocukları-“dünyanın-en-savunmasızları ) Haberde, (eski) IŞİD militanlarının çocuklarını ülkelerine götürmelerine vatandaşı oldukları devletlerin izin vermediği, dolayısıyla bu çocukların ilk haberdeki gibi, ama bu sefer farklı bir nedenle vatansız oldukları ve çok kötü şartlar altında kamplarda yaşamak zorunda kaldıkları anlatılıyor.

 

“Çocuklara Yardım Fonu (UNICEF) Genel Direktörü Henrietta Fore, yazılı açıklamasında şu ifadelere yer verdi:

 

“Suriye, Irak ve diğer yerlerdeki kamplarda, gözaltı merkezleri ya da yetimhanelerde çürüyen yabancı savaşçıların binlerce çocuğu, dünyanın en savunmasız çocukları arasında yer alıyor. Bu çocuklar sağlık, güvenlik ve refah durumlarını sürekli tehdit eden korkunç koşullar altında yaşıyor. Toplumları tarafından damgalandıkları ve hükümetleri tarafından dışlandıkları için ‘iki kez reddedilmiş’ haldeler. Temel hizmetlere erişme ya da ailelerinin ülkelerine dönme konusunda çok büyük hukuki, lojistik ve siyasi zorluklarla karşı karşıya bulunuyorlar.””

 

Bahsetmek istediğim üçüncü haber ise 2 Temmuz 2019’da Şarku'l Avsat'tan alınarak Türkçeye çevrilen “IŞİD'lilerin çocukları meselesi: Masumlardan oluşan bir nesille mi yoksa geleceğin katilleriyle mi karşı karşıyayız?” başlıklı bir haber. (https://www.independentturkish.com/node/47466/dünya/işidlilerin-çocukları-meselesi-masumlardan-oluşan-bir-nesille-mi-yoksa-geleceğin#.XRt7uUdZNjU.twitter)

 

Bu haberde de anneleri ve/veya babaları IŞİD’li olan çocuklardan bahsediliyor. Bazılarının anneleri veya babaları ülkelerine dönmüş ama çocukları beraberlerinde götürmeyi istememişler ya da bunu göze alamamışlar. Bir kısmı örgüt tarafından yaşlarının küçük olması sebebiyle dikkat çekmeyecekleri var sayımıyla bilgi edinmek vs gibi konularda gözlemci olarak kullanılan bu çocukların içinde bulundukları ülkede istenmedikleri gibi, ailelerinin ülkelerinde de “tehlikeli” olarak görüldüğü anlatılıyor.

 

Bu acı dolu hikaye, bizi bir takım soru işaretleriyle karşı karşıya bırakıyor. Bunlardan ilki, yabancı ülkeler, bu çocukların veya ebeveynlerinin topraklarına geri dönmesine izin verir mi? Yoksa tüm kapılar sonsuza kadar yüzlerine kapatılır mı? Peki ya bu bir seçenekse, dünya kendini yakın bir gelecekte terör, kan dökmek ve şiddetten başka hiçbir değere sahip olmayan bir nesille mi karşı karşıya bulacak?”

 

Orta Doğudaki savaşların sonucunda yersiz yurtsuz bırakılan sığınmacılar ya da göçmenler son yıllarda Türkiye’de ve dünyada üzerine en çok atılıp tutulan konulardan biri. Nereye bakarsak bakalım “acı dolu hikayeler”le karşılaşıyoruz.

 

Bu acı dolu hikayelerin belki de en fenalarının kahramanı olan ve sayıları on binlerle ifade edilebilen annesi ve/veya babası IŞİD militanı olan çocukları bir yere sığdıramayan, bu çocuklara bir vatan bulamayan ve onlara bakamayan bir insanlığın iyiye gitme ihtimalinin olduğuna inanmak, maalesef, mümkün değil.

 

(1)     İnsanın En Güzel Tarihi (André Langaney, Jean Clottes, Jean Guilane, Dominique Simonnet)

 

- Advertisment -