Yalanlarımız

Gerçeklerle yüzleşme kapasitesi ne kadar düşükse insanın (ya da toplumun), yalanlar o kadar “şifa verici” olabilir. Böyle bir denklem var sahiden. Kadın erkek ilişkileri, dostlar arasındaki iletişimler, bir tık daha gidersek ileri; kendimizle kurduğumuz ilişki…

16.12.2018 15:16
Gürbüz-Özaltınlı

ozaltinli@gmail.com

 

 

Bütün çocuklar gibi, benim de annem ve babamdan ilk öğrendiğim erdem ilkesi yalanın kötü olduğuydu. Yalan söylemek yasaklanmıştı. Her yasak gibi o da tarafımca çiğneniyor ve karşılığında babamdan can acıtıcı sağlam bir dayak yeniyordu. Peki neden yalan söylüyordum o halde? Çok basit; bunun nedeni babamın beni döveceği bir davranışı gizlemek, gerekçelendirmek ve konuyu dayaksız kapatmak istememdi. Yalan ortaya çıkarsa yiyeceğim dayak değişmiyordu. Ama ortaya çıkmazsa “kötü davranışımı” gizlemiş ve dayaktan kurtulmuş oluyordum. İşte ben buna “iyi eğitim” derim…

 

 Dürüstlüğün önemine o kadar inanmış, yalanın büyük bir suç olduğuna ikna olmuşken, küçücük bir ayran hikayesi allak bullak etmişti dünyamı. Ankara’nın bütün memur aileleri gibi biz de yaz aylarında iki hafta Erdek’teki tatil kampına giderdik. Erdeğin tamamı çeşit çeşit kamu kurumlarının tatil kamplarıyla doluydu o yıllarda. Otobüslere, ailece subaylar, PTT memurları, bankacılar, Makine Kimya Endüstricileri filan doluşur, yumurtalı köfteli börekli çantalarla dokuz saatlik bir yolculuk sonunda kamplarımıza dağılırdık. Arada mutlaka İnegöl’de mola verilir ve köftecilere çökülürdü. Bir keresinde mola yemeğinde işi ağırdan alıp otobüsü kaçırma tehlikesi doğunca hesabı garsona değil zaman kaybetmemek için gidip kasaya ödemek gerekti. Ailece kasanın etrafında bekleşirken kasadaki adam babama ne yediğimizi sordu, babam saydı, ama ayranları unuttu. Ailenin en işgüzarı olarak (ki bu sonradan da pek değişmedi) ben üç tane de ayran var dedim. Tabi babamdan sonsuz taktirler beklediğimi tahmin edersiniz. Hikâyeyi burada keseyim…

 

Hayır dayak yemedim tabi… Babama da haksızlık yapmayayım. Ama bakışları “dürüstlükle işgüzarlık arasında dayak yemeyi kolaylaştıran bir ince çizgi vardır” a tercüme edilebilirdi. 7-8 yaşlarındaydım ve bu minik anekdot hayatımın unutulmazları arasındadır hala…

 

Yalanın kötü olduğunun başlı başına büyük bir yalan olduğunu öğrendim sonraki yıllarda. Kötü olan şey “yalan” değildi. Yalana kötü demek, insan yaşamını sürdürülebilir kılan “hava”, “su” gibi varlıklara kötü demek kadar anlamsızdı sanki. Yalan bir ihtiyaçtı. Kötü olan “yalana inanmaktı”.

 

Fark etmişsinizdir ki bu bakış, yalanın sorumluluğunu onu söyleyenden alır, ona inanana yükler. “İnanmasaydın kardeşim”… Çağdaş insan mottosu budur artık…

 

Çok esaslı bir özlü söz vardır hukuka ilişkin. Bilmeyenler için söyleyeyim: “Hukuk haklı olanı değil tedbirli olanı korur” denir. Bu söz gerçekten de çok doğrudur. Farkındalık gücü ortalama olan bir insanın, kendi çıkarını korumak için yapması gerekenleri ihmal etmesi hukuku çaresiz bırakır. Açayım isterseniz. Misal; bir kişiye elden borç para veriyorsunuz. Hiçbir imzalı belge almıyorsunuz, elden verdiğiniz için bir banka kaydı da yok. O da sonra böyle bir para aldığını inkâr ediyor, ödemiyor size. Siz haklısınız verdiğiniz parayı istemekte ama hukuk sizi korumaz. Çünkü belge yerine üç beş şahitle borç para verdiğinizi ispatlamanıza izin verirse hukuk; düzen sağlaması imkansızlaşır. Borç vermeden de alacak iddiasında bulunup (hayatta en kolay ulaşılan malzeme olarak) yalancı şahitle sizden haksız para kopartılmasının önü açılır.

 

Yalan konusuna da böyle bakılıyor zamanımızda işte…

 

Bu düşünce patikasından ilerlersek, daha şaşırtıcı hayat gerçeklerine dokunmamız işten değil. Bazı durumlarda yalanın sadece söyleyene değil, onun yöneltildiği, aldatılması amaçlanan özneye de yarar sağladığını fark edebiliriz. Gerçeklerle yüzleşme kapasitesi ne kadar düşükse insanın (ya da toplumun), yalanlar o kadar “şifa verici” olabilir. Böyle bir denklem var sahiden. Kadın erkek ilişkileri, dostlar arasındaki iletişimler, bir tık daha gidersek ileri; kendimizle kurduğumuz ilişki… Buradan daha majör alanlara sıçrayalım: Toplum tarih ilişkisi; siyaset taraftar ilişkisi; kişi sosyal medya ilişkisi…

 

Bu saydığım başlıklar altında, yalanın üreticisiyle tüketicisinin arasındaki sınırın silikleştiğine; ilişkinin sürdürülebilirliğinin hizmetine kolaylıkla girebildiğine örnekler bulabilmemiz için çok gelişmiş bir dikkate ya da hayal gücüne ihtiyaç duyduğumuz söylenemez.

 

Doğrunun, gerçeğin yıkıcılığı büyüdükçe yalanın iktidarı artar.

 

Kıssalı hisseli yazma adeti olmasa; hepimiz okuyucu olarak “e tamam da sonuç ne usta” gibi bir mesaj takıntısıyla yaşamıyor olsak, tam da bu özlü sözü! bulmuşken yazıyı burada keserdim.

 

 Sonuç şu: Yalan; onun kötü bir şey olduğunu kuşaklar boyu hep beraber tekrar etmemizle gücünden ve çekiciliğinden pek bir şey kaybetmez. Sorunun özü gerçeklerle ilişki kurma cesaretimizde yatıyor. Kendi gerçeğimizle, dostumuzun gerçeğiyle, içinde yaşadığımız toplumun gerçeğiyle… Bunları tanımak, anlamak, değiştirmek ya da barışmak…

 

İşte bu bambaşka bir kültür demek…      

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.