Murat Akbaşlı’nın dört günü

Normal hayat temposuna göre çok hızlı geçen bu dört günde, bir “keşif” olarak Murat Akbaşlı’nın aklının karışması çok normal görünüyor. Söylediği belirtilen her şeyi söyledi mi? Hangilerini muhatapları kendi kafalarına göre yorumladılar? Aslında ne yapmak istiyor? Bunları ayırmak çok zor. Muhtemelen henüz kendisi de bilmiyor ve olayların akışı korkutucu geliyor.

16.02.2020 08:52
Güzin-Sarıoğlu
guzinsarioglu@gmail.com


 

Murat Akbaşlı’nın hızlı hikâyesini duymayan kalmamıştır herhalde.

 

8 Şubat’ta Zülfü Livaneli, böyle bir sese kolay rastlanmayacağını ve bulabilirse Diyarbakır başta olmak üzere konserlerine konuk sanatçı olarak bu genci davet etmek istediğini ifade etti, inşaat işçisi bir çocuğun sıva yaparken çok yanık sesiyle Kürtçe söylediği kilamı duyduğumuz videoyu da ekleyip bir tweet attı.

 

Bu tweet birkaç yüz bin “like” birkaç on bin “retweet” almış. Ben de bu sayede dinledim Murat Akbaşlı’nın YouTube’daki birkaç milyon kez görüntülenen videoda söylediği kilamı. Ben de herkes gibi çok beğendim, çok hisli buldum bu çocuğun sesini.

 

Yavuz Turgul’un o çok güzel “Gönül Yarası” filmindeki meşhur sahne geldi aklıma hemen. Türkü barda Aynur Kürtçe türkü söyler, Meltem Cumbul ağlar, Şener Şen sorar: “Kürtçe biliyor musun?” Meltem Cumbullu cevap verir: “Abi bu türküye ağlamak için Kürtçe bilmek mi gerek?”

 

Birçok Kürt dengbej ustasını olduğu gibi Murat Akbaşlı’yı dinleyenler de, sanıyorum aynı şeyi düşündüler: Gencecik bir inşaat işçisinin “şelale” gibi söylediği kilamın yakıcılığını anlamak için Kürtçe bilmek gerekmez.

 

Hemen ertesi günü Evrensel gazetesi Murat Akbaşlı’ya ulaştı. 9 Şubat tarihli haberde şunlar anlatılıyordu:

 

“Murat 2000 yılında Van’da dünyaya geldi. Ailesi, Van’ın Saray ilçesine bağlı Turanköy Köyü’nden. Murat 10 kardeşli bir ailenin çocuğu. 8 kız ve bir erkek kardeşi var. Kendisi ailenin 6. çocuğu. Ailenin 4 çocuğu okurken geri kalanları ya işte çalışıyor ya da işsizler. İlkokul 8. sınıfa kadar okumuş. 8. sınıfı bitirdikten sonra okulu bırakmış. Sebebini sorduğumda “Olmadı abi, yapamadım” diyor. Okulu bırakmasının ardından çobanlık yapmış Murat. Van’da babasının koyunları varmış. Babası yılın 6 ayı tarımla uğraşırken 6 ay da oturuyormuş. Annesi ise ev hanımı. Belli bir süre çobanlık yaptıktan sonra Bursa’ya amcaoğlunun yanına gitmiş. Bursa’da belli bir süre inşaatlarda çalışmış. Boyacılık yapmış. Ardından Van’a gidip tekrardan İstanbul’a çalışmaya gitmiş.

 

... Videonun nasıl çekildiğini Murat’tan dinliyoruz: “İnşaatta çalışıyordum. Bir gün inşaatın mimarı yanıma geldi. ‘Şarkı söyle, videoya çekeceğim, sana kaset yapalım’ dedi. Ben de şarkı söylemeyi sevdiğim için okudum. Valla ben de bu kadar yayılacağını bilmiyordum. Zaten haberim yoktu. Görünce ben de şaşırdım. Bu kadar yayılması tesadüf...”

 

“En çok Aşık Veysel’i seviyorum bir de Şakiro’yu” diyor. Şarkı söylemeye ne zaman başladığı ve kilamı bu kadar nasıl duygulu okuduğu sorusuna şöyle yanıt veriyor: “Birçok dertle karşılaştım. Ondan dolayı böyle okuyorum herhalde. Küçükken evimizin bir odası vardı. 12 kişi o odada kalırdık. Hayatın kendisi çok yorucu zaten. Yaşadığım sorunlar, dertler beni şarkı söylemeye itti.”

 

... Zülfü Livaneli’nin danışmanları Murat ile iletişime geçmiş. Murat’a, eğitim verileceği ve konserlere çıkarılmak istendiği söylenmiş. Murat teklifi kabul etmiş. Konuşmamızın sonu hayattan beklentilerine geliyor. Verdiği cevaptan hala sıkıntıları, dertleri olduğunu anlıyoruz Murat’ın. Hayatında ne büyük hayalleri ne de ulaşamayacağı şeylere dair merak var: “Huzur istiyorum abi, huzur olmayınca hiçbir şey olmuyor. Bir de daha iyi yaşam koşulları.””

 

10 Şubat’tan itibaren birçok medya organında Murat Akbaşlı hakkında haberlerin çıkmasıyla birlikte, birçok insan, ama özellikle de sosyal medya kullanıcıları bu yetenekli genci merak etmeye başlamıştı. Bu esnada Zülfü Livaneli’ye ek olarak, aralarında Mahsun Kırmızıgül’ün de olduğu müzik endüstrisinden gelen çok sayıda kişi Murat’a destek olmak istediklerini söylediler.

 

Ancak, 10 Şubat tarihli haberlerden bazılarında, örneğin Habertürk’te, Murat Akbaşlı hikâyesini anlattıktan sonra bu sefer, şunları da söylüyordu:

 

“Beni aradığı ve bulduğu için Zülfü hocaya çok teşekkür ediyorum. Ancak ben sahneye çıkmak istemiyorum. Bana değil, gerçekten ihtiyacı olan başka kişilere ulaşsınlar, onlara yardım etsinler, onların sesi olsunlar. Ben hayatımı seviyorum, köyümde çok mutlu ve huzurluyum, sahnelere çıkmayı da istemiyorum.”

 

Herkeste olduğu gibi, benim üstümde de Van’ın İran sınırındaki bir köyde yaşayan bu yetenekli gencin görünür olmayı istememesi küçük bir şok etkisi yarattı. Yoksa bu çocuk çekingen sözlerinin arasında, tam içimize bakıp, “Şan şöhretle, parayla falan mutluluk olmaz” mı diyordu? “Köyünde çok mutlu ve huzurlu olma” hâli, günümüz dünyasından uzakta olmayı en çok başarıyormuş gibi yapanlardan bile ne kadar başka bir yerde kalıyor...

 

Bunları toparlamaya çalışırken, 11 Şubat’ta yine Habertürk’te kendisine bu “keşif” hakkında sorulanlara cevaben Zülfü Livaneli’nin şu söylediklerine rastladım:

 

“... Demek ki Türkiye’nin böyle bir şeye ihtiyacı var... Böyle bir çocuğumuza sahip çıkmak istiyor Türkiye'nin çeşitli kesimleri. Kutuplaşmış Türkiye’de hoş bir şey hep birlikte olmamız.

 

İkincisi... Bu çocukta benim dikkatimi çeken, daha çok dengbej geleneğini, kilam geleneğini tam olarak icra etmesi. Bu Türkiye'nin büyük bir zenginliğidir, insanlığın zenginliğidir ve bunun devam etmesi lâzım...

 

İyi bir eğitim alabilirse, eğitim derken ses eğitiminden bahsetmiyorum, çünkü ses eğitimi bu tarzı bozar, bu tarz böyle kendi içinde çok güzel...

 

Dün twitter’dan yazıştık... “Geleyim” dedi tabii, fakat bilmiyorum, yani böyle bir de tuhaflık var... Arkadaşlarım dediler, tamam o zaman Ankara konserine 22 Şubat’ta gelsin bu arkadaş. Bu konserlerimiz filarmonik konserler, Rengin Gökmen yönetiminde... Böyle Türkiye’nin en çağdaş ucuyla, en geleneksel ucunu bir noktada birleştirmek çok hoş olur diye düşündüm.

 

Ama bilmiyorum yani, bir tuhaflık var, arkadaşlar ulaşamıyor, ulaşıyor... Gelirse eğer, bu çocuğumuzu iyi bir şekilde sunarız...

 

Arabesk söyleyen arkadaşlarım bana kırılmasın ama çoğu bu şekilde köylerden Kürt geleneğinden çıktılar, geldiler, arkasından İstanbul'un magazin hayatı, vurdulu kırdılı hayatlar, gazino hayatları falan, tam olarak eğlence sektörünün göbeğine girdiler. Bu da tabii doğrudur, ben onlara da bir şey demem ama bu çocuklarla ilgili benim niyetim bu değil. Bunlar, tavrını bozmadan, kendi dilinde söylesinler...

 

Hakikaten anormal bir ses rengi var... Sezen Aksu ile konuşuyoruz... Herkes bu Allah vergisi, inanılmaz bir şey diyor. Herkes dedi ki, bu çocuk ikinci İbrahim Tatlıses mi? Hayır değil. Bu çocuk, tamamen o Kürt geleneği içinde söylüyor ve bu önemli bir tarzdır... Korunması gereken bir şeydir... O bakımdan güzel sesli çocuk çok ama bu tavır beni çok etkiledi.”

 

Normal hayat temposuna göre çok hızlı geçen bu dört günde, bir “keşif” olarak Murat Akbaşlı’nın aklının karışması çok normal görünüyor. Söylediği belirtilen her şeyi söyledi mi? Hangilerini muhatapları kendi kafalarına göre yorumladılar? Aslında ne yapmak istiyor? Bunları ayırmak çok zor. Muhtemelen henüz kendisi de bilmiyor ve olayların akışı korkutucu geliyor.

 

Diğer taraftan Murat’ın allak bullak olması için “keşfedenler” tarafı da üzerlerine düşeni fazlasıyla yapmış durumdalar.

 

Gazetecilerin hep birlikte haberin üzerine atlaması, Murat’ın ıssız köyüne ve sade evine yapılan ziyaretler, “Murat Bey” hitapları bir yandan... Zülfü Livaneli ve diğer otoritelerin kullandığı lisan diğer yandan... “Kutuplaşma”, “dengbej geleneğinin korunması”, “filarmonik konserler”, “Türkiye’nin en çağdaş ucu/en geleneksel ucu”, “magazin hayatı”, “vurdu kırdılı hayatlar”... Üstelik, Sezen Aksu, İbrahim Tatlıses, Mahsun Kırmızıgül, Pervin Çakar gibi büyük büyük isimler havada uçuşurken...

 

Bu karmaşa içinde durumu daha net anlayabilmek için bulabildiğim bütün yazıları okudum, bütün videoları izledim. Aklımda en çok 20 yaşından çok daha küçük gösteren Murat’ın uzaklara bakan gözleri, çekindiği için babasının yanında şarkı söyleyememesi, düşünceli düşünceli cep telefonuna bakarken, karların arasında yepyeni görünen bir montla yürürken çekilen görüntüleri kaldı. Bir de tabii, bu bombardımanla başa çıkmanın ne kadar zor olduğu...

 

Murat Akbaşlı’nın hayatı bundan sonra nereye evrilir? Bunu şimdiden bilmek, hatta azıcık kestirmek bile çok güç. Ben, kendi adıma, buna hakkım olduğundan emin olmasam bile, bu güzel sesten bu kilamları dinlemeye devam etmek isterim.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.