‘Yeni Türkiye’ : Bir kavramın izinde (2) ‘yeni Türkiye’ vs. ‘eski Türkiye’

‘Yeni Türkiye’ : Bir kavramın izinde (2) ‘yeni Türkiye’ vs. ‘eski Türkiye’

17.02.2014 13:20
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

“Yeni Türkiye” bu dönemde AKP entelijansiyasının kullanıma soktuğu ve kullanmaktan/vurgulamaktan özellikle hoşlandığı bir tabir olarak temayüz etti. Bu kavramsallaştırmaya göre “yeni Türkiye” bir nevi AKP ve onun dayandığı sosyoloji tarafından temsil edilmekte ve taşınmaktadır. Bu sosyal-siyasal-kültürel temerküz “yeni Türkiye”yi oluştururken, “eski Türkiye” sadece bir ideoloji değil bir sosyoloji, kültürel habitus olarak da görülen “Kemalist zihniyet” tarafından temsil edilmektedir. Operatif bir tanımı yapılmamış “yeni Türkiye” bu muğlak haliyle farklı zamanlarda farklı anlamlara gelebilmektedir. Ancak bu farklı anlamlandırmalarda hep bir şey sabittir; “iyi bir şey olması”dır. “Yeni Türkiye” bu şekilde “ahlakileştirilmektedir”. Yeni bir medya düzeni Bununla beraber, bu kavramı yazılarında ısrarlı ve abartılı kontrastlı vurgularıyla gündeme sokan ve yaygınlaştıran Rasim Ozan Kütahyalı’dır. Öyle ki Özdemir İnce, Kütahyalı’nın katıldığı bir televizyon programına ilişkin hissiyatını adam çıkmış televizyona, ‘yeni Türkiye!’ diyor, 'yeni Türkiye’de şunlar olacak, bunlar olmayacak!’ diyor” [1] şeklinde ifade etmektedir. “Eski Türkiye yıkılıyor. Yeni Türkiye'nin inşaatı ise henüz çok daha yeni... Herkes şundan emin olsun ki, eski Türkiye'ye dönüş söz konusu olamaz” [2] diyen Kütahyalı aslında bu tabiri esasen yeni bir medya düzeninin kurulacağını muştularken kullanmaktadır. Kütahyalı’ya göre başta Doğan medyası, geçmişe aittir. Taraf gazetesinde yazarken sık sık yeni bir medya master planlamasından bahseden Kütahyalı, Takvim ve Sabah’a geçişinin ardından ise nasıl “eski Türkiye’nin medyadaki amiral gemisi hiç şüphesiz Hürriyet gazetesi ve Doğan medyası” ise “yeni Türkiye’nin amiral gemisi ise Sabah gazetesi ve Turkuvaz Medya grubudur” [3]diyerek bu yeni Türkiye’nin medya düzeninin ana üssünü tanımlamaktadır. Ancak medya sadece medya değildir. Bu yeni medya düzeni aynı zamanda bir dönemin oligarşik ve sırtına “eski Türkiye”nin müesses nizamına dayamış bir sermayenin uzantısı/onun tetikçisi olan medyanın tasfiyesi ve dolayısıyla dönüşümünün bir neticesi olacaktır. Yeni oligarşik ve sahte-burjuva bir yapının iktidar blokundan çekilmesiyle onun yerini alacak Türkiye’nin “hakiki burjuvazisi”, özgürlükçü sermayesinin medyası da elbette (tıpkı MÜSİAD kurucu başkanı Erol Yarar’ın “gerçek burjuva sınıfı biziz” derken kastettiği gibi) bu hakiki burjuvazinin kendi değerlerini yansıtacaktır. Aynı şekilde, medya sadece bir sermaye meselesi değil bir zihniyet ve paradigma meselesidir. Nasıl siyasette eski paradigma çökmüşse, medyada da eski paradigmanın kişi ve kurumlarıyla tasfiyesi bir gerekliliktir. Zihinsel dönüşümlere adapte olamayanların medyadan tasfiyesi bir mecburiyettir. Geçmişin dünyaya kapalı, ufku Kapıkule’nin ötesine gitmeyen ithal ikameci “aydın”ının da daha dünyalı yeni Türkiye’de yeri yoktur. “Maalesef aynı şey ‘Türk entelektüeli’ olmak için de geçerli, 25 yıl aynı şeyi de pişirsen yine ‘entelektüel’sin, kafa konforunun bozulmasına gerek yok, akademik/entelektüel literatürü takip ve temellük etmeye, yeni bilgiler ve teorilerle beyinsel gergef yaşamana, entelektüel iştah sahibi olmana gerek yok, zaten 'Türk aydını'nı zorlayacak bir entelektüel rekabet ortamı da yok Türkiye’de... Solcusu da liberali de bu problemli kültürel atmosferden payını alıyor. Hatta öyle yerler oluyor ki Kemalistlerden, ulusalcılardan 'analiz kabiliyeti' anlamında bir farkları kalmıyor...” [4] 'Yeni Türkiye' - 'yeni anayasa' Elbette yeni medya yapılanması yeni Türkiye’nin izdüşümü olacaktır. Peki “yeni Türkiye” nasıl bir yer olacaktır? Öncelikle bir çokları için “yeni anayasaya” “yeni Türkiye”nin sosyal kontratı, kurucu belgesi olacaktır. Sivil olması içeriğinin kendisi kadar mühimdir. Zira ülkenin sahibinin sahiplik beyanı niteliğinde olacaktır. Rasim Ozan Kütahyalı “yeni Türkiye”yi şu şekilde muştulamaktadır: “Türkiye yeni bir döneme giriyor... Yeni Türkiye’de dokunulmaz insan olmayacak. ‘Koskoca devletin paşasına böyle mi yapılır’ anlayışı sona erdi artık. Herkes sonuna kadar sorgulanacak, eleştirilecek, denetlenecek, yargılanacak ve suç işlemişse de içeri girecek... Türkiye Cumhuriyeti Devleti’ni bu dönemde yeniden yapılandıracağız. Dindarların, Kürtlerin, Alevilerin, gayrımüslimlerin de eşit yurttaş olduğu bir Türkiye yaratacağız. Tüm vicdan sahiplerinin erdem ittifakıyla yapacağız bunu… Böyle bir özgür ve demokratik Türkiye yaratmanın eşiğindeyiz. ‘Biz Türkiye Cumhuriyeti halkı olarak...’ diye başlayacak sivil bir anayasa ihtimaline.”[5] Peki nedir tam olarak “eski Türkiye"? Bir çok durumda “eski Türkiye”den kastedilen 1990’lardır. Bir tarafında Güneydoğu Anadolu’da PKK’ya karşı köy boşaltmalarla, faili meçhullerle, “devletin rutin dışına çıkmasıyla” verilen gayrı nizami savaşı, bir tarafında Mesut Yılmaz ve Tansu Çiller imgeleriyle özdeşleşmiş yozlaşmış bir siyaset sınıfı temsil ediyordu. Elbette ideolojik çerçevesi ise Kemalist bir bürokratik vesayet tarafından çizilmiş ve belirlenmişti. Tetikte bekleyen 'eski Türkiye' Ancak “eski Türkiye” sadece geçmişe ait bir gerçeklik olarak kodlanmadı. “Yeni Türkiye”nin içinde de tetikte bir “eski Türkiye” vardı. “Eski Türkiye” uyumamaktadır. Bu “eski Türkiye”nin sembolü ise giderek adeta her kötülüğün anası olarak tasvir edilen Koç Holding oldu. Gezi olayları yine “eski Türkiye” ile “yeni Türkiye”nin savaşı olarak sunuldu. Açıktır ki bu “eski Türkiye” vurgusu her türlü mazur görülemeyecek pratiği meşrulaştırma manivelası olarak işlevselleştirilmektedir. Zira her an gözleri dört açmalı, en ufak bir gevşekliğe ve yumuşaklığa düşülmemelidir. Bu retorikkısmen Stalin’in “yeni düzen” içinde yuvalanmış “eski düzen”in ve burjuva unsurlarıyla devrim sonrası sınıf çatışmasını teorizasyonu hatırlatmaktadır. Stalin’e göre sosyalizmin inşa sürecinde daha önce teorinin öngörmediği bir şekilde sınıf çatışması hiç olmadığı kadar şiddetlenmiştir. İlk kez Lenin tarafından 1919’da devrim sonrası kızıllarla beyazlar arasındaki iç savaşın ortasında ortaya atılan “sınıf çatışmasının derinleşmesi” kavramı Stalin tarafından kendi hasımlarını temizlemesine ideolojik dayanak ve meşruiyet sağlamak için yoğun bir şekilde teorize edilecektir. Lenin iç savaş gerçekliğinde bir pratik gerçeklik olarak bunu saptarken Stalin için bu süreç tarihsel diyalektiğin kaçınılmaz bir aşamasıdır. Stalin’e göre her ne kadar toprak sahibi sınıf (kulaklar) tasfiye olmuşsa da, bir taraftan devrim öncesi burjuvazinin artıkları bir direniş ortaya koymaya çalışmakta, bir yandan da sosyalizmin inşa sürecinde yeni burjuva unsurları bu süreçte partiye sızarak sosyalizmi bu şekilde sosyalizm kisvesi altında tasfiye etmeye çalışmaktadır. Stalin “sınıf çatışmasının derinleşmesi” teorisini parti içi tasfiyeleri için kullanmaktayken, “yeni Türkiye”de eski Türkiye’nin ve onun kültürel sınıfının direnişi argümanı bu ikisi arasında mutlak bir tezat kurarak her türlü eleştiriyi itibarsızlaştırmaya yöneliktir. Tıpkı 1920’lerin öldürücü “derinleşen sınıf çatışması”nda olduğu gibi ara-yol ve fikir farklılaşmaları değil iki tarafın (“mutlak iyi”nin ve "mutlak kötü”nün) öldürücü savaşı vardır. Alınacak ahlaki tavır ise retorik içinde boğulmaktan değil saflar belirginleştirmekten geçmektedir. Her türlü siyasi tartışmada “tartışmayı bitirecek argüman” (deusexmachina) olarak mutlak ve tarafların çok sarih olduğu bir yeni Türkiye-eski Türkiye çatışma hattı ileri sürüldü. Bir tartışmanın muhatapları, ABD’de muhatabını Nazilikle suçlama “öldürücü argümanı” gibi, mutlak ayrışmada eski Türkiye tarafında kalmakla itham edilmektedirler. Bu sebeple her tartışmada ilgili ya da ilgisiz Koç Holding’e, TÜSİAD'a atıf yapılmakta ve tartışmaya sokulmaktadır. Bu vurgunun en aleni olduğu anlardan biri ise kuşkusuz Gezi olayları sırasında özellikle, hele Divan Oteli bağlantısı üzerinden, Koç Holding’in denkleme sokulmasıydı. Marksist omurga ve 'beyaz Türkler' “Yeni Türkiye” aslında, zaten Mehmet Altan başta olmak üzere “liberal", “Özalcı”, "Marksist” entelektüellerce teorize edildiğinden, oldukça Marksist bir omurgaya dayanmaktadır. Haliyle söz konusu olan aslında bir sınıf çatışmasıdır. Bazen bu ayrışma basbayağı keskin sınıfsal hatlarla ayrışmış “varlıklılar” vs. yoksullar olarak kodlanmaktadır. Ancak bu sosyalist anlam ve çağrışımlar içermeyecek şekilde kültürel-merkezde inşa edilmekte ve kültürel ve maddi ayrışmalar birbirlerinin üzerine bindirilmekte, eş değer kılınmaktadır. Burada ise meşum “beyaz Türkler” kavramı devreye girmektedir. “Beyaz Türk” tabiri yine herhangi bir operatif tanımı olmadığından bazen en üst sınıfı, bazen üst orta sınıfı, bazen ise seküler herhangi birini kapsayan bir şekilde kullanılarak “eski Türkiye”nin dayandığı sınıfı tanımlamaktadır. “Beyaz Türklük” bazen ekonomik temelli ama daha çok aynı anda hem ekonomik, hem kültürel-temelli bir statü-sınıftır. Haliyle de “Beyaz Türkler” tıpkı Stalinist lugattaki “burjuva” ya da “kulak” gibi “yeni Türkiye”de “eski Türkiye” bakiyesi olarak bir “yeni Türkiye” için iç tehdittir (Bakınız “Gezi olayları”). Ülkede beyaz Türkler vs. “otantik Anadolu halkı” arasında bir sınıf çatışması sürmektedir. “Eski Türkiye” daha lirik tasvirlerinde “İstanbul dükalığı”, “oligarşi”, “baronlar” olarak tarif edilen, Marksist bir omurgada ise “tekelci kapitalizm”le özdeşleştirilen TÜSİAD-merkezli bir İstanbul sermayesinin üzerinde ve onun tarafından inşa edilmişken, “yeni Türkiye” müteşebbis Anadolu sermayesi tarafından taşınmaktadır. Geleneksel İstanbul sermayesi üretken olmayan, rantiye ve devlete yaslanarak palazlanmış bir sermayedir. İthal-ikamesi dönemin iç pazara yönelik ve dolayısıyla rekabetçilik baskısı hissetmeyen sermayesidir. “Kemalist” devlete dayanarak gürbüzleştiğinden Kemalist müesses nizamın organik bir parçasıdır. Oysa ki Özal’la beraber eski konforunu ve iç piyasaya hakimiyetini yitiren bu sermaye sınıfı ilk krizini yaşarken, bu dönemle beraber daha dinamik ve girişimci Anadolu sermayesi yükselmeye başlamıştır. AKP ise yine bir Marksist tefsirin siyaseti ekonomik sınıfların izdüşümü addetmesinin bir neticesi olarak, bu gayet Marksist analizde bu sınıfsal oluşumun siyasi uzantısı addedilmiştir. Geleneksel İstanbul sermayesi aslında asalak aristokratlara, yüceltilen Anadolu sermayesi ise Marx’ın Komünist Manifesto’daki coşkuyla yücelttiği, “Mısır piramitlerini, Roma'nın su kemerlerini ve Gotik katedralleri kat be kat aşan şaheserler yaratmasına” övgüler düzdüğü 19. yüzyıl Avrupa burjuvazisine denk düşmektedir. İstanbul ve Anadolu sermayesi Kuşkusuz bu “demokrat tefsir”in en ikonik ismi ve popülerleştiricisi Mehmet Altan sayısız nehir söyleşi kitaplarında geçmişe ait ve ancak günümüzde rantiye ve devletten beslenerek bu zor gücüyle kendini dayatan İstanbul-TÜSİAD (sözde) sermayesi vs. dinamik ve üretken yükselen ve geleceğe dönük Anadolu sermayesi tezadını (MÜSİAD, TUSKON, vs.) anlatısının merkezine alacaktır. Özellikle Kayseri bu anlatılarda bir “Müslüman Kalvinizm”in, Müslüman Protestan etiğinin  adeta bir pilot şehir muamelesi gördü. Denizli, Gaziantep, Uşak, Konya gibi diğer şehirler de aynı izleğin diğer örnek şehirleri olarak zikredilecektir. İşte bu şehirler ve ekonomik canlılık sadece AKP’nin değil “yeni Türkiye”nin de sosyolojisi ve motorudur. “Yeni Türkiye”yi tamamlayan bir kavram da normalleşme oldu. TSK vesayetindeki anormal parantez kapanmakta, Türkiye zaten olması gerekene gecikmeyle gelmektedir. “Normalleşme” ile devletin Kemalist yüklerinden arınması ve liberal demokrat bir devletin görev tanımına uygun ve liberal demokrat ilkelerle uyumlu şekilde hareket etmeye başlaması, yani de Kemalizasyonu ifade edilmektedir. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığına hazırlatılan “Sessiz Devrim” raporuna göre “2002’deki en önemli adım olarak görülebilecek olağanüstü halin kaldırılması ile başlayan bu süreç, Türkiye’yi kurumları ve vatandaşlarıyla birlikte çok yönlü olarak rahatlatan, hayatı normalleştiren bir tür sessiz devrime dönüşmüştür.” [6] Bu söylem aynı zamanda bir çok aksaklığın ikrarıyla beraber mazur görülmesini sağlayan bir mekanizma oldu. Bir tür Hegelcilikle bu süreçte sorunlar yapısal değil tali ve zamanla aşılacak nitelikte ve geçmişin tortusu, normalleşme sürecinin kaçınılmaz sürtünmeleri addedildi. “Sessiz devrim” kavramı da AKP’nin 2002 sonrası döneme ilişkin liberal ve demokrat bir okuma olarak sunduğu ve yaygınlaştırdığı tabirlerden oldu. Bu tabir, devrimlerin alışılageldik üzere kanlılığına karşı barışçıllığı ve liberal talepleriyle yeni bir devrim modeli sunan 1989 Doğu Avrupa kadife devrimleri ve 1989’un ilhamındaki 2000’lerin Doğu Avrupa renkli devrimlerini anıştırmaktaydı. 2002 sonrası yaşanan süreç basbayağı bir devrime, devrimsel bir dönüşüme tekabül ediyordu. Bu devrimin sessizliği ise barışçıllığına, kapsayıcılığına ve liberalliğine işaret ediyordu. Bu kavram AKP tarafından bir slogan olarak da sıkça kullanıldı. 2011’de AKP’nin ve ertesi yıl AKP’nin iktidarının 10. yılı kutlamalarında, AKP’nin on yıllık performansı “sessiz devrim” olarak özetlendi. Özetle, “yeni Türkiye” kavramın 2009-2010 itibarıyla kullanıma girdiğini saptadık. Aynı şekilde “yeni Türkiye” ve onun tezadı olarak “eski Türkiye” kavramlarına atfedilen anlamları tartışmaya çalıştık. Bugünse, 2009-2010 “yeni Türkiye” tahayyüllerine baktığımızda ciddi bir söylemsel kaymanın olduğunu görüyoruz. O dönemde bir değerler ve ilkeler manzumesinden bahsedilirken süreç içinde önce bir “sosyoloji”ye, ardından ise bir reelpolitiğe kaymıştır. “Yeni Türkiye” ise bugün bir ilkeler ve değerler manzumesinden çok belirlenmiş bir saf ve bir fiili durum haline geldi. "Yeni Türkiye’nin ekonomi politik”i, yani Marksizan bir tefsirle onun dayandığı varsayılan sermaye sınıfı ise Mehmet Altan’vari güzellemelerinin aksine yüksek katma değer uzatmaktan ve teknoloji girdisi sağlamaktan uzak bir perakende ve müteahhitliğe sıkıştı. Hatta katma değer yaratma kısıtlarından dolayı kaçınılmaz olarak “eski Türkiye”ye atfedilen marazlara saplanarak AKP üzerinden devlet ve siyasete dayanmak durumunda kaldı. Başta Kütahyalı’nın muştuladığı yeni Türkiye’nin basını olmak üzere yeni Türkiye kurumları bir değerler bütünü oluşturamadı. Aksine, bir saldırı halinde verilen ve birbirleriyle uyumluluk ve tutarlılıktan yoksun refleksler yeni bir toplumsal sözleşmeyi değil tam aksini ima etmektedir. Üstelik, kendine “kurucu bir ahlak”, bir ahlak çerçevesi üretemediğinden ve devleti de siyaseti de bu ilke ve değerler üzerine tesis edemediğinden, “eski Türkiye” söylemine ve bu ikisi arasındaki mutlak çatışma algısına sarıldı. Haklılığını bu çatışmadan devşirdi. Bu çatışma ortamında ise kendini evrensel değerlere sahip çıkarak tanımlayamadığından reel politike saplandı ve “yeni Türkiye” bu çatışmada bir söylemsel araç ve silah olarak işlevselleşti. Mahçupyan’ın kavramsallaştırdığı bir paradigma olarak “demokratlık” ise “demokrat koalisyon”un manifestoları niteliğindeki bir zamanların Etyen Mahçupyan yazılarında unutulmaya terk edilmiş durumda.
 
[1]Özdemir İnce, “Yeni Türkiye”, 17 Mart 2009.
[2]Rasim Ozan Kütahyalı, “SABAH, Yeni Türkiye ve Aydın Doğan”, Sabah, 5 Şubat 2012.
[3]Rasim Ozan Kütahyalı, “SABAH, Yeni Türkiye ve Aydın Doğan”, Sabah, 5 Şubat 2012.
[4]Rasim Ozan Kütahyalı, “Türk Aydını ve Yeni Türkiye”, Taraf, 22 Haziran 2011.
[5]Rasim Ozan Kütahyalı, “Orduevi Bahçesinde Fetullah Gülen ve Yeni Türkiye”, Taraf, 24 Şubat 2010.
[6] T.C. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, Sessiz Devrim-Türkiye'nin Demokratik Değişim ve Dönüşüm Envanteri 2002-2012, Ankara: T.C. Kamu Düzeni ve Güvenliği Müsteşarlığı, 2013, s. 157.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.