Taraflılık ahlakı

Taraflılık ahlakı

27.01.2014 15:13
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

2007-2010 arası “demokrat koalisyon” savaştığı Kemalist müesses nizama karşı kendine mutlak haklılık, mutlak ahlaklılık, mutlak tutarlılık ve mutlak ilkeliliği biçiyordu. Öyle ki bu dört meziyet birbirlerinden ayrıştırılamaz ve eşdeğeri addediliyordu. Oysa ki hepimizin teslim ettiği üzere 2013-2014 konjonktüründe bu tür bir dörtte dört yapmak adeta imkânsız. Buna rağmen post-Gezi ama hele post-17 Aralık sürecinde söylemsel ayrışmalar, kopuşlar ve hatta zıtlaşmalar bu ortak geçmiş haklılık/ahlaklılık/ilkelilik/tutarlılık cephaneliğine dayandırılmakta ve karşı taraf bu şekilde “çürütülmekte”. Aslında 2007-2010 döneminin “mutlak masumiyet” özalgısı tarumar olduğundan bu iddiaların hepsi zaten illüzyon ve sadece bir kavgada işlevselleştirilen silahlardan ibaret bugün. Tek meşru bir kaygı var; karşı cenahın mutlak haksızlığını, mutlak riyakarlığını, mutlak cehaletini ortaya sermek; öldürücü vuruşu yapmak. Bugün şahsen özlemle andığım 2007-2010 döneminde aynı anda hem mutlak haklılık, ahlaklılık, tutarlılık ve ilkelilik beraber güdülüyordu. Oysa ki bugün öyle bir konjonktür var ki bunların değil dördü, belki ikisi bile bir argümanda beraber barındırılamıyor. O halde yapılan her türlü tartışmada belli stratejilere başvurmak. Bilineni bilmezden gelmek (yargıda bir Cemaat kadrolaşması yok/kurumsal ve organize bir yolsuzluk sistemi yok/hali hazırdaki HSYK AK Parti/Adalet Bakanlığı tarafından bir Cemaat-AK Parti ittifakının neticesi olarak dizayn edilmedi/Cemaat devasa bir ekonomik güç değil vs.) en vahimi ve her “taraf tutulacak argüman”ın mutlak ilk ilkesini oluşturuyor ki bunları atladıktan sonra herhangi bir argüman non-argument kalmaktadır. Ardından ise yukarıda bahsedilen ve esasa ilişkin olmayan ve mahalle maçlarındaki çelme takmaya benzeyen stratejilere başvuruluyor. Bu amaçlara yönelik olarak, ayırdında olunup olunmadığı muamma olarak, yazılarda, polemiklerde ve tweetlerde bolca yapılan bazı fallacy’lere (safsata ?/yanılgı ?) başvurulmakta. Non-argument’larla tartıştıklarında zaten ortada bir tartışma değil, bir haklılık yarıştırma vardır. Ve bunlar birbirleriyle kıyaslanamayacağı için her iki taraf da Türkiye’de genelde olageldiği gibi aynı anda haklı olmayı başarabilmektedir. Aşağıdaki fallacy’ler bunların en yaygınlarıdır mesela; 1-Karşı cenahtan birinin entelektüel yetersizliğine, hatta acınası hallerine referans vermek (bu bir mugalatadır; zira aynı durumda savunulan pozisyondan da “çakılmaya müsait” fazlasıyla insan vardır ve zaten bu kendi başına herhangi bir şey ispatlamaz/söylemez) 2-Karşı cenahtan birinin geçmişte dedikleri/yazdıklarına referans vermek ve bu tutarsızlığa işaret etmek (bu da bir mugalatadır; zira zaten bir “tutarlılık testi” yapıldığından 2013-2014 konjonktüründe sınıfı geçecek insan bir elin parmağı kadardır) 3-Karşı cenahı, tu kaka X’ler ve Y’ciler (genelde Kemalistler, ulusalcılar) ile aynı noktaya düşmekle itham etmek (bu Gezi sırasında çokça başvurulan bir safsataydı, bu saptamalar sarkazm (istihza) ya da dikkate değer, çarpıcı ve üzerinde düşünülmeye değer bir nokta olarak anlamlı olmakla beraber kendi başına bir argüman değildir ve bir argüman ya da argüman eşleniği olarak kullanıldığında mugalata haline gelir). 4-Karşı cenahın kendi keyfince tanımlanmış kriterler doğrultusunda ahlaki açığına, hatta sefaletine işaret etmek (oysa ki bu kriterler evrensel bir hakikatin tezahürleri olarak görülmediğinde bir maniveladan ibaret kalacağı gibi söylem sahiplerini kendi iddialarının aksine daha da ilkesiz kılmaktadır). Peki bunların hiçbirini yapmayacaksak nasıl kamusal tartışma yürüteceğiz? Aslında basit. Her zaman, her yerde, her kişi için geçerli ve tutarlı olacak ilkelerin ve ön kabullerin ortaya konması ve bu ilkesel omurga çerçevesinde yan-argümanlar üzerinden tartışmak. Buradan ise işler bir demokratik hukuk devletine “en kısa yol”a ilişkin tahayyüle varılması. Bunda eğer uzlaştıysak zaten yukarıdaki yöntemlerinin otomatik olarak düşmesi gerekir. Zira fikri çürütülmek istenen X’in tarafında yer alanların işaret edilmesi herhangi bir ilkesel çürütme anlamına gelmemektedir. Aynı şekilde X’in cenahındaki entelektüel ucubeleri işaret etmek bir argüman yerine geçmemektedir, zira tutarlılık adına aynı şey kendi cenahındaki entelektüel zavallılıklara işaret etmek gerekir ki, bu kendi argümanını niye çürütsün ya da zayıflatsın ki ? Bununla beraber sorun tartışma metodolojisine ilişkin değil. Hakiki manada ahlaki ve entelektüel kaygı güden bir tartışmayı engelleyen dinamik daha derinlerde ve çok daha yapısal. “Taraf tutulurken” ahlaki ve entelektüel kaygılar nadiren esas kaygıyı oluşturuyor. Aksine bunlar sadece bir siper yapılıyor. Bugün 2007-2010 döneminin ilkelilik/tutarlılık/ahlaklılık maksimalizminden gelinen noktada, eğer twitter trollü değilseniz, iktidar ilişkilerinden bağımsız alınabilecek pek fazla alan kalmamış durumda. Bu sebeple ister istemez bu çerçevede bir analiz bir tarafı pür ü pak kılmayı bir ön kabul olarak dayatıyor. Bu da hakiki sorunlar yerine mugalataları kaçınılmaz kılıyor. Maalesef 2010 referandumu sonrası TSK merkezli Kemalist müesses nizam çökerken yerine tesis edilen yeni iktidar koalisyonu oldukça kötü bir sınav verdi. Kemalist nizamdan boşalan alana bir AK Parti-Cemaat ittifakı yerleşirken bu koalisyonun organik entelektüelleri “demokratlar” ise uzun süre hakiki tartışmalar yapmaktan imtina ettiler. “Yeni Türkiye” güzellemelerin kolaycılığına düştüler. Bu kısmen de yeni medya ve akademi yapılanmasının da dayattığı bir durumdu. Bu ittifak kokusu zaten çoktan çıkmış ama dillendirilmemiş iktidar nimetleri ve rant paylaşımı kavgasında bozuldu ve bu süreçte AK Parti Cemaat'e tavır alırken, Cemaat de AK Parti’ye karşı yargı ve emniyet yapılanması vasıtasıyla biriktirdiği yolsuzluk belgelerini bir operasyon için seferber etti. Bu ortamda ise yeni Türkiye’nin iyi sıhhatte olsunları muamelesi gören Cemaat, 17 Aralık sonrası birden “yeni Kemalistler” olarak lanse edilince haliyle inandırıcılık ve samimiyet sorunu oldu. Gürbüz Özaltınlı’nın tarafsızlık ilüzyonu üzerine bu sitede 25  Ocak’ta yayınlanan oldukça güçlü ve haklı “'Yetti artık' bu kavgada hiçbirimiz tarafsız değiliz" yazısına bir ekleme olarak bir “taraflılık etiği”nden de bahsetmek gerektiğini düşünüyorum. Elbette her şey politikse, her politik olan şey taraflıdır ama bu bizi hakkaniyetten ve ahlaki dürüstlükten ayırmamalıdır. Aynı şekilde bir self-reflexivity (özdüşünümsellik dememek adına özfarkındalık ?) duyarlılığı elzemdir. Bilineni bilmezden gelmek, konuşmamak ve yok saymak; reductio ad absurdum’lara ([argümanı] saçmalığa indirgemek) baş vurmak, bahsedilen ilkelere % 100 ve zamandan ve mekândan bağımsız riayet etmeden bunu bir “çakma stratejisi” olarak kullanmak gibi non-argument’lara başvurulduğu sürece taraflılık saygıdeğer olmayacaktır zira. Herkes belki de kendi özeleştirisi vererek başlayabilir belki. İlk taşı günahkâr olmayan atsın!
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.