Müslüm Baba

Bu biyografi kurnazlığının “Müslüm Baba” örneğindeki ayıpları nedir biliyor musunuz? Muhterem Nur’a uyguladığı şiddeti de o trajik hayatın üzerinden açıklanabilir kılarak izleyiciyi küstürmeden geçiştirebilmesi değil; hayır. Asıl ayıp şuralarda: kişisel olanla toplumsal olanı ilişkilendirmekten bilinçli olarak kaçıyor. “Müslüm” ün kimlerin ve neden “Babası” olduğu üzerine hiçbir dikkat çekici sözü yok.

16.11.2018 09:40
Gürbüz-Özaltınlı

ozaltinli@gmail.com

 

Biyografilere kuşkuyla bakanlardanım. Sevdiğim bir tür olduğu söylenemez. Çünkü istismar sektörü olarak görüyorum o alanı. Özellikle sinemada.

 

Yaşamış ünlüleri anlatmayı, daha çok popüler üretim yapan çevreler tercih ediyor. Festivalleri dolaşan; sanatsal incelik derdi seyirci sayısından önce gelen yapımcı ve yönetmenlerin böyle işlerine rastlamadım pek. Belki benim bilmediğim biyografi çalışmaları oralarda da vardır. Fakat büyük stüdyoların, piyasa iddiası olan yapımcıların daha fazla ilgi duyduğu bir alan olduğu açık. Bunu söylerken her biyografinin gişesi çantada kekliktir demiyorum elbette. O işin de belli ki bir uzmanlığı var ve kıvıramazsanız çuvallayabilirsiniz.

 

Sözün burasından geçerken söyleyeyim ki Müslüm Baba’ya emeği geçenler bu işin altından kalkmışlar; yani çuvallamamışlar. Hiç acemi işi değil, çok etkileyici sahneler var. Timuçin Esen’in yeri ise zaten başka; gerçekten çok katkısı var oyunculuğuyla. Ben de birçok izleyen gibi, filmden burnumu çekerek, içim sızlayarak, “Müslüm” e olan sempatim ve şefkatim pekişerek ayrıldım.

 

İşte bu bir biyografi başarısıdır. Ama kusura bakmayın, yine söyleyeceğim: Bu bir istismardır.

 

Biyografiler çoğu kere (en azından benim izlediklerim, Ray Charles, Johnny Cash gibi) bunu yapıyorlar. Ellerinde bir idol var. Yani, büyük bir hayran kitlesi. Bu hayran kitlesi girişilen işte büyük bir avantaj. Yapacağın öncelikli iş o kitleyi asla rencide etmemek; o da yetmez, o kitlenin kendisini iyi hissetmesini sağlayacak bir reçete üzerinden yürümek.

 

Bunları düşünürken bugünün Türkiye’sinde artık herkesin bildiği bir sırra yeniden ulaştım. “Önemli olan hakikat bilgisi değil, duygusal ihtiyacın tatminidir”…

 

Biyografileri yapanlar bunu bence herkesten önce öğrenmişlerdir. Öğrenemeyenler de iyi para batırmışlardır. Hakikat dediğin nedir ki? Oradan bakarsan böyle; şuradan bakarsan şöyle. Ben olayları öyle seçip elemeliyim; öyle bir reçete üzerinden ilerlemeliyim ki hem o “hakikat” orada ayarınca bulunsun, hem de mutlaka ama mutlaka koltuğundan giderken izleyici o “hakikati” sevsin; gösterdiklerim ona iyi gelsin.

 

Evet; biyografi yapımcısının aklının böyle çalıştığını düşünüyorum.

 

İşte bu nedenle de biyografi işine dalan sinemayı pek etik bulmuyorum. Oysa kurgu yapan sinemacı riski üstleniyor. Sana, olmuş bir olay, yaşanmış bir hayat değil, zihnimde kurduğum bir hikâye anlatıyorum; yazarı, yaratıcısı benim diyor. ” Beğenirsen, hayattan bir şeyler bulursan ne iyi; beğenmezsen de o senin hakkın zaten”; bize söylediği bu kurgucunun. O da elbette duyguyu yakalamaya çalışıyor ama “hakikat” sözcülüğü oyunları oynayarak; hazırda duran stok hayranlık duygularına yatırım yaparak değil.

 

Bu biyografi kurnazlığının “Müslüm Baba” örneğindeki ayıpları nedir biliyor musunuz? Muhterem Nur’a uyguladığı şiddeti de o trajik hayatın üzerinden açıklanabilir kılarak izleyiciyi küstürmeden geçiştirebilmesi değil; hayır. Asıl ayıp şuralarda: kişisel olanla toplumsal olanı ilişkilendirmekten bilinçli olarak kaçıyor. “Müslüm” ün kimlerin ve neden “Babası” olduğu üzerine hiçbir dikkat çekici sözü yok. Demiyorum ki didaktik sosyoloji derslerine soyunsun. Ama “Müslüm Baba”yı anlatıyorsun bize, şaka değil. Nedir onu “Baba” yapan? Kimlerin “Baba”sıydı? Neyin cevabıydı bu toplumda Müslüm? Hepimizin bildiği “jiletçileri” Gülhane Konser’i sahnesine yerleştirip birisine de bıçaklatınca neyi anlatmış oldun sen? Bu bir…

 

İkincisi: O “Baba”, doğarken kaybetmiş olanların, en diptekilerin, isyan duyguları olmasaydı baba olamazdı, ama oralardan kalkıp metropollerin okumuş, meslekli, arabeskin tatmin edemediği estetik değerlere sahip sosyolojisine de dokunabildi; Hisar’ı onlarla doldurabildi. Bunun hiç mi önemi yok? Sıradan bir geçiş midir bu? Müslüm’ü Müslüm yapan olaylar bunlar değilse nedir? Filmi alelacele kapattığın yer; sana bu filmi yapabilme cesaretini veren sosyolojinin Müslüm Babayla buluştuğu yerdir. Hiç mi sözün yok bu acayip hakikat üzerine? Bu hakikatin arka planında neler vardı. En diptekilerin hayatını hiç merak etmeyen; onların duygularının yakınından geçmeyen kentli tutunmuşların ilgi alanına nasıl oldu da girdi Baba? Aralarında hiçbir kültürel geçirgenlik olmayan bu iki sosyolojiye nasıl seslenebildi? Murathan Mungan’la Baba’yı buluşturan neydi? Müslüm bu yola nasıl ikna oldu, hayranlarından nasıl tepkiler aldı, bu tepkiler hakkında duygusu düşüncesi neydi; yaşadığı günlük hayata, ilişkiler dünyasına bu değişim nasıl yansıdı vb vb… Merak etmeye hakkımız yok mu?

 

Cevabımı söyleyeyim: Upuzun tutulan şarkıları biraz kısarak; koskoca bölüme yayılan aile trajedisinden azıcık tasarruf ederek Müslüm Baba ile toplumsal olanı ilişkilendirmek kitle kültürü reçetesine aykırıdır. Özgün olanı sosyolojik tarihsel arka plana yerleştirmek, ilişkisini görünür kılmaya çalışmak izleyenin dünyasını genişletir, hayata dair farkındalığını arttırır; sığ ve yüzeyde olandan daha derine taşır. Ama, izleyici sayısını azaltır. Dramatik klişeler gibi güvenilir değildir. Pazar riski üstlenmeden derinleşemezsiniz.”Ayla”nın yapımcısının o filmle 5 milyon seyirci yakaladığı; “Müslüm Baba”yla 10 milyona ulaşmayı hedeflediğini okudum bir yerde. Biyografi sektörünü ve “Müslüm Baba” filminin hakikate saygısını bundan daha güzel ne anlatabilir?

 

 Başa dönerek bitireyim. Evet, ben de filmi severek çıktım sinemadan. Çünkü 2000’li yıllarla birlikte onun dikkatine girdiği, sempatisini kazandığı insanlardanım. Onu sevdiğim için filmi de sevdim. Duygu böyle bir şey işte. Yakalanıverirsiniz. Duyguyla yakalanıp, rehavetle o hoşluğun içinde yaşayabilirsiniz. Ama bir de akıl kısmı var insanoğlunun. Aklı duyguya teslim etmek çok yaptığımız bir şey. Onun için “Müslüm” projesini üreten akla şu itirazımı yapmak isterim: bu ülkenin çok önemli bir figürünü anlatırken, duyguları kestirme yoldan yakalayan, sığ, yüzeysel, ticari açıdan en garantili yolu seçmişsiniz. Bence asıl hakikat bu.

 

Hayatın en sert alanlarında duyguya teslim olup hakikate kör kalabiliyoruz. Hiç olmazsa bir biyografide bunu yapmayalım. Bari böyle avunalım…

  

           

           

             

  

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.