Kamusal aydınlar ya da söylem şefleri

Kamusal aydınlar ya da söylem şefleri

03.02.2014 12:36
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

Gazetelerde, televizyonlarda, web sitelerinde, twitterda Prof.Dr.’lar, araştırmacı-yazarlar, araştırmacı-gazeteciler boy gösteriyorlar, aydın bildirilerine imza atıyorlar. ABD’de 1970’lerden itibaren “kamusal entelektüel çöküşü” üzerine geniş bir “kamusal entelektüel” literatürü gelişti. Altın çağının ardından “kamusal aydın”lık 1970’lerle beraber gerilemeye başlamıştı. Adeta şahsında kamusal aydınlığın vücut bulduğu Sartre’ın 1980 yılındaki ölümü sembolik olarak bir çağı kapattı. Kamusal entelektüelin ölümüne ağıt yakan entelektüellere göre artık “aydın” değil “uzman”, “teknisyen” vardır. Bu “uzmanlar” için bilgi bir hakikat arayışının aracı değil bir metadır, elindeki herhangi bir alettir. Böyle bir gerileme içindeyizdir. Türkiye’de de “duyarlı” akademisyenler sürekli “artık akademinin çok yoğun ihtisaslaşmaya” zorladığından şikâyet ederler. Akademinin bu dayatmasına karşı akademi-içi ve akademi-dışı bir çok isim akademinin hakiki vukufiyeti körelten sahte bilimselliğine tepki gösterir. Bu eleştirinin daha muhafazakâr/İslami versiyonu akademik kuru bilginin ve yavanlığının karşısına tefekkürü, irfanı, medeniyeti koyarken; sol ve post yapısalcı versiyonu eleştirelliği, muhalifliği, kamusal sorumluluğu koyar. Bilgi üretime saygının çok düşük olduğu bir ülkede bu eleştiriler çoğu zaman absürd olduğu gibi zaten bu durumu sürdürmek/sürdürebilme lüksünü korumak amaçlı dile getirilmektedir. Peki kimdir “kamusal aydın” Türkiye’de? Hepimizin aynı anda birçok şapkası var. Mesela aynı kişi aynı anda akademisyen olarak ders veriyor, “köşe yazarı” olarak güncel olayları yorumluyor, aktivist olarak gelişmelere tepki gösteriyor, bildirilere imza atıyor, tweet atıyor, “pozisyon alıyor”. Entelektüellerin, entelektüellik/aydınlık, adeta tanım gereği ahlakilik ve toplumsal sorumluluk içerdiğinden bu makul ve takdire şayan. Bununla beraber bu geçişkenlikte sıkıntılar da ciddi. En başında, günümüzde giderek “kamusal aydın”lık pozisyon almaya indirgenmiş durumda. Gazeteciler, köşe yazarları, akademisyenlerin yaptıkları ve yapmaları beklenen “pozisyon almak”. Üretilen argümanlar, fikirler ise sadece bu alınan “pozisyon”ların makyajı ve görüntüsü haline gelmiş durumda. Gazetelerde istihdam edilen, üniversitelerde kadro açılan, mantar gibi türeyen düşünce kuruluşlarına dahil edilen “kamusal entelektüeller” kendi fikirlerine değil gördükleri işleve göre kamusal görünürlüğe sahipler ve kamusal olarak “varlar”.  Zira onlardan beklenen bazı gerçekleri konuşmamayı, saklamayı  meşrulaştıran; bazı başka gerçekleri ise birden hatırlayıp gündeme taşıyan söylem şefliği yapmaları. Bu ortamda, “kamusal entelektüeller”den kala kala aktivistler kaldı. Üstelik de ahlaki kanaatlere değil “kimliklere” göre “pozisyon almaya” indirgenmiş bir aktivizm ya da angaje entelektüellik. Ya da daha acısı, ilişki ve çıkar ağlarına göre propagandacılık olarak işlevselleşen, bir propaganda makinasında dişli olan “sözde aktivizm”. Her türlü entelektüel ve ahlaki kaygıların tamamen sönerek pozisyon almaya endekslendiği bir ortam. Bir kişi aktivist olarak bir pozisyon alabilir, hatta almalıdır tercihen. Ancak aynı kişi gazetede yazarken ya da bir akademisyen olarak görüşü alınırken aktivist kimliğiyle fikir belirtemez; akademik standartlar ve kendi özsaygısı açısından belirtmemelidir. Sosyal bilimci/gazeteci sıfatıyla/şapkasıyla herhangi bir analizde gerçeklerin üzerinden dolanmak, ne olup bittiğini kasıtlı çarpıtmalara ve seçili unutkanlıklara başvurmak işgal edilen pozisyonun gerçek işlevini ortaya koyar. Aktivizm ne kadar tutkulu olmalıysa, akademisyenlik de o kadar mesafeli ve soğukkanlı olmalıdır zira. Gazetecilik de “söylenmesi istenen”leri değil “söylenmesi istenmeyenler”i aktarmakla tanımlıdır, kullanışlı argüman ve fikir üretmekten/yetiştirmekten öte. Kamusal entelektüellik de elbette “angaje entelektüel” olmak anlamına gelmez; Türkiye’de olduğu üzere farklı iktidar yapılarına ve bloklara “entelektüel sermaye” yığmak olarak işlevselleştirilmediği sürece. Türkiye’de zaten sakin analizlerin fazla alıcısı yoktu. Sadece “tarafgirliği” değil ondan daha öte olarak sükûnetle tefekkürü değil “cengaverce militan entelektüelliği”, “sağlam durmayı” makbul kılan bir kültürel ortam hakiki sorunlar yerine mugalataları kaçınılmaz ve seksi kılıyordu. Ancak sanırım tüm argümanların ve fikirlerin artık bir araç haline geldiği bir ortamda dibe vurduk. Fikirlerimiz kendi fikirlerimiz olsun, zamana ve mekana (ve reel politiğe)bağımlı söylediklerimiz ve başkalarının fikirleri değil.....İlkinde ileride hatalı çıkılırsa da “yanılmışım” denir geçilir; ama ikincisi sadece entelektüel sefalet anlamına gelmez, çok ciddi ahlaki vebal yükler çünkü….
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.