Aşırı-tüketilmiş bir kavram: Beyaz Türkler (2) Bir kapalı kast olarak beyaz Türklük

Aşırı-tüketilmiş bir kavram: Beyaz Türkler (2) Bir kapalı kast olarak beyaz Türklük

20.03.2014 03:07
Doğan-Gürpınar

dogangr@gmail.com

Yael Navaro Türkiye’de seküler kültüre ilişkin kitabına şu anekdotla başlar: “Mart 1994’de bir akşamüstü biri başı kapalı, diğeri başı açık, Ayasofya müzesinin önünde rastlaşırlar. Kısa saçlı, dize kadar etek ve dar bir bluz giymiş başı açık kadın kara çarşaflı kadına bu kuyruğun müzeye bilet kuyruğu olup olmadığını sorar. Kara çarşaflı kadın şaşırır. ‘Türkçe biliyor musunuz?’ diye merakla sorar. Sorudan rahatsız olan kısa saçlı kadın ‘Tabii ki, ben Türküm’ der tepkiyle. Kara çarşaflı kadın ‘pek Türk’e benzemiyorsun, bir Batılı gibisin’ deyince kısa saçlı kadın cevaben ‘sen de pek Türk’e benzemiyorsun. Ben de seni Arap sanmıştım’ der. Kara çarşaflı kadın ‘Allah’ıma şükür hem Türk, hem Müslümanım’ deyince” kısa saçlı kadın “evet, biz de öyleyiz” der.” [1] Navaro, iki kadının argümanlarını “dışlayıcı yerellik” (exclusive nativeness) olarak adlandırır. “Esmerler” için, “beyaz Türkler” “Türk” değildirler. Belki etnik olarak olsalar bile kültürel olarak Türk değildirler, ya da Türklükten uzaklaşmıştırlar, Türklüğü terk etmiştirler. Böylece “esmerler” bir “otantisite iddiası”nı (“yerellik iddiasını”) dillendirirler. “Beyaz Türk”, tanım gereği, yani tamlamadaki tamlayanın “beyaz” olması ve Türklüğü dolaylaması sebebiyle Türk değildir. Mesela Yusuf Kaplan’a göre “Beyaz Türklerin, Türk ve Müslümanlıkla ilgisi yok(tur). Bu kişilerin Türk ve Müslüman olmadıklarını ifşa etmek lazım. Televizyonu açın, önümüzdeki tipler bunlar. Bunlar çok küçük bir azınlık ama Türkiye’nin burnundan getiriyorlar”dır. [2] Türkiye’de farklı katman ve çevrelerin kesişim kümesi olma niteliğine sahip merkez sağın çökmesi ve sadece Türkiye’ye has değil, en aleni örneği ABD’de gözlemlenen “siyasetin kültürelleşmesi” sürecinde, siyasetin nevzuhur bir AKP/CHP dikotomisine indirgenmesi bu birbirini dışlayıcı kavramların daha da yaygın kabul görmesini, bir “gerçeklik etkisi”ne sahip olmasını mümkün kıldı. Beyaz Türkleri “milli irade”nin dışında konumlama 2010 sonrası ise aşağıda açımlanacağı üzere bir algı olmaktan öteye giderek bir husumet söylemine dönüşecektir. Aslında, “beyaz Türk” kavramıyla kastedilen orta sınıf pratikleri, orta sınıf değer yargıları, duygu ve düşünce evreni ve orta sınıf vasatıdır. Öyle ki; düzenli belli gazeteleri ve köşe yazarlarını takip etmek, siyaset üzerine popüler best-seller kitapları ve romanları okumak, belli mekânlara gitmek (ve gitmemek), belli sosyalizasyon süreçlerine dahil olmak bu payenin bahşedilmesine kâfi gelmektedir. Ulusalcılığın altın çağında Yılmaz Özdil ise bu habitusun duygu ve düşünce dünyasını çok güçlü yakalayan ve kavrayan isimlerden biri olarak temayüz etmiştir. “Beyaz Türklük”, Özdil’in de seslendiği ve manen kavradığı bu insanlar kendilerini güvende hissettikleri korunaklı ve tekin bir seküler orta sınıf habitusunu ve aynı “kültürel mahremiyeti” paylaşan bu insanların hayali cemaatini tanımlamaktadır. Oysa ki İslami söyleme göre “beyaz Türklük” bir “kültürel mahremiyet”ten çok daha fazlasını açıklamaktadır. Buna göre (Marksist sömürü ilişkisini de andıran ama ondan bağımsız gelişmiş İslami kelime dağarcığının güçlü metaforları zalim/mağdur/zulüm üzerinden anlaşılmış) bir sınıf çatışması perspektifinden görmüş ve orta sınıflığı giriş ve çıkışın kapalı olduğu bir kasttır. Buna göre “beyaz Türkler”in servetleri bu asalak sınıfın geri kalandan “gasp ettiği” bir servettir. “Beyaz Türklük” bir nefret imgesi olarak özellikle Abdullah Gül’ün Cumhurbaşkanlığı adaylığı esnasında TSK tarafından da örgütlendiği anlaşılan ve kültürel ırkçılığı, cüretkârlığı ve nobranlığıyla muhafazakâr cenahta dehşet uyandıran Cumhuriyet mitingleriyle yükseldi. Bu miting katılımcıları tuzu elitler olarak “halkın antitezi” olarak kodlandılar. Oysaki Cumhuriyet mitinglerinin belli bir sınıfsallığı olmakla beraber bu kadar yüksek bir katılımcı rakamını indirgemeci ve tek boyutlu olarak açıklamak mümkün değildir. Mitinge katılanların muhtemelen pek azı belli bir yaşam konforuna ve gelecek güvencesine sahiptir ve zaten mobilize olmalarında gelecek endişesi de rol oynamış olmalıdır. Ancak bu dönem yükselen anti-Kemalist mizahın en yaygınlaşmış, ilgi görmüş ve karşı cenahça da gülümsenmiş imgelerinden biri “CHP kadın kolları üyesi orta yaş üzeri teyze” ikonik bir beyaz Türk imgesi oldu; salaklık derecesinde saf ve ülkenin geri kalanından bihaber, tıpkı sarı boyalı abartılı yapılmış saçları gibi yapay ve kendi fanusuna hapsolmuş ve gerçeklikle teması kalmamış. Geniş bir kitleye tekabül ettiği anlaşılan bu kalabalığı İslami/muhafazakâr cenahta bu kitlenin “CHP kadın kolları saçlı teyzeler”den müteşekkil “tuzu kuru orta sınıf” olarak algılanmasının muhtemel sebebi, Türkiye’de Batılılaşma ile orta sınıflaşma süreçlerinin aynılığı/örtüşmesi ve Batılılaşmış davranış kodlarının orta sınıflıkla özdeşleştirilmesi olmalıdır. Batı kodları üzerinden Türkiye’ye geç Osmanlı ile girmeye başlayan ve Cumhuriyetle beraber ivme kazanarak gelişen ve dönemin gazete reklamlarındaki tüketim ürünleri reklamlarının illüstrasyonlarında canlandırılan ve idealize edilen “orta sınıf ideali”nin Batılaşmanın görüntüsüyle eşleşmesidir. Aslında yapısal bir sürece kültürel bir değer atfedildiğinden sınıfsız ve amorf bir kitleye sınıfsal bir anlam yüklenebilmiş ve sınıfsal olarak yeknesak görülebilmiştir. Oysaki Türkiye’de daha dar bir “orta sınıf kitle” ile yaşam pratikleri ve imkânları olarak orta sınıf sayılamayacak, sadece “orta sınıf idealini” taklit eden, bu ideali benimsemiş daha geniş bir kitle vardır. Bu kadar geniş bir sınıfsal spektrumu aynılaştırmak sağcı politik mülahazaları ve yaftaları beslediğinden, mazlumluğun (ve “beyazlara” karşı Türkiye’nin zencileri olarak tanımlanmanın) keyfini sürmek adına İslami/muhafazakâr kesimce tatbik edilmiştir. Ancak, bu ince ayrımlar ilginçtir ki sadece bu tür sosyal farklılık ve ayrışmaların farkında olmayan ve bu kodlara yabancı İslami kesimce değil, aynı zamanda seküler cenahça da yok sayılmaktadır. Öyle ki kültürel arkaplan sebebiyle “şarap içmek” performatif bir nitelik kazanmakta, “orta sınıflığın alametifarika”larından biri olarak kodlanmaktayken “şaraptan anlamak” ise “seçkin olmanın alametifarika”larından biri olarak kodlanmaktadır. [3] Bu karmaşanın sebebi ise Batılaşma süreci ile orta sınıflaşmanın ayrıştırılamaması, kısmen de insanların kendilerini “beyaz Türkleştirerek” kendilerini Bourdieu’cu bir ayrışmaya (distinction) tabi tutma kaygısı olmalıdır. Her iki “beyaz Türk sunumu” da geniş bir kitleyi görmezden gelmektedir. Aynı şekilde, bu tür bir “beyaz Türk” tahayyülü çok farklı sosyal/kültürel sınıflardan gelen ve çok farklı yaşam pratikleri olan insanları sadece bazı hassasiyetleri paylaşmaları sebebiyle aynılaştırmaktadır. Bu kavramdan bağımsız olarak bu algı çarpıklığı işlevselleştirilmiştir. Beyaz Türklük “güya-beyaz” Türkler için Bourdieu’cu manada bir ayrıştırma stratejisi olarak kullanılmış, “beyaz Türklüğe” sonradan edinilmeyecek bir özsellik atfedilerek bir kültürel ırkçılığa/dışlamacılığa dönüştürülmüştür. Özellikle AKP iktidarı sürecinde, korkan ve tehdit altında olan bir kitle olarak hayal edilmiş ve kendi kendine bahşedilmiş bir üstünlük/asalet haline unvanı olarak işlevselleştirilmiştir. [4] Ertuğrul Özkök, Serdar Turgut, Oray Eğin gibi yazarlar tam da bu anlamda kendilerine gururla bu payeyi biçerek bu kavramı bol bol tüketeceklerdir. “Yaşam tarzı” yazarlığını kendi entelektüelliklerinin çıpası olarak benimseyen bu isimler aynı şekilde kendilerine “beyaz Türklerin temsilcisi/sözcüsü” misyonunu da çizmişlerdir. Benzer şekilde, “güya-esmer” Türk kanaat önderleri de, Frantz Fanon’u ve üçüncü dünya milliyetçiliklerinin “beyaz adam”a yüklediği yaftaları hatırlatır bir şekilde bu tarihsel ve yapısal olguyu kültürelleştirerek onu benzer bir karşıtlığın simgesine dönüştürmüş ve bu noktadan hareketle kendilerini toplum adına konuşmaya ve dolayısıyla karar vermeye ehil hakiki meşru çoğunluk olarak sunmuşlardır. Oysaki “beyaz Türklük” (en azından Ufuk Güldemir’in orijinal tanımından uzaklaşmış halinde) bu iki “ırkçılaşmış” tahayyülden farklı olarak, ifade edilmeye çalışıldğı üzere, “devralınan” değil “edinilen” ve geçişken bir niteliktir. ______________________________________________________________________
[1] Yael Navaro, Facesof the State, Princeton: Princeton University Press, 2002, s. 19.
[2] Yusuf Kaplan, “Bedel Ödeyen Toplumlar Diriliyor”, Yeni Şafak, 7 Şubat 2008.
[3] Mesela bakınız, Ertuğrul Özkök, “Türk Şarabının Onuncu Yıl Nutku”,  Hürriyet, 19 Kasım 2010.
[4] Ertuğrul Özkök, “Birinci ‘Beyaz Türk’ Kongresi”, Hürriyet, 16 Ekim 2010; ErtuğrulÖzkök, “Beyaz Türklerin Yeni Başkenti”,  Hürriyet, 5 Ekim 2010; ErtuğrulÖzkök, “Beyaz Türklere Şaşırtıcı Bir Teklif”, Hürriyet, 30 Eylül 2010; OrayEğin, “Beyaz Türkler Lozan Kapsamına Alınsın”, Akşam, 13 Ekim 2010; Oray Eğin, “İlber Ortaylı Yanılıyor, Beyaz Türk Nedir Ne Değildir?”, Akşam, 25 Ekim 2010.
Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.