Kemalizm, ateizm ve dine kayıtsızlaşma

Kemalizm, ateizm ve dine kayıtsızlaşma

28.04.2014 11:55
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

Türkiye’de ulusalcılığın zirvede olduğu 2000’lerde ulusalcılığın, ideolojik önderliğinin ötesinde, organik kitlesi sekülerleşmiş olmakla beraber kendini din dairesinin içinde görmekteydi. Bir taraftan 28 Şubat’la din karşıtı söylem ve pratik daha normalleşmiş ve kamusallaşmıştır. Bununla beraber ulusalcılığın takipçisi geniş seküler orta sınıf kitlenin İslam’la ilişkisi çok daha farklı olmuştur. Buna göre söz konusu olan “sömürülen ve çarpıtılan İslam” ve sahip olunan ve korunmaya çalışılan “hakiki İslam” arasındaki çatışmadır. İslam’ın adını kullananlara karşı kendileri hakiki Müslümanlık iddiası münhasıran da “kadın ulusalcılığı”nın başat söylemi olmuştur. Erkekler ortasınıflaşma/sekülerleşme güzergâhında çok daha hızlı dine kayıtsızlaşma süreci yaşarken kadınların (eşleri, kız kardeşleri) Tanrı ile me­tafizik ve maneviyat bağlarını korudukları ve kendi maneviyatlarını şekli bulduklarına karşı şiddetle savundukları pekala iddia edilebilir. Türkiye’de de bu süreçte, dünyada da olduğu gibi, din giderek feminize olmuştur.[1] Bu İslam, yani “hakiki İslam”, iyi insan olmayı, Allah’a şükretmeyi öngörmektedir. Mediha Şen Sancakoğlu “aydın Türk kadını” marşını yazmış ve elbette Müslümanlığından da vazgeçmemiştir: “Şükür ben de Müslümanım/Tanrı’ya tamdır imanım/.../Aydın bir Türk kadınıyım.” Yaşar Nuri Öztürk tam da böyle bir kültürel ve manevi evrende kendine şaşırtıcı bir popülerlik sağlamıştı. AK Parti’nin “sahte Müslümanlığına” karşı kendi hakiki Müslümanlıklarına kanaat getirmiş, tam da bu özalgıdan dolayı AK Parti’nin dini sömürüsüne karşı çıkan seküler ve inançlı kadınlar Öztürk’te aradıklarını bulmuşlardır. Öztürk onlara kendi habitusları, değerleri ve Atatürkçülükleriyle uyumlu bir İslam (adeta bir “Atatürkçü içtihat”) sunmakla kalmamış, bu İslam’ın hakiki İslam olduğunu “ispatlamıştır”. Bidatlara karşı İslam’ın özüne ve onun evrensel mesajlarına sahip çıkılmaktadır. Zira bu kuşak kendini İslam’ın ve gelenekselin havzasının içinde görmekteydi. Yani takipçilerinin anlam dünyasından bakarsak, bir çok bakımdan ulusalcılığı din-içi bir içtihat olarak görmek mümkündür. Zaten ulusalcılık da anti-AK Parti söylemsel taarruzunda AK Parti’nin gayrıİslamiliğine ilişkin sayısız itham ve komplo teorisi üretmişti. Avrupa Birliği’ne girişi Papalığa teslimiyetle özdeşleştirmekten, misyonerliği AK Parti’nin önünü açtığı sinsi bir tehdit görmekten, ABD’nin Irak işgalini Haçlı Seferlerine benzetmeye ulusalcı komplo teorileri İslami referanslarla doludur. Tüm patalojikliğine rağmen bu son kertede samimi bir inancın, Batı’ya yönelik hıncın ve Batı’ya mutlak karşıtlık halindeki bir “biz tahayyülü”nün yansımasıdır. Kemalizme de içsel bir söylemsel cephanelikten faydalanılmaktadır. 1930’ların dindışı vurguları tek parti rejiminin ardından demokratikleşme ve liberalleşme ile beraber sürdürülemez hale gelmesiyle beraber kaçınılmaz olarak örtülecek ve Atatürkçülük  bireyselleştirilmiş ve bireysel alana ve bireysel ahlaka sınırlandırılmış bir İslam yorumuyla uyumlu kılınmaya ve bu şekilde sunularak yeniden icat edilecektir. İşte ehlileştirilmiş ve 1930’ların radikalizminden arındırılmış Atatürkçülük bir tür “şehir İslam”ı olarak sekülerleşmiş kesimlerin manevi evreninin ana bileşkenlerinden oldu. Oysa ki bir 2010’larla beraber ciddi bir epistemolojik kırılma gözlemlenebilir. Bu aslında kuşaksal bir dönüşümdür. Mahallede yani geleneksel bir habitusta büyümüş 2000’lerin orta yaşlı seküler orta sınıflarının çocukları ise gelenekselden kopmuş, apartman ya da sitede büyümüş ve bu ortamda gelenekselliğin kodlarının aktarılmadığı ve dolayısıyla yok olduğu bir süreçte içinde yetişmiştir.[2] Böylece, bir epistemolojik kırılmanın akabinde İslam’la manevi bir bağı olan bu ulusalcı dalganın kitlesinin çocukları Türkiye’nin İslam’la herhangi bir rabıtası olmayan, dine kayıtsız, ya da din dışılaşmış ilk kuşağı olmuştur. Bu yeni kuşak, ebeveynlerinin ve özellikle annelerinin (“cumhuriyet teyzelerinin”) aksine “hakiki İslam” veya “daha hakiki müslümanlık” iddiasında bulunmamaktadır. İslam’ı referans almamalarıyla ve bundan mahcubiyet duymamakla kendilerini ayrıştırmaktadırlar. Yani bir önceki kuşağa göre Türkiye’de kültürel makas açılmıştır. Bir önceki kuşakta spektrum üzerindeki dağılım daha dar bir aralığa yayılmaktayken, yeni kuşakta bu aralık çok daha genişlemiştir. Bu aslında çok kritik bir kültürel kırılma eşiğine denk gelmektedir. Muhayyel bir ulusal “ortak kültürel cemaat” tasavvurunun da sonudur. Gezi olayları sırasında bir propaganda unsuru olarak abartılmakla beraber başörtülü kadınlara yönelik taciz vakaları özellikle AK Parti entelijansiyası tarafından Gezi’nin Kemalist niteliğine kanıt olarak sunuldu. Oysa ki 28 Şubat’tan beri başörtüsüne ve başörtülü kadınlara yönelik ayrımcılık, dışlayıcılık ve tahkirler Kemalist ideoloji ve pratiğin nirengi noktası olmakla beraber başörtüsüne husumet kaçınılmaz olarak bir Kemalizm alameti olmak zorunda değildir. Türkiye’de son yıllarda kavramsal çerçevesini 11 Eylül-sonrası Batı’da Müslümanlara yönelik artan ayrımcılık ve nefret söyleminden alan yeni bir duyarlılık olarak İslamofobik tavır ve söylemlerle mücadele gelişti. Bu duyarlılık Türkiye’de İslamofobiyi, ya da İslamofobi altına sokulan her türlü söylemi, Kemalizmle özdeşleştirdi. Bununla beraber bu tavırlar Kemalist aydınlanmacı kültürden beslenmekteyse de (ve belli bakımlardan bir parçalı devamlılık ilişkisi kurmak mümkünse de) kaçınılmaz olarak Kemalizmle ilintilendirilemez. Gezi sürecinde zirve yapan AK Parti’nin ama özellikle de Erdoğan’ın nobran tavırları, hamasi söylemleri ve yansıttığı kültürel kodlar üzerinden İslam’ın temsil ettiği kültürel daireyi hedefleyen yeni tarz bir husumet/kültürel ırkçılık neşet etti. Bu ise alışılageldik Kemalizmin pınarlarından beslendiği kadar Batı’da ve özellikle ABD’deki Cumhuriyetçi Parti klişeleri üzerinden liberal Hırıstiyan karşıtlığını, Micheal Moore tarzı “neden cumhuriyetçiler aptaldır” kitaplarını ve Jon Stewart  ve Stephen Colbert tarzı TV şovlarının hicivlerini anımsatmaktadır. Elbette Türkiye’nin ve devralınan kültürel birikimin kültürel kodlarından süzülmekle beraber, Batı’daki izlekleriyle de örtüşmektedir.[3] Tayyip Erdoğan artık “vatan haini” ya da ulusalcı imalarıyla “şeriatçı” olarak değil ihtiyar bir bağnaz ve arkaik (çağdışı) bir demagog (mesela Sarah Palin?) olarak karikatürize edilmekte, yine AK Parti entelijansiyası ABD’deki muhafazakâr kanaat önderleri (Glenn Beck, Bill Q’Reilly, Rush Limbaugh, Ann Coulter) olarak hicvedilmektedir. Zaten Türkiye’de de ekonomik ve siyasi liberalleşme ve modernleşme dinamiklerinin bu tür kültürel etkileri ve Batılı kültürel formların yeniden üretimini tetiklemesi beklenecek bir durumdur. ABD’de özellikle liberal metropollerde dinin kamusal hayattan çekilmesi ve bu kültürel vahalarda ortamlarda saygı gösterilmesi gereken bir kurum olarak algılanır olmaktan çıkmasıyla, muhafazakârlıkla “samimi din” arasında kollanan ve kollanmak durumunda hissedilen ayrıştırma flulaşmakta, kaybolmaktadır. Batı’da, ama özellikle de dinin siyasette ve kültürel yaşamda ağırlığını sürdürdüğü ABD’de, Sam Harris, Daniel Dennett, Richard Dawkins gibi isimlerin kanaat önderleri olarak temayüz ettiği “yeni ateizm”in[4] de Türkiye’de de dolaylı ve silik de olsa etkileri olması kaçınılmazdır. “Yeni ateistler”, ateizmi sadece tanrıya inanmamak olarak değil din düşüncesinin akla ve özgürlüğe tehdit olduğu düşüncesinden hareketle dinle ve onun kültürel tezahürleriyle aktif olarak mücadele etmek olarak yeniden tanımlarlar. Bu ise elbette ancak dinin ve onun manevi ve kültürel ağırlığının daralmasıyla “skandal” ve toplumsal zendeka olarak algılanmaktan çıkabilmesiyle bir altkültür olarak yaygınlaşabilmiş ve normalleşebilmiştir. Türkiye’de de militan, açıkça dine husumet duyan ve bunu özellikle de sosyal medyanın sunduğu alan ve imkânların şehvetiyle bangır bangır ilan etmeye mütemayil bir ateist altkültür de gelişmektedir. 2000’lerde bloglarda, internet forumlarında, (friendfeed gibi) sosyal medya mecralarında benzer düşünceli gençler sanal olarak bir araya gelip fikir paylaşabildi. Bununla beraber bir genç radikalizm niteliğindeki “internet ateizmi” kültürel ayrışmanın bir tarafı değildir. Türkiye’de kendini ateist tanımlayan insanların nüfusa oranı nüfus genelinde yüzde 1’i, gençlikte ise ancak yüzde 2’yi bulmaktadır.[5] Makro ve sosyolojik bir sosyal süreç olarak söz etmemiz gereken din dışılaşma ya da dine kayıtsızlaşmadır. İfade edildiği üzere nasıl bu “yeni ateizm” ve  dine yönelik liberal husumet özellikle liberalleşmiş ve dindışı kültürel havzaların güçlendiği ve genişlediği ama muhafazakârlığın da siyasi ve kültürel olarak ağırlığının olduğu ABD’de yoğunsa, yine dinin siyasi ve kültürel görünümünün yoğun Türkiye’de de benzer bir trendi Türkiye’de de bekleyebiliriz. Bunun bir gerek-şartı ise Kemalizmin manevi hegemonyasının ve toplumsal ve siyasal tasavvurlarının sönmesiydi. Zira Kemalizm millet ve devlet merkezinde ve bu kutsal ve aşkın mefhumlara sadakat temelinde bir tahayyül öngörmekteydi. Aynı şekilde toplumsal ahlak ve toplumsal sorumluluk talep etmekteydi. “Hakiki İslam”, ya da “İslam’ın kendisi” de ister samimi olun, ister riyakâr olsun, toplumsal düzen ve milletin bekası için hürmet edilen bir mefhumdu. Yanlış olan “yozlaştırılmış İslam”dı. Bu kurgu Kemalizmin organik toplumsal tahayyülünün de tamamlayıcısıydı. Oysa ki Kemalizmin devlet, millet ve toplum tahayyülleri çözüldükçe her türlü kutsallık halesiyle meshedilmiş her türlü toplumsal atıflar bir anlam ifade etmez hale gelmektedir. Kemalizmin konformist ve “milli” evreni de anlamsız hale gelmektedir. İşte, bu süreçte, sosyal medyanın da olduğundan daha fazla görünür kıldığı, gelenekselliğin ve onun kodlarından uzak, dine temas etmeyen  ve gelenekselin dışında bir kültürel evren/habitus neşet etmekte ve genişlemektedir. Bu sebeple de en aşikârını Gezi sürecinde gördüğümüz İslam’a veya onun kültürel/manevi evrenine müstehzi ve saldırgan tavır ve tutumlar seti her ne kadar arkaik addedilerek geçmişe dönük addedilse de tam da “yeni Türkiye”nin bir veçhesidir. Türkiye’de İslamofobi olarak kodlanan ama bu şekilde bu reflekslerin sosyolojik arkaplanını ve spontanlığını gayrımeşrulaştıran tavırlar manzumesi Türkiye’de, Avrupa’daki kültürel ve sosyal güzergâhları izleyerek, Kemalizmin manevi ve siyasi gerilemesiyle ve manevi evreninin çözülüşüyle azalmayacak, aksine sertleşecek ve normalleşecektir.


[1] Fransa’da kadınlara oy hakkının diğer Batı Avrupa ülkelerine kıyasla çok daha geç tanınması Fransız cumhuriyetçi kültüründen kaynaklanmaktadır. Zira kiliseye daha düzenli giden ve mümin kadınların siyasi alana dahili cumhuriyetçiliğin temellerini zayıflatma riskini barındırmaktadır. Türkiye’de de anketlerde kadınların erkeklerden daha dindar olduğu sarih bir şekilde görülebilmektedir. Mesela Yılmaz Esmer’in 2012 tarihli Türkiye Değerler Atlası’na göre kadınların yüzde 36’sı 30 gün düzenli oruç tutmakta ve beş vakit namaz kılarken bu oran erkekler arasında ancak yüzde 21’dir. http://www.bahcesehir.edu.tr/files/files/ATLAS%20SUNUM%202_10_2012%20(2).pdf Kadınlarla erkekler arasındaki dindarlık düzeyi farkı sekülerleşme sürecini tecrübe etmiş katmanlarda daha da belirginleşmekte, erkekler bu süreçte dine kayıtsızlaşırken kadınların inançlarını “Atatürkçülükle uyumlu” bir şekilde ve bireysel alana hasredilmiş şekilde korumaktadır.
[2] Hakan Yılmaz’ın muhafazakârlık anketine göre 2006’dan 2012’ye kendini din dairesinin dışında konumladığını söyleyebileceğimiz, yani bu anketin 1-10 skalasında 1 ve 2’ye konumlayan nüfus oranı, muhtemelen yeni reşit olmuş nüfusun girdisiyle, 2006’dan 2012’ye yüzde 4.7’den % 5.9’a çıkmıştır. Bakınız, http://hakanyilmaz.info/yahoo_site_admin/assets/docs/OSI-2012-Muhafazakarlik-2006-2012-Karsilastirmalar-Sunus-v04.279155522.pdf Aynı şekilde 2014 yerel seçimleri seçmeninin profili üzerine çözümlemesinde Konda da “dindar muhafazakâr” ve “geleneksel muhafazakâr” kategorilerine kıyasla kendini “modern” olarak konumlayanların genel nüfus içindeki oranının yüzde 28 iken, bu oran 23-28 yaş arası nüfusta yüzde 40’a, 18-23 yaş arası seçmende ise yüzde 50’ye çıktığını saptamaktadır. http://www.konda.com.tr/tr/raporlar/KONDA_30Mart2014_YerelSecimAnalizi.pdf
[3]Bu husumeti “Beyaz Türk nefreti” olarak adlandırsak ve “Beyaz Türk nefreti”ni bir olgu olarak kabul etsek de, bu “Beyaz Türk nefreti”nin biçim ve içerik değiştirdiğini, bir tarihsel sabitlik olmadığını saptamak ve parçalı devamlılıklarını ve kırılmalarını tespit etmek gerekir.
[4]Sam Harris, End of Faith, New York: FreePress, 2006; Christopher Hitchens, God is not Great, London: Allen&Unwin, 2007, Richard Dawkins, The God Delusion, Boston: HoughtonMifflin, 2008; Victor Stenger, The New Atheism: Taking a Stand for Science and Reason, New York: Prometheus Books, 2009.
[5]Örneğin 2013 yılında 17-19 yaş arası gençlerle yapılan bir ankete göre bu gençlerin yüzde 2.1’i “dini inancı olmadığı”nı zikrederken bu anket katılımcılarının yüzde 1.3’ünün ailelerinin “dini inancı olmadığını” beyan etmiştir. http://www.haber7.com/foto-galeri/25288-ak-parti-chp-ve-mhpyi-etkileyecek-anket/p8
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.