Geçen gün ömürdenmiş... (1)

Bizden önceki kuşakların çok sevdiğim bir lafı vardı: “Geçen gün ömürdenmiş.” Çok ya da az sayıda gün olsa da önümüzde, günlerimiz hep ömürden geçip bitiyor. Bu bilgiyi hatırlamak, yaş ya da yaşlılık algımız değiştikçe, muhtemelen daha zor hale geliyor. Ölümle aramızda daha fazla mesafe varmış gibi yaşıyoruz. Zamanın nispiliğini kolayca unutuyoruz belki de. “Kısa ama kıymetli” hayatlar, “uzun ama inceliklerden uzak” hayatlara dönüşüyor sonunda.

03.03.2019 10:00
Güzin-Sarıoğlu
guzinsarioglu@gmail.com


 

Yirmi beş yıla yakın sabahtan akşama kadar çalışıp, kalan zamanlarda da evin, çocuğun işlerine yetişme telaşında koşturduktan sonra, son yıllarda düzenli bir işte çalışmama lüksünü yaşamaktan çok memnunum.  Buz pateni yarışmalarındaki başarı kriterlerinden biri, hatırlıyorsunuzdur, belli bölgelerde takılıp kalmamak, pistin her yerini kullanabilmekti. İşte biz “artık” çalışmayanlar da birden şehri, mekanları daha etkin kullanma imkanı buluyoruz. Artistik puanlarımızda ani bir artış oluyor!  Mesai saatleri esnasında, benim gibi “ev meraklıları” bile şehrin kıyısının köşesinin çağrısına kapılıyor.

 

İşe gidiş geliş saatlerinde tıklım tıklım dolu olan toplu taşıma araçlarındaki gerginlik, diğer saatlerde yerini neredeyse herkese hakim olan bir sükûnete bırakıyor. Her an telefonda ve daima yüksek sesle konuşmaya meraklı bazı yolcular bile, çoğunlukla birkaç dakika içinde hizaya gelip diğerlerine uyum gösteriyor. Böylece, özellikle vapurla bir yere gitmek, bir yere varmaktan daha çok, güzel bir yolculuk yapmaya dönüşüyor.

 

Vapura bindiğim iskelelerden ikisinin yakınında kitapçılar var. Bazen iskelede 10-15 dakika beklemektense, o kitapçılarda bakınıyorum ve çoğunluğunu bugüne kadar okumayı aklıma getirmemiş olduğum ama edebiyat derslerinden adını bildiğim “Türk Edebiyatı Klasikleri” serisinden kitaplar alıyorum. Hüseyin Rahmi Gürpınar, Şinasi, Namık Kemal, Ahmet Mithat Efendi, Şemsettin Sami romanları mesela. Genellikle birkaç vapur yolculuğunda okunup bitirilebilen bu kısacık kitapları okuyan başka birilerini bulabilirseniz, özellikle “zamanın ruhu” ve gündelik hayat algıları açısından uzun uzun konuşmak isteği ile doluyorsunuz.

 

100-150 yıl önceki hayatlarda gezinirken, kuşkusuz, benzerlikler de farklılıklar da son derece dikkat çekici hale geliyor. Kadın-erkek rolleri, aile yapıları, ekonomik hayat, mahallelilerin birbirleriyle ilişkileri...

 

Benim en çok dikkatimi çeken farklılıklardan birisi, o zaman ile bu zaman arasındaki “yaş algısı” hakkında.

 

Yaş algısının bunca değişmesinin sebeplerini anlamak için elimizde yeterince veri var. 2016 yılında Türkiye’de ortalama ömür kadınlarda 82,3 erkeklerde 75,8 olarak hesaplanmış. Yani, ortalama 78-79 yıllık ömrümüz var ve bu ortalama dünya ortalamalarına çok yakın. Değişik kaynaklarda farklı rakamlara rastlanabiliyor ama benim anladığım kadarıyla, dünyada ortalama insan ömrü, 1800’lere kadar 24 yıl civarında iken, 1900’lerin başlarında iki katına çıkarak 48 yıl olmuş. Sağlık alanındaki gelişmelere iki dünya savaşının “öldürücü” etkilerinden uzaklaşılması eklenince, 1950’lerden sonra ortalama ömür hızla artmış ve 80’lere merdiven dayamışız. 20’inci yüzyılın ikinci yarısından itibaren dünya savaşı yok ama uzun ve yıkıcı bölgesel savaşların olduğunu biliyoruz. Bu ülkelerde ortalama ömür beklentisinde dramatik düşüşler yaşanmış. Şaşırtıcı değil, korkunç rakamlarla karşılaşıyoruz. Örneğin, Ruanda’da soykırımın yaşandığı 1994’te, ömür beklentisi ortalama 11 yıla kadar düşmüş. Suriye 2010’da dünya sıralamasında 65’inci iken, 2016 yılında 142’nci sıraya gerilemiş. Dünyadaki felaketleri, savaşları ve hatta siyasi tarihi bu rakamlar üzerinden okumak mümkün. (https://www.bbc.com/turkce/haberler-44125217)

 

Ortalama ömür, Türkiye’nin de içinde bulunduğu dünyanın ayrıcalıklı bölgelerinde artarken, yaş algımız da buna bağlı olarak değişiyor. Birkaç yıl önce Dünya Sağlık Örgütünün “Yeni Yaş Dilimleri”nden bahseden çok sayıda haberle karşılaşmıştık. Bu haberler göre 18-65 yaş arasında “genç”, 66-79 yaş arasında “orta yaşlı”, 80-99 yaş arasında ise “yaşlı” sayılayacağımız yeni yaş dilimleri söz konusuydu. Hep birlikte bu “hoş” haberlere inandık ama bana da biraz fazla “iyimser” görünen bu yeni yaş dilimlerinin yanlış bir yoruma bağlı olduğunu iddia eden “akademik” yazılar da ortaya çıktı sonrasında. Bu yazılara göre “orta yaş” 60 yaşına kadar sürüyor, 60-74 arası “yaşlılık”, 75-89 arası “ileri yaşlılık” ve 90 üzeri “ihtiyarlık” olarak sayılıyor. Kabul etmeliyiz ki, bunlar da fena rakamlar değil.

 

Ucundan bucağından kendimize pay çıkarıyoruz tabii. Aslında “çok” uzun yaşamak kimsenin çok istediği bir şey değil ama daha geç yaşlanmak, hayatı daha genç yaşamak çok anlaşılabilir istekler. “Gerçek” gençler bu yeni yaş dilimlerini bir “yaşlılık tesellisi” olarak görüyor muhtemelen. Olsun, hani kendimizi dünyada geçirdiğimiz sürenin aritmetik hesaplanmasıyla bulunan yaşlarda hissetmiyoruz ya, meğerse haklıymışız bu hissetmemelerde! Gelsin yeni umutlar, yeni planlar, yeni uğraşlar ve hatta yeni meslekler...

 

Mevzu ömür ve yaşlılık algısı olunca, rakamlar da çok çarpıcı hale geldiğinden, sadede gelmek zorlaşıyor. Aslında saded, “Türk Edebiyatı Klasikleri” serisindeki romanlardaki yaş algısıyla günümüzdekinin ne kadar farklı olduğuydu.

 

Şemsettin Sami’nin “Taaşşuk-ı Talat ve Fitnat” romanı şu şekilde başlıyor:

 

“Aksaray’da ufacık bir evde, tantanalı değil lakin pek temiz döşenmiş bir odada, yüzünde bir güzellik ve onun kalıntıları görülen elli-elli beş yaşlarında bir kadın mindere oturmuş bir şey dikiyordu. Gözü dikişte, eli iğnede fakat aklı başka yerde, bir şey düşünüyor ve düşündükçe hüzünlenip kederleniyor gibi görünüyordu.

 

Biçare ihtiyarlar!.. Geçmiş şeyleri hatırlarına getirdikçe hüzünlenirler. Çünkü ömürlerinde geçirdikleri sevinçli günleri andıklarında o günlerin bir daha geri gelmeyeceğine üzülürler. Çektikleri acıları hatırladıklarındaysa gönül yaraları tazelenir.”

 

Romanda “biçare ihtiyar”lar 50’lerindeyken, aşk acıları çekmek, evlenmek, hayata atılmak, 10’lu yaşların ilk yarısına kadar düşüyor. “Ruhum Saliha’m” ya da “Candan Azizim Rıfat’ım” gibi hitaplarla başlayan aşk mektuplarının “aşık” ve “maşuk” taraflarının 12-14 yaşlarında olması o zamanlar mümkünmüş. Şimdiki karşı cins ve aşk anlayışından, en azından şehirli insanlarınkilerden “fersah fersah” başka bir anlayış.

 

Sanıyorum ki, bu büyük farklılığın önemli bir kısmı yaş algısından kaynaklanıyor.

 

Bu romanları veri olarak kabul edersek, yaş algısının hayata bakışımızı ve ilişkilerimizi büyük ölçüde değiştirdiğini, önümüzde daha uzun yıllar olabileceği bilgisinin, bir çoğumuzu daha hoyrat ve daha “kadir kıymet bilmez” hale getirdiğini söylemek mümkün.

 

Bizden önceki kuşakların çok sevdiğim bir lafı vardı: “Geçen gün ömürdenmiş.” Çok ya da az sayıda gün olsa da önümüzde, günlerimiz hep ömürden geçip bitiyor. Bu bilgiyi hatırlamak, yaş ya da yaşlılık algımız değiştikçe, muhtemelen daha zor hale geliyor. Ölümle aramızda daha fazla mesafe varmış gibi yaşıyoruz. Zamanın nispiliğini kolayca unutuyoruz belki. “Kısa ama özenli” hayatlar, “uzun ama inceliklerden uzak” hayatlara dönüşüyor bir çoğumuz için.

 

Biraz burukluk veren ama bir yandan da zamanla yarışmaktan vaz geçme ve kıymet bilme seçeneklerini sürüklemesinden dolayı içimi açan bu konuya, başka örneklerle haftaya devam edeceğim.

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.