Tek kale maç

Tek kale maç

20.01.2014 11:41
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

Tarih, derya içindeki mahiler olduğumuzdan olsa gerek, farketmesek de hızla akıyor. Cemaat-AK Parti gerginliğinden satır aralarında bahsedilmeye başlandığında bugünün bir çok tetikçi-yazarı bunu inkar etmekle kalmıyor, külliyen iftira olduğunu iddia ettikleri bu mevzuyu gündeme getirmeyi maksatlı buluyordu. Bu inkar çok daha fazla AK Parti cephesi için geçerliydi. Eylülden sonra cemaat eleştirilerinin dozunu arttığı ve saklanamaz hale geldiğinde dahi öbür cenahta aynı inkar devam etti. Öyle ki dünya tarihinin en öngörüsüz ve daha gazeteler bayilere dağıtıldığında geçersiz kalmış 17 Aralık tarihli yazısında Yalçın Akdoğan “inadına uhuvvet ve muhabbet”ten bahsediyordu. Bu durum ise karşılıksız iflah olmaz bir aşktan kaynaklanmıyordu kuşkusuz. Cemaat-AK Parti kapışmalarında bir orantısızlık söz konusuydu, bir nevi tek kale maç. Cemaat AK Parti’ye son derece haklı olduğu konularda pervasızca saldırabiliyordu; yolsuzluklar, iltimaslar; keyfi kadrolaşmalar ve otoriter uygulamalar. Oysa ki AK Parti; en az cemaatin ithamları kadar haklı olduğu meselelerde ağzını açamıyordu, konuya, esas konulara asla girmiyordu. Öyle ki 17 Aralık’ta ayyuka çıkmış cemaatin emniyet ve yargı yapılanmalarını bile açık açık ortaya seremedi.  17 Aralık öncesi uhuvvetten bahsederken, 17 Aralık sonrası ise diyebildiği uluslararası komplo ve bu komplonun türevleri olarak üçüncü köprü ve yeni havaalanına karşı Almanya’nın sabotajı vs. gibi absürdlükler oldu. Cemaat gerçeklerinin kendi işine gelen taraflarını işine gelir şekilde konuşurken, AK Parti gerçeklerin “öteki tarafı”nı değil, bir fantezi-evreni kendi kamuoyuna iç-propaganda olarak anlattı. Elbette bu savunma ve saldırı hattı AK Parti’yi daha da gülünçleştiriyordu entelektüel kamuoyu, seküler kamuoyu ve uluslararası camia nazarında. Hele ki cemaat evrensel hukuk dilini ve liberal bir söylemi kullanırken. Cemaat böylece kolayca “masum”u oynayabilerek ve çok başarılı bir algı yönetimi yürütebildi. Çünkü bir orantısızlık söz konusu. Cemaat her AK Parti’yi itham ettiğinde kendisini bu günahlardan ayrıştırıp, kendine saf, temiz, tek gayesini Hakk’a, İslam’a, millet ve insanlığa hizmet olarak sunabiliyor. Mensuplarının, ehl-i hizmetin, Tanzanya’dan Kamboçya’ya kendilerini fedakarca adadıkları bir hareket hiç kirli olabilir mi ? AK Parti’nin ise açmazı ise şu; cemaatin her türlü günahında bir şekilde mesul. Ya göz yumma şeklinde, ya pasif suç ortaklığı, ya da aktif suç ortaklığı şeklinde. Cemaat günahkâr ne yaptıysa, AK Parti’nin ona gönüllü ya da gönülsüz açtığı alan ve zeminde, ona sağlanan avantajların sayesinde yaptı. Üstelik cemaat mesul tutulabileceği hiç bir somut tüzel kişiliği temsil etmezken AK Parti devleti ve sorumlu makamı temsil ediyor. Bu sebeple her ifşaat AK Parti’nin kendi vebalini ikrar etmesi anlamına gelecek. İşte cemaat bu açığı sonuna kadar kullanıyor. AK Parti dibine kadar yolsuzluğa batmış, otoriter uygulamalara savrulmuş, devlette liyakatsiz bürokratları atayıp devleti çiftliğe çevirmiş vs. Bunun propagandasını dilediğince her mecrada pervasızca yapabiliyor. Peki cemaatin sicili bu konularda pür ü pak mı ? Tam aksi olduğunu biliyoruz ve bilmediklerimizi “duyuyoruz”. Emniyet-yargıdaki ayyuka çıkmış çetevari yapılanmalar sadece cemaatin en görünür karanlık örgütlenmesi. Şifrelendirme polis ve adalet okulu sınavlarından SBS ve YGS’ye sıçramış; her türlü ihale alımı ve dağıtımına müdahil olunmuş ve pay alınmış; istihbari bilgiler sızılan devletin kılcal damarlarından istif edilmiş; KCK darbesinde yargı ve emniyet kendi keyfiyetiyle binlerce kişiyi içeri atmış. Biz “duyuyoruz”, AK Partililer “biliyor” ama niye bu duyumlar kamuoyunun amiyane bilgisi olmuyor ? Kamusal tartışmaların mevzusu olmuyor ? “Yandaş gazeteler”de manşetlere taşınmıyor ? Çünkü yukarıda ifade edildiği gibi cemaatin günahları “devlet” aracılığıyla ve AK Parti’nin göz yummasıyla işlendi. Oysa ki devlette acziyeti ve yolsuzluğu kabul AK Parti’nin kendi 2010-sonrası retoriğiyle, Erdoğan’ın muktedir lider imajıyla çelişir. Bu durumda olageldiği üzere “masum” ve “mağdur”u oynayamaz. AK Parti, cemaatin aksine seçimlere girip oy alan ve oy oranını korumak durumunda bir parti. Hesap vereceği bir “sandık” var. Ve tabii AK Parti’yi ve her kademede birçok AK Parti’li siyasetçi, memur ve bürokratı hukuken asıl sorumlu kılar. Bunun altında “Yeni Türkiye” kalır. Ve elbette AK Parti hükümeti ve devleti de. Belki bu sebeplerle 30 Mart seçimlerine kadar AK Parti bu savaşta düşük profilli kalmaya mahkum. Ama sonra ? AK Parti bu zamana kadar her türlü sorunu halının altına süpürerek, kol kırılır, yen içinde kalır mantığıyla çözdü ya da çözmeye çalıştı. Ama cemaat meselesi ve cemaatin devlet içine gömülmesi bunu çok ama çok aşıyor. İç-cezalandırma mekanizmasıyla aşılamayacak kadar devasa bir mesele, 2010-sonrası yeni Türkiye’nin altında kalabileceği kadar büyük. Ama aynı zamanda acil ve hakiki “Yeni Türkiye” bir gün kurulacaksa bunun gerek şartı. Biz de bunları konuşmalıyız. 2010-sonrası iyimser yazıların ve güzellemelerin vakti çoktan geçmişti zaten.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.