Oscar’dan tarihi bir adım

Fakir ama kurnaz bir ailenin, zengin ama safça bir aileyi adım adım kandırarak evlerine nüfus etmesi ile başlayan film şaşırtıcı dönemeçlerle devam ederken, mesaj vermekten ziyade her bir karakterin içinden yansıyan bir bakışa sahip. Bong’un “palyaçosuz bir komedi, kötü karaktersiz bir trajedi” tanımlamasını yaptığı filmde bir başrol de yok. Kara mizah, gerilim, dram gibi farklı türleri bir arada kullanan, yaratıcı kurgusu ile seyirciyi ters köşe edebilen çok kuvvetli bir film.

15.02.2020 16:36
Ayşe-Yırcalı



 

Geçen yazımda Güney Kore’li Bong Joon-ho’nun senaryosunu yazdığı ve yönettiği Parasite filminin en iyi film ödülü almasına düşük bir ihtimal vermiştim. Okuduğum tahminler de genellikle bu yöndeydi zira Akademi tarihine bakıldığında en iyi film kategorisinde yabancı yönetmenlerin çektiği filmlere çok nadir şans veriliyordu.

 

Gel gör ki, Parasite Oscarların 92 yıllık tarihinde İngilizce dışında bir dilde en iyi film ödülünü kazanan ilk yapım oldu. Sadece en iyi film dalında değil yönetmen, orijinal senaryo ve uluslararası film dallarında da ödüle layık görüldü. Üstelik Bong bu başarıya Martin Scorsese ve Quentin Tarantino gibi efsane ustaların ve iddialı yapımların arasından sıyrılarak ulaştı.

 

Bong ödülü alırken samimi tavrıyla ve Korece yaptığı konuşmada aday gösterilmiş olmanın bile büyük bir onur olduğunu, kazanabileceğini asla düşünmediğini dile getirirken hem Scorsese hem Tarantino’yu sözleriyle onore etti. Okuldayken Scorsese’nin filmlerini yakından çalıştığını anlatan Bong, Tarantino’nun filmlerini listelere sokarak Amerika’da tanınmasına destek vermiş olmasına ayrıca teşekkür etti.

 

Bong’un Oscar konuşmasındaki şu sözleri özellikle dikkatimi çekti: “Gençken ve sinema okurken kalbime kazıdığım bir ifade vardı. En kişisel olan, en yaratıcı olandır. Bu ifade bizim büyük Martin Scorsese’ye aitti.” Bu sözleri duyunca ister istemez Parasite filmindeki hikâyenin ne oranda kişisel olduğunu merak ettim. Acaba filme yönetmenin kendi hayatından hangi kesitler yansımış diye internette biraz gezindim.

 

Bong hakkındaki biyografik bilgilerin çok çarpıcı bir yanı yok. 1969’da Güney Kore’nin güney kentlerinden Daegu’da dünyaya gelmiş, babası endüstriyel tasarımcı ve profesör, annesi ev kadını olan, dört çocuklu bir aileye mensup. Aile, ilerleyen yıllarda Seoul’a taşınıyor, Bong üniversitede sosyoloji okuyor, sonrasında ise Kore Sinema Sanatları Akademisi’nde iki senelik bir programdan mezun oluyor. Bu hafta Yıldıray Oğur’un Serbestiyet’te yayımlanan “O geceki ‘parazit nasıl ortaya çıktı?” başlıklı yazısında detaylıca anlattığı gibi öğrencilik yıllarından itibaren demokrasi akımlarına destek veren, baskıcı rejimlere karşı protesto eylemlerine katılan ve bunun için cezalandırılan bir aktivist olması belki de görünen hayat hikâyesinin en ilgi çekici tarafı.

 

Bong’un geçmişi Parasite’a konu olan iki aileye de benzerlik göstermiyor, kendi ailesi ne filmdeki fakir aile kadar fakir, ne de zenginler kadar zengin. Kardeşlerinin hepsi iyi eğitim almış, akademisyen ve profesyonel kişilerden oluşan aile yaşantısında herhangi travmatik bir olaya rastlanmıyor. Birçok büyük yazar ve sanatçının profilinde rastlayabileceğimiz cinsten dikkat çekici bir marjinallik de söz konusu değil.

 

Bu durum bizi, Bong’un olağanüstü bir gözlem gücü, sıradışı bir anlama kapasitesi ve yaratıcı kabiliyete sahip, samimiyetinden ödün vermeyen bir sanatçı olduğu gerçeğine getiriyor.

 

Sosyo-ekonomik sınıflar arası hiyerarşi, kapitalist dünyanın insaniyete dayattığı şartlar ve bu gerçeklerin farklı kesimlerde farklı yaşanışları üzerine kurguladığı filmde her türlü seyircinin özdeşleşebileceği bir taraf var. Fakir ama kurnaz bir ailenin, zengin ama safça bir aileyi adım adım kandırarak evlerine nüfus etmesi ile başlayan film şaşırtıcı dönemeçlerle devam ederken, mesaj vermekten ziyade her bir karakterin içinden yansıyan bir bakışa sahip. Bong’un “palyaçosuz bir komedi, kötü karaktersiz bir trajedi” tanımlamasını yaptığı filmde bir başrol de yok. Kara mizah, gerilim, dram gibi farklı türleri bir arada kullanan, yaratıcı kurgusu ile seyirciyi ters köşe edebilen çok kuvvetli bir film.

 

Oscarlara geri dönersek, ödüller sonrası yapılan yorumlarda Parasite’ı en iyi film seçen üyelerin geleceği yakalamak adına büyük bir adım attıkları ve Hollywood’un beyaz sinemacıların beyaz hikâyelerine olan bağlılığının nihayet zayıflamaya başlayabileceği dile getiriliyor.   

 

Parasite’ın ödüle layık görülmesi, 2015’te başlayan #OscarsSoWhite (Oscarlar Çok Beyaz) protestoları sayesinde Akademi’nin azınlıklara yaklaşımını değiştirme çabasının anlamlı bir sonucu olarak görülüyor. 2015 Oscarlarında hiçbir azınlık aktörün aday gösterilmemesinin ardından büyük tepki çeken Akademi, o zaman 2020 senesine gelindiğinde azınlık üye sayısının iki katına çıkarılması yönünde bir kampanya başlatmıştı. 2015’te Akademi üyelerinin %8’i azınlık üyelerden oluşurken, bugün azınlıkların oranı %16’ya ulaşmış durumda.  

 

Bu olumlu adımlara rağmen, Akademi’nin adil ödüllendirme konusunda daha kat etmesi gereken uzun bir yol var. Parasite birçok ödül kazansa da Asyalı oyuncularının aday bile gösterilmemiş olması, kadın yönetmenlerin yaptığı birçok iyi film varken en iyi yönetmen dalında tüm aday listesinin erkeklerden oluşması sert eleştirilere maruz kalıyor. Ancak yine de Amerikan Film Akademisi’nin eleştirileri ciddiye alıp eşitlikçi yaklaşıma yönelik çaba gösteriyor olması övgüye layık. Bakarsınız seneye en iyi film veya yönetmen dalında bir kadın yönetmen ödüle layık görülür.

 

Parasite’ı mümkün olursa sinemada seyretmenizi öneririm. Sinematografik kalitesi ve zenginliği filmi sinema ekranında seyretmeye değer kılıyor. Filmin gösterimlerine birçok şehirde (özellikle Başka Sinema salonlarında) devam edilmekte.  

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.