AB kriterlerinden uzakta, terörle mücadele (2)

İfade özgürlüğü kavramından uzaklaşmadan sürdürülecek bir terörle mücadele stratejisi ile, çok geniş bir yorumla örgüt lehine sayılabilecek her türden girişimin cezalandırılması (hiç olmazsa “suçlu” diye etiketlenmesi) arasındaki farkta, ibre artık ikinciden yana.

30.06.2016 09:04
Fırat-Erez

info@firaterez.com

 


Cumhurbaşkanı Erdoğan, 10 Mayıs 2016 tarihli TOBB Hizmet Şeref Belgesi Takdim Töreni konuşmasında salondaki konuklara, vize serbestisinin gerçekleşeceği tahminini ilettikten sonra, sözlerine şöyle devam etti: (konuşmanın video linki için bkz https://www.youtube.com/watch?v=7-A-u3BIfuk; aşağıda alıntılananlar, 42:33’lük konuşma videosunun 10:50’sinde başlıyor):


“Biz başbakanken bunlar [AB] bana söz verdiler. Ne zaman için? Bu yılın Ekim ayı için söz verdiler.

 

Daha sonra ne yaptılar? İşte ‘biz bunu Hazirana çekelim, Haziranda yapalım’ dediler (*). Ama Hazirana çekelim derken burada bir şey daha söylediler; ‘Şunu şunu şunu yapacaksınız.’ 72 tane madde öne sürdüler. İşbu rivayet [72 madde] yeni çıktı, yoktu bunlar. Nereden çıktı bunlar? Ve, beş tane madde var ki bunların içinde, bir tanesi felaket! Nedir o? ‘Terörle mücadele yasasını değiştireceksiniz’ dediler… Bize bu aklı verenler, önce Avrupa’da teröristlerin kurduğu çadıra niye müsaade ediyor, önce bunun cevabını versinler.”


Sonrasında konuşma, AB Parlamentosu yakınındaki alanda kurulan PKK propaganda çadırı üzerine kısa bir tarif üzerinden, AB’nin bu eyleme niye ve nasıl izin verdiğinin hesabını sorarak ilerleyip, en büyük alkışı şu cümleyle aldı:


“Sen Türkiye’nin ne zamandan beri bu tür talimatlar almaya başladığını öğrendin? Böyle bir şey var mı ya?”


Yine, bir önceki yazıda alıntılanan, 2015 Aralık tarihli Türkiye-AB vize serbestisi diyalogu/TC Avrupa Birliği Bakanlığı raporuna dönelim (http://www.ab.gov.tr/files/stib/TR-ABVizeSerbestisi.pdf). Raporda yazılanlar aynen şöyle:


“Söz konusu raporda Vize Serbestisi Yol Haritasında yer alan 72 yükümlülükten 62 tanesinin, Türkiye tarafından tamamen veya belirli düzeyde karşılanmış olduğu ifade edilmiştir.”


Sözün özü, Erdoğan’ın 10 Mayıs 2016 konuşmasında “Yoktu bunlar. Nereden çıktı bunlar?” diye sorguladığı “72 madde”nin varlığı, en azından TC / AB Bakanlığı tarafından 2015 Aralık belgesiyle  tescil edilmiş durumda.


Cumhurbaşkanının bu maddelerden haberinin olmaması mümkün mü?


Dönemin dışişleri bakanı Davutoğlu tarafından 16 Kasım 2013’te Ankara’da imzalanan anlaşmadaki maddelerden, dönemin başbakanının nasıl haberi olmayabilir?


AB Bakanı ve Başmüzakereci Volkan Bozkır 5 Mayıs 2016’da şu açıklamayı yaparken Erdoğan artık cumhurbaşkanıydı:“Birkaç ayda bu kadar yoğun kararların alınması birçok ülke için imkan dahilinde görülmeyebilirdi ama Türkiye bunu başardı. Yaklaşık 15 kanun Meclis’ten geçti, katkı veren parlamenterlere de teşekkür ediyoruz. Şimdi sıra AB ülkelerinin görevini yapmasında.”
 

Bozkır’ın yukarıdaki ifadesinde sözünü ettiği kanunlar cumhurbaşkanının onayından geçmemiş olabilir mi (http://www.turkiyegazetesi.com.tr/gundem/366945.aspx)?


Cumhurbaşkanı Erdoğan sözkonusu 72 maddeden elbette haberdardı, ama kafasındaki “terörle mücadele konsepti” muhtemelen artık eskisi gibi değildi.


26 Şubat 2013 tarihli AK Parti grup toplantısında Erdoğan, “Biz çözüm için her yola başvururuz. Kayseri’de ifade ettim, baldıran zehri içmekse, biz o baldıran zehrini de içeriz yeter ki bu ülkeye huzur gelsin, refah gelsin” diyordu.
 

Bu sözler muhtemelen AK Parti’nin gösterdiği çözüm iradesinin kristalleşmiş hali olarak hatırlanacaktır ama o günden bu yana köprünün altından çok sular aktı.


Türkiye, AK Parti hükümeti ve özellikle de Erdoğan, ailesi de durumdan azade olmamak kaydıyla, sayısız saldırıya uğradı.


Hayasız iftiralar, dönülen sözler, yalan kampanyaları birbirinin üzerine bindi. Bu saldırıların hemen hepsi savuşturuldu belki, ama yine de hepsinden tortular kaldı.


Son saldırı ise henüz savuşturulamadı ve yakın zamanda da savuşturulacak gibi görünmüyor.
 

Suriye’de kendine uygun olanaklar bulan PKK, kendisinin tetiklediği ve şimdilik bitecekmiş gibi de görünmeyen bir savaşı sürdürürken, sabırlar giderek tükeniyor.


Suriye’de kalıcılaştığı artık kabul edilmesi gereken PKK/PYD kantonlarını birleştirmeye çalışan PKK ile, bırakalım kantonların birleşmesini, varlıklarına bile tahammül göstermeyen Türkiye arasındaki çatışma, Suriye’de durum sabitlenmeden bitecek gibi değil ve bu da henüz çok uzaklarda…


Farklı cephelerde ve farklı taktikler ile sürdürülen savaş, ani bir gelişmeyle “barış”a evrilecek bile olsa, tarafların (gizli ya da açık) bir “masa”ya olabildiğince güçlü, karşı taraf üzerindeki baskıları olabildiğince fazlayken oturmak isteyecekleri kesin.


Bu çerçevede, öyle bir ortam oluştu ki, güvenlik güçlerinin doğrudan PKK’ya yönelik operasyonlarının ötesinde, örgüte gizli-açık, dolaylı-dolaysız destek verdiği düşünülen, hattâ yaptıkları ve söyledikleri çok dolaylı da olsa “örgütün yararına”  diye yorumlanan herkes ve her kurum kendini baskı altında hissedebiliyor.


“Terörizmle mücadele mi, teröristle mücadele mi?” sorusuna verilecek cevap karmaşıklaşıyor ve 90’lı yılları hatırlatan uygulamalar yaşanmaya başlıyor.


Çantasında HDP bildirisi çıktığı için gözaltına alınan ve bir dizi karışıklık sonrası uluslarası medyada sınırdışı edildiği yazılan, ama sonrasında Türkiye’ye dönüp hakkında açılan davadan beraat eden Chris Stephenson’un (hükümet yanlısı basının ibretlik tavrı dahil) şaşırtıcı öyküsünüYıldıray Oğur anlattı (http://www.serbestiyet.com/yazarlar/yildiray-ogur/seni-ve-fikirlerini-sevmiyorum-o-halde-tutuklanabilirsin-698493).


Aynı yazıda, her gün sorunsuzca basılan ve dağıtımı (Sabah gazetesinin sahibi) Turkuaz Medya tarafından yapılan Özgür Gündem gazetesinin (simgesel) “bir günlük nöbetçi genel yayın yönetmenleri” Şebnem Korur Fincancı, Ahmet Nesin ve (Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü Türkiye temsilcisi) Erol Önderoğlu’nun tutuklanmaları da işleniyor.


Özellikle dış dünyanın Türkiye algısını kötüleştirmek için birer komploymuş gibi gözüken bu anlaşılmaz kovuşturmaların önceki örnekleri de var. Hatırlayalım; “Barış İçin Akademisyenler” hareketinin 1128 imzalı “Bu suça ortak olmayacağız” bildirisinin etrafında kopan patırtıdan epey sonra, bildiride imzası olan Esra Mungan, Muzaffer Kaya, Meral Camcı ve Kıvanç Ersoy, 10 Mart 2016’da Eğitim Sen’in İstanbul 6 No’lu Şube’sinde yeniden bir basın açıklaması yapıp barış talebinde ısrarcı olduklarını açıklayınca, 15 Mart’ta gözaltına alınmışlardı. Haklarında 7,5 yıl hapis istemiyle yargılanan dört imzacı, bir ay bir hafta hapis yattıktan sonra, 22 Nisan’daki ilk duruşmada tahliye edildi.


Bu tutuklamalara konu olan bildiri üzerine söylenmesi gereken neredeyse hemen herşey, Halil Berktay’ın “Aykırılık ve demokrasi” yazısında söylenmişti (http://www.serbestiyet.com/yazarlar/halil-berktay/aykirilik-ve-demokrasi-655510 ).

 

Ancak bugünden geriye dönüp bakınca hatırlanması gereken başka bir detay var.


Bu bildiri hükümet kanadında Erdoğan ve Davutoğlu tarafından biraz farklı biçimlerde karşılandı.
 

Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın, içinde “Ey aydın müsveddeleri, siz karanlıksınız karanlık. Aydın falan değilsiniz. Sizler ne Güneydoğu’yu ne Doğu’yu buraların adresini bilemeyecek kadar karanlıksınız ve cahilsiniz” gibi cümlelerin de bulunduğu açıklaması oldukça sertti. Erdoğan sözlerini şöyle bitiriyordu; “Ya milletin ve devletin yanında olursunuz ya da terör örgütünden yana olursunuz… (…) Bizim bu sözde akademisyenlerden izin alacak halimiz yok. Bunların haddini de bilmesi lazım” (http://www.internethaber.com/erdogandan-akademisyenlerin-bildirisine-sert-tepki-1556627h.htm ).

 

Bildiriye imza veren öğretim üyeleri ve görevlileriyle ilgili soruşturma ve kovuşturmalar, gözaltılar,  iş akdi fesihleri bundan sonra başladı (http://www.cnnturk.com/turkiye/baris-icin-akademisyenler-inisiyatifinin-bildirisine-sorusturma-dalgasi ).



Davutoğlu’nun tavrı ise daha yumuşaktı ve en azından imzacıların tutuklanmasına karşı çıkıyordu

(http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/siyaset/506164/Davutoglu__Akademisyenlerin_tutuklanmasina_karsiyim.html).


İfade özgürlüğü kavramından uzaklaşmadan sürdürülecek bir terörle mücadele stratejisi ile, çok geniş bir yorumla örgüt lehine sayılabilecek  her türden girişimin cezalandırılması (hiç olmazsa “suçlu” diye etiketlenmesi) arasındaki farkta, ibre artık ikinciden yana.


Bir yanda PKK (ve DAEŞ) saldırılarıyla; diğer yanda Brexit sonrasının “İnşallah dağılacak Avrupa Topluluğu” yorumlarıyla, her zaman “Türkiye’ye düşman Batı” ve nereye çekilirse oraya gidebilen “üst akıl” fantezileriyle dolu günler bizi bekliyor.



NOTLAR

(*) Erdoğan’ın konuşmasında “Haziran’da yapalım” ifadesi sanki AB’den gelen bir teklifmiş gibi anlaşılıyor. Oysa bu, AB ile yürütülen görüşmelerde ve mültecilerin iadesi anlaşması doğrultusunda Türkiye tarafından talep edilmişti.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.