AB kriterlerinden uzakta, terörle mücadele (1)

MKYK’da il-ilçe başkanlarını atama yetkisinin genel başkandan alınmasıyla başlayan, 1 Mayıs sabahı yayımlanan “Pelikan Dosyası” ile sansasyonel boyutlar edinen ve 5 Mayıs’ta Davutoğlu’nun istifasıyla noktalanan bir süreç sonucu Türkiye, en azından bir süre Avrupa’dan bağımsız olarak, hattâ bazen onun zıddına izlenecek yeni bir yola girdi.

28.06.2016 09:02
Fırat-Erez

info@firaterez.com

 

Avrupa Komisyonu, 4 Mayıs 2016 tarihinde yayınladığı Üçüncü Vize Serbestisi Raporu’nda, Ankara’nın 72 kriterden 65’ini karşıladığını; 2 kriter için ilerleme sağlanırken 5 kriterde ise henüz AB standartlarına ulaşılamadığını açıkladı.


Bu kriterler arasında kabaca (a) kişisel verilerin korunması; (b) tüm AB ülkesi üyelerle adli işbirliği; (c) AB kolluk kuvveti Europol ile işbirliğinin geliştirilmesi gibi, görece tali ve çözümlenebilir üç maddeden başka, tartışmaların merkezine oturan diğer ikisi, yani (d) yolsuzlukla mücadele ve özellikle (başta sayılan üç maddeye de asıl engeli oluşturan)  (e) terörle mücadele yasasının ve ilgili uygulamaların gözden geçirilmesi konuları belirleyici maddeler oldu.


2016 Ekim’inde uygulanmaya başlanması düşünülen ve Türk vatandaşlarının AB ülkelerinde Schengen vizesine ihtiyaç duymadan serbestçe dolaşabilmelerini sağlayacak olan, 72 kriterli bu anlaşma, 16 Kasım 2013’te Ankara’da dönemin dışişleri bakanı Davutoğlu tarafından imzalandığında, Erdoğan başbakan ve Abdullah Gül de cumhurbaşkanıydı.


(Anlaşmayla ilgili detaylı bilgi için bkz Türkiye-AB vize serbestisi diyalogu/TC Avrupa Birliği Bakanlığı http://www.ab.gov.tr/files/stib/TR-ABVizeSerbestisi.pdf. )


Bunlardan (d) yolsuzlukla mücadele konusunda, Davutoğlu hükümeti tarafından hazırlanan Şeffaflık Paketi önerisiyle yol alınmaya çalışılacak; (e) terörle mücadele yasasının ve ilgili uygulamaların gözden geçirilmesi konusunda ise, Abdullah Öcalan’ın PKK’ya ateşkes çağrısıda bulunduğu mektubunun Diyarbakır Nevruz’unda okunduğu, PKK’nın ateşkes ilan ettiği, Akil İnsanlar Heyetlerinin oluşturulduğu, Erdoğan’ın “şimdi hesaplaşma zamanı değil, helalleşme zamanı” dediği 2013 Baharından sonra, aynı yılın Aralık ayında Davutoğlu imzasıyla AB’ye verilen sözler, PKK ile 2015 Temmuzunda başlayıp halen devam etmekte olan son savaşın gölgesinde kaybolacaktı.


Bu son iki kriterden ilki, yani (d) yolsuzlukla mücadele konusunda, 14 Ocak 2015 tarihinde Şeffaflık Paketi açıklandığında,  Davutoğlu artık başbakan, Erdoğan ise cumhurbaşkanıydı (paketin içeriği ve haber linki için bkz http://www.hurriyet.com.tr/basbakan-davutoglu-kamuda-seffaflik-paketini-acikladi-27966072 ).


Ancak Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın kabineye ilk kez başkanlık edeceği 19 Ocak 2015 tarihinden iki gün önce, Cumhurbaşkanlığı Külliyesi’nde AK Parti Grup Yönetim Kurulu üyeleriyle yaptığı toplantıda Erdoğan, paketle ilgili çeşitli eleştirilerini dile getirdi.


Erdoğan Şeffaflık Paketi için “Bu tip düzenlemelerin zamanlaması ve içeriği çok önemli. Seçim öncesinde doğru gelmiyor. Bu konularda ekonomiyi dikkate alarak karar verilmeli. Sert kararlar alırsanız, ekonomiyi olumsuz etkiler” dedi ve “Cumhurbaşkanlığı ile Başbakanlık arasında istişare ve danışma mekanizması yeterince işletilemiyor. İstişare ve danışmanın anlamlı ve aktif olabilmesi için başkanlık sistemine ihtiyaç var” diye de ekledi (Erdoğan’ın eleştirileri ve ilgili haber linki için, bkz http://www.milliyet.com.tr/erdogan-seffaflik-paketini-/siyaset/detay/2000215/default.htm).

Bu toplantının ve dile getirilen eleştirilerin sonrasında, Erdoğan ile Davutoğlu arasında birkaç ikili görüşmenin gerçekleştiği haberlerı çıktı ve ardından, Şeffaflık Paketi’nin, AK Parti MKYK’sındaki istişareler sonucu alınan kararla geri çekildiği ve seçim sonrasına bırakıldığı açıklandı (http://www.haber3.com/seffaflik-paketi-secim-sonrasina-kaldi-3182190h.htm).

“Seçim sonrasına bırakılan” Şeffaflık Paketi konusu, ne seçim sonrasında ve ne de bugüne  kadar bir daha gündeme, aşağıda anlatılan bir istisna dışında gelmedi ve (deyim yerindeyse) neredeyse tamamen unutuldu.


Şeffaflık Paketi etrafında gelişen olaylar, Davutoğlu’nun istifası sürecinde etkisi çok tartışılan “Pelikan Dosyası”nda şu sözlerle anıldı: Reis’in ekonomi yönetimini ekarte etmek için ilk iş ‘Şeffaflık Yasası’nı çıkartalım dedi hoca. REİS’in haberi olmadan hazırladı yasa paketini. Ve kamuoyuna bizzat kendisi açıkladı. Sonra REİS kendisiyle istişare edilmeden bu paketin hazırlandığını söyledi. Hoca ve muhteris danışmanları tırstılar. Paketi geri çektiler.”

AB kriterlerinden (d) yolsuzlukla mücadele konusunda atılan adımlar bu kadarla kaldı.



Bu noktada (d) yolsuzlukla mücadele maddesi ile ilgili notları yeterli bulup, Şeffaflık Paketi’nden çok daha fazla konu edilen (e) organize suçlar ve terörle mücadele maddesine geri dönelim.



Türkiye’nin Avrupa Birliği’ne girişiyle ilgili yılan hikayesi on yıllardır bıktırıcı git-gellerle sürerken ve 16 Kasım 2013 anlaşmasındaki kriterlerin tümü gerçekleştirilse bile Türkiye vatandaşlarına tanınacağına şüpheyle bakılan vize serbestisi gibi kritik bir eşik yaklaşırken, Türkiye Dışişleri, Davutoğlu liderliğinde bir atak yaptı.



Mültecilerle ilgili dahiyane bir plan karşılığı vize serbestisini neredeyse garantileyen bir adımla anlaşma sağlandı ve 4 Mayıs 2016 günü Avrupa Birliği Komisyonu, Türk vatandaşlarına vize serbestisi verilmesi tavsiyesinde bulundu.


Elbette AB Komisyonu Başkan Yardımcısı Frans Timmermans’ın konuyla ilgili açıklamasında, eksik kriterlere yine vurgu yapılıyordu ama sonuç, Komisyonun “Türkiye’ye Schengen ülkelerine vizelerin kaldırılması yönünde Avrupa Parlamentosu ve AB Konseyi'ne tavsiyede bulunma kararı” aldığıydı.



Karar görünüşte beklenen bir zafere işaretti ve hükümet çevrelerince de böyle karşılandı.



Komisyon kararının ardından Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu “haksızlık vardı” dedi ve “Türkiye Cumhuriyeti vatandaşlarının Schengen ülkelerine vizesiz seyahati çoktan hakettiğini” söyledi. Bakan hedefin tam üyelik olduğunu kaydetti ve “16 Aralık 2013 tarihinde geri kabul anlaşması ve vize serbestisi mutabakatı Ankara'da imzalanmıştı. 17-25 Aralık darbe girişimlerinden dolayı çok fazla gündeme gelmemişti" diye de ekledi.



AB Bakanı Volkan Bozkır ise dikkati 72 kriterin karşılanmasıyla ilgili son anda çıkartılan yasalara çekti ve “TBMM'ye teşekkür borçluyuz, sabaha kadar çalışmayla yaklaşık 15 kanun Meclisten geçti” dedi.

 

Ama aslında artık çok geçti ve Türkiye (en azından bir süre) Avrupa’nın tersi yönünde gitme kararını vermişti.


(Hem Türkiye Dışişleri’nin mülteciler - vize serbestisi hamlesi ve hem de konuya bir giriş olması bakımından, şu yazıma bakılabilir: http://www.serbestiyet.com/yazarlar/firat-erez/ak-partide-ne-degisiyor-692563.)



MKYK’da il-ilçe başkanlarını atama yetkisinin genel başkandan alınmasıyla başlayan, 1 Mayıs sabahı yayımlanan “Pelikan Dosyası” ile sansasyonel boyutlar edinen ve 5 Mayıs’ta Davutoğlu’nun istifasıyla noktalanan bir süreç sonucu Türkiye, yeni bir yola -- en azından bir süre Avrupa’dan bağımsız olarak ve hattâ bazen onun zıddına izlenecek bir yola -- girdi.



Davutoğlu’nun istifasıyla birlikte, AB sürecinde gelinen yerden -- neredeyse vize serbestisine varılacak bir noktadan -- geri dönüldü.



Üzerinde henüz anlaşmaya varılamamış beş kriterle (aslında tek bir kriterle; (e) terörle mücadele kriteriyle) ilgili herhangi bir uzlaşı yolu aranmadan, tek bir pazarlık girişiminde bulunulmadan, Avrupalılara Türkiye’nin PKK ile sürdürmekte olduğu savaşın tam ortasında böyle bir değişikliğe gidemiyeceğinin anlatılmasına hiç çalışılmadan, süreç kesintiye uğradı ve ardından karşılıklı suçlamalar başladı.



Cumhurbaşkanı Erdoğan, Davutoğlu’nun istifasından bir gün sonra meseleye nasıl baktığını şu sözlerle anlattı: “Biz yolumuza, sen yoluna” (http://www.bbc.com/turkce/haberler/2016/05/160506_erdogan_eyup).
 

Davutoğlu’nun istifası öncesinde AB ile yürütülen müzakerelerde öne çıkan üç isimden ikisi, dönemin başbakanı Ahmet Davutoğlu’nun kendisi ile AB Bakanı Volkan Bozkır, 24 Mayıs 2016’da açıklanan açıklanan yeni hükümette bulunmuyor (devam eden, sadece Dışişleri Bakanı Mevlut Çavuşoğlu). Ama özellikle Volkan Bozkır’ın, yeni hükümet açıklanmadan önce, daha 12 Mayıs’ta konu hakkında sarfettiği “Vizelerin kalkmaması pahasına Terörle Mücadele Yasası’nda bir değişiklik yapmayacağız” ve “Cumhurbaşkanımızın direktifleri doğrultusunda Türkiye’nin nasıl bir tavır takınacağını ortaya koyacağız” cümleleri dikkat çekiyor.



AK Parti’nin “Herşey Türkiye için” sloganıyla başlayan 2002 seçim bildirgesinin “İlkeli Siyaset” başlıklı bölümünde, AB ile ilgili şunlar söyleniyordu:


 

“Partimiz, ülkemizin Avrupa Birliğine tam üyeliğini, modernleşme sürecimizin doğal sonucu olarak görmektedir. AB kriterlerinin, ekonomik ve siyasi hükümlerinin hayata geçirilmesi, devlet ve toplum olarak birlikte çağdaşlaşmamız yönünde atılacak önemli bir adımdır. Bu kriterlerin AB üyeliğinden bağımsız olarak düşünüldüğünde bile hayata geçirilmeleri kaçınılmazdır.”



Ancak anlaşılıyor ki o günlerde görülmeyen bir “kırmızı çizgi” geldi ve Türkiye - AB ilişkilerinin ortasına yerleşti.



“Terörle Mücadele Yasası”nın, Türkiye için neden ve nasıl bunca öncelikli hale geldiği; bunun için AB ile Türkiye’yi şimdiye kadar olmadığı ölçüde yakınlaştıracak “vize serbestisi”nin bile nasıl bu kadar çabuk ve istişare olanakları aranmaksızın harcanma yoluna gidildiği, bir sonraki yazının konusu.


 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.