Bir günlüğün savaş delisi-I

Birileri dünyanın başka yerlerinde yaşarken “biz” öldük. Hepsi yavaş yavaş oldu. Hadi en baştan alalım: Yavaşça geldiler, yavaşça bombayı attılar, yavaş bir bom sesi, yavaş ölümler, sonra birden film hızlandı, hızlı ölmeye başladık, sonra ölecek kimse kalmayınca her şey durdu. Hepsini izlediniz, hepsini izlettik.

22.10.2016 09:05
Elif Zehra-Kandemir

ekandemir@perspektif.eu

 

31 Aralık ‘08

 

Ortalığı dağıtıyorum. Ne kıyafetlerimi katlamak, ne çirkin görüntüsüyle etrafı rahatsız eden çorapları kirliye atmak, içimden hiçbir şey gelmiyor. Sokaklarda biraz aylaklık yapıp yerdeki mindere oturuyorum. Hep yorgunum bugünlerde, geçen cumartesiden beri mütemadiyen yorgun. Konuşmak, gözlerimi kırptıktan sonra açmak, hapşırmak, esnemek, bir dosta gülümsemek -evet özellikle gülümsemek- beni çok yoruyor; yanak kaslarımı hiç alışmadığı bir eyleme zorluyorum, bir süre itaat etmediklerinde önceden olduğu gibi felç korkusu falan da taşımıyorum. Falan filan işte diyorum. “Nasılsın, hı, iyi iyi, iyi görünmüyorsun bu aralar, hı, tamam” derken bu dialog beni yorduğu için koşa koşa -hayır koşamıyorum, sadece güçlükle hızlandırılmış bir hareket oluyor bu- eve geliyorum, kendimi uykuya veriyorum, uyurken yoruluyorum, gece sesler falan geliyor, yorulmaktan korkamıyorum. Arada multivitamin narenciye suyu falan içersem bu içinde bulunduğum durumu değerlendirmeye halim oluyor. “Ulan” diyorum, “Öleceğiz. İşte şehri sardılar, tüm askerleri sınır kapısına diktiler ve evet ne kıyafetlerini toplamana gerek var artık ne Otranto seferini anlatan kitabı okumana, ne uyumana gerek var ne şu perdesiz camlara canını sıkmana ve artık ne yaşamana gerek var.” Biraz mecal bulabilirsem bu cümleyi kendime savurduktan sonra -tam bir savurmak olmuyor bu, biraz ivme kazandıktan sonra zemine çakılıyor, bu da yerçekiminin maharetiyle oluyor, çünkü bir şeyi savurup yere çalamayacak kadar yorgunum- yumruğumu biraz sıkıyorum, ama çok değil, çünkü yorgunum; çok yorgunum, dinlenemeyecek kadar yorgunum.

 

Bu yorgunluk halinde buğulu bir cam ardından insanları inceliyorum; onların dinçliklerini, otobüse binerken acele edişlerini, arabalarının pencerelerinden çıkartıp öfkeyle salladıkları yumruklarını, kornaları. İnsanların bunca yorulmayışına imreniyorum biraz, annemin perde yıkayışına ve yıkadığı perdeleri özenle ütüleyişine, küçük kız kardeşimin tüm boyalarını yere serip kalemi doğru dürüst tutmadan yamuk yumuk çizgilerle resme benzeyen şeyler yapmasına ve bunu yaparken suratını gösterdiği ihtimama uygun mimiklerle donatmasına, babamın her gece elinde kumandayla salonda uyuyakalmasına ve perdeleri yıkayan, bulaşıkları yerleştiren, küçükkızkardeşimindağıttığıboyalarıahöfpüfdemedentoplayan annemin babamı da aynı yorucu sabırla uyandırışına, bunların hepsine imreniyorum. Herkesin bunca yorulamayışı ve biraz sonra askerler şehre girince ortada kirlenecek tabak, resmini çizecek ev, izleyecek yarışma programının kalmayacağından habersiz olmaları benim yorgunluğumu anlamsızlaştırıyor; bu anlamsızlık beni tekrar yoruyor.

 

Dün sabah annemin dışarı çıkıp açılmam önerisi ve daha sonra ısrarı neticesinde bakkala gittim. Bakkalcı Rasim amcadan iki ekmek isterken, konservelere, reçel kavanozlarına baktım; zihnimin yanlış kodlaması sonucu annemin reçel kavanozlarının kapağını bana açtırdığı geldi aklıma, tam yorulmaya başlarken Rasim amca: “Neyin var oğlum?” dedi, “Kuşatma var ya Rasim amca” dedim. “Hepimiz öleceğiz, artık kaçışı çıkışı yok, istediğimiz kadar sığınakta kalalım, istersek yanımıza on yıl yetecek erzak alalım, vız gelir tırıs gider. Sınırda askerler var, sona geldik, ölüyoruz işte.” Şaşırdı; “Ne kuşatması ne ölümü yavrum? Bak seni oğlum gibi severim, deden rahmetlinin bende çok emeği vardır, geçen annenle karşılaştık, biraz mahzun görünce ısrar ettim anlattı. Bizim oğlanın halini iyi görmüyorum dedi, bir nasihat etsen dedi. Ben de anneni teselli ettim, gençtir dedim, bu yaşlarda kanları kaynıyor, kafalarında sürüyle fikir kıpırdanıyor dedim, üzülme sen yakında düzelir, askere gidip geldikten sonra da artık tamamen değişir dedim. Anneni üzme oğlum, annelerin çok emeği vardır evlatlarının üstünde. Şimdi siz anlamıyorsunuz, öyle dünyaya gelir gelmez birden bu yaşınıza erişiverdiniz gibi geliyor size. Halbuki siz daha agularken anneniz sizinle uğraşıyordu, aman elini sobaya değirmesin, parmağını pirize sokmasın diye peşinizden koşturup duruyordu. Hadi sen anneni üzme, öyle anlamsız şeyler söyleyip kız kardeşini de korkutma, tamam mı?” “Tamam Rasim amca” dedim, konuşması beni yormuştu, ona zihnimi açmak, hem de bu iş için uygun anahtarı uygun kelimeleri bulup onları bir süre silkeledikten sonra cümle dizilişiyle söylemek falan beni daha çok yoracağından itaatkar gözükmeyi seçtim. Nasıl olsa artık öleceğiz; Rasim amcanın da, bana verdiği nasihatlerin de, annemin üzülmesinin de, hatta reçel kavanozlarının kapaklarının da bir anlamı kalmayacak. Bizden seneler sonra gelen insanlar ne annemin perdelerini, ne kardeşimin uğruna günlerce ağladığı pahalı boya kalemlerini ne de babamın kumandasını hatırlamayacaklar. Beni en çok yoran bu fikirdir: Biz öleceğiz ve ardımızda bırakacağımız hiçbir şey olmayacak. Bu dünyadan dezenfekte olacağız, yaşamamış sayılacağız. Bir insanın arkasında hiçbir şey bırakmadan dünyadan silinmesi ve hiç yaşamamış mesabesinde olması kadar acı verici başka bir şey var mı? Evet var: Bombalarla öldürülmek. Peki bombalarla öldürülmekten sonra? Yok, zannediyorum. Askerler gelecek ve biz öleceğiz. Hayatımız bir ansiklopediye girecek olsa iki satırlık yer bile kaplamayacağız: Geldiler ve öldürdüler. Reçel kavanozunun kapağından, perdeler yıkanırken açıkta kalan camlardan, evin önünden geçen ve hayatlarının perdesiz bir camdan izlendiğinin farkında olmayan insanlardan, onların otobüse binişlerinden bahseden olmayacak. Öldürülüş anımız ve çamurlu postallarıyla evimize girişleri, kardeşimin boya kalemlerini kırışları, annemin perdelerinin kana bulanışı falan akla gelmeyecek: Kaldılar ve öldüler. Yaşanmış tüm ayrıntılar yok olacak. Seneler sonra bu topraklara gelip, artık askerlerin olmadığı yerlerde gezen bir turist belki Rasim amcanın garaj yapılmış dükkanının önünden geçecek. Bir profesör gelip bize reva görülen iki satırlık ansiklopedi maddesini uzatacak ve şöyle diyecek: “Ölüşlerine şahit bulamayacak kadar yalnız ve yine ölüşlerine engel olamayacak kadar yorgunlardı.” Tüm dünya yüzünü bize çevirse de gözünü yumacak bu dehşetli sahneyi izlememek için. Biz de öleceğiz işte, izlesinler diye.

 

“Sana mandalina getirdim oğlum.” Elinde tabak, kapıda annemin ürkek bekleyişi. Benden korktuğunu hissediyorum. Ona bu kadar yorgun bir evlattan korkmamasını tembihlemek isterdim, ama çok yorgunum. Mandalinayı başparmağıma geçirip sallayamayacak, odaya yayılan kokusunu umursamayacak kadar yorgunum. “Bu nasıl ambargo, sınır kapısını mı açtılar? Helikopterlerle mandalina mı dağıttılar?” Annem korkuyor. Mekan ve içindeki şekiller birbirine giriyor. Hissediyorum; tüm okuduklarım, duyduklarım, konuştuklarımız, hiçbiri uzakta değil, anlatılan her hikayenin kahramanı benim. Karşıma adamlar çıkıyor, suratları uzuyor, ellerinde silahlar, ayaklarında postallar oluyor. Korkmuyorum diyorum, soylu direniş, kafama silah dayanıyor, soğukluğunu şakaklarımda hissediyorum. “in-ti-fa-da!” Sloganlar duyuyorum, suratlar uzuyor, ayaklarımın dokunma hissi şeffaflaşıyor, bir tülün içinden geçer gibi kayıyorum, hala şekil değiştiren suratlar, koşan insanlar, bağrışmalar. Bir bombanın düştüğünü görüyorum. Hem de bomba yukarıdan atıldığı andan itibaren üstten izliyorum onu. Havada süzülüyor. Bombaya odaklanmışken sanki bomba düşmüyormuş da aşağıda kalan şehir gittikçe yukarı çıkıyormuş gibi bir görüntü beliriyor. Şehir yükseliyor, yükseliyor, yükseliyor. Bombayla buluşuyor, etrafa betonlar savruluyor. Ben nerdeyim, bağrışmalar, yabancı bir dil, uzayan suratlar yok, şimdi her şey berraklaştı, şimdi gerçek bir acının içindeyiz, şimdi sahne yok, oyun yok, izlemek yok, şimdi hayat ile hayal arasındaki zar yırtıldı, demin uykudaydık, şimdi yaşamaya başlıyoruz. Dokunduklarımız gerçek eşyalar, üstümüze savrulan beton blokları gerçek ve kanlar, hepsi gerçek, biraz sonra öleceğiz. Öleceğiz ve bu hengame son bulacak, televizyonda yıkıntıların görüntüleri, tahliller, tartışmalar… Birkaç sene sonra meydan temizlenecek. Biz öleceğiz, gerçekten öleceğiz hem de. Belki cesetlerimizi ordan temizlemeseler, yıkıntıları ve çıkan demirleri hurdacılar aralarında paylaşmasa, belki bombayla şehrin buluşma sesi arka planda devam etse ölmeyebilirdik. Ama biz öldük. Birileri dünyanın başka yerlerinde yaşarken “biz” öldük. Hepsi yavaş yavaş oldu. Hadi en baştan alalım: Yavaşça geldiler, yavaşça bombayı attılar, yavaş bir bom sesi, yavaş ölümler, sonra birden film hızlandı, hızlı ölmeye başladık, sonra ölecek kimse kalmayınca her şey durdu. Hepsini izlediniz, hepsini izlettik. Sunum bitince soruları aldık bir de, arkadan İspanyol asıllı bir öğrencimiz söz almak istiyor, mikrofonu uzatıyoruz: “Hiç utanmadınız mı ölürken?” “Evet kabul edelim bizim için de zordu; mekan-zaman ikilisi açısından, netice itibariyle kaçıncı yüzyılda yaşıyoruz canım, ama evet başlarda biraz utanmıştık, omuzlarımız boştu ve selamı unutmuştuk. Çok utandık ama sonra siz alıştınız, biz öldük.”

 

Annemin ağlama sesleri, korkuyor. Akli dengemin bozulmasından korkuyor ve tek oğlunun bu utanç verici halinden hoşnut değil. Bense yorgunum. Ortalığı toparlayamam, gülümseyemem ve mandalina yiyemem; çünkü çok yorgunum. Hem ölemeyecek hem yaşayamayacak kadar yorgun.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.