Cevat Çapan ile tiyatro üzerine..

Son birkaç yıldır daha düzenli tiyatroya giden biri olarak gördüğüm dolu salonlar nedeniyle Türkiye’de, özellikle gençler arasında, düzenli tiyatro izleyen bir kesim olduğuna dair bir algım var. Bu doğru mu diye sorduğumda, doğruluyor Cevat Hoca: “Bir canlılık var. Yani bir çeşit tiyatroyu yeniden keşfeden bir kuşak var. Ama bunun yüzeysel bir tarafı da var, tiyatro ilginç bir şey çünkü. Kim yaparsa ilginç olabiliyor, ama bu ilginçliğin sınırları var.

07.12.2018 10:24
Ayşe-Yırcalı



 

“Edebiyat, anlamaya çalışmaktır; belki bilimden daha anlayışlı olabilir. İyi edebiyat insanlığın tüm gerçekliğini verebilen edebiyattır, gerçekliğin temsilidir” sözleriyle başlamıştı Cevat Çapan ilk dersine. Sakıp Sabancı Müzesi, Dünya Edebiyatı başlığı altında Prof. Dr. Cevat Çapan’ın (1) verdiği dört aylık bir eğitim serisi düzenliyordu (Şubat-Mayıs 2018). Cevat Çapan’ı biliyordum, kendi şiir kitaplarını ve çevirilerini okumuşluğum vardı. Ama onun ne kadar derinlikli bir edebiyat insanı olduğunu anlamam bu derslere katılmam sayesinde oldu. Geçen sene Antik Çağ Edebiyatı’ndan, Aydınlanma ve Devrimler Çağı eserlerine kadar gelmiştik. Bu sene de yine Sabancı Müzesi’nde beş aylık bir program yapıyor Prof. Çapan; Rus Yenilikçi Edebiyatı ile başlandı, modern klasikler ile devam edilecek.

 

Aslında verdiği her dersin büyük bir oditoryum doldurması gereken bir derya Cevat Hoca. Biz 20-30 kişilik bir grup bu deryayı dinleme şansını yakalayabilmiş edebiyat severleriz. Ama eminim ki, o karşısında tek bir kişi veya yüzlerce kişi olsun, konusunu aynı hevesle, detayla, duyguyla ve dürüstlükle verecek bir hoca. Eserlerini anlattığı yazarların, şairlerin hayatlarını ince detaylarına kadar bilen, sanki onlarla yaşamları boyu arkadaşlık etmiş, yazdıkları satırları içselleştirmiş ve anlamaya çalışmış, kendi deyimiyle, bir “edebiyat öğrencisi.” Bu arkadaşlık sadece modern yazarlar için değil, mesela Antik Yunan dönemindeki şair Sappho için de geçerli, Cervantes, Shakespeare, Dickens için de. Tabii bazı yazarlarla daha yakın bir arkadaşlık söz konusu.. Derslerinde eserlerin yazıldığı dönemlerin tarihsel, siyasi, toplumsal koşullarını da mutlaka katarak, üstüne üstlük kendi mesleki tecrübeleri ile ilginç anılarını da paylaşarak iki saati aşkın bir insanlık deneyimi yaşatıyor bize her hafta Cevat Hoca. Edebiyat onun sözleriyle “bizi insanlaştırıyor, bir derinlik, duyarlılık kazandırıyor.”

 

                                                             ***

 

Cevat Çapan ile 22. İstanbul Tiyatro Festivali (22 Kasım-4 Aralık) vesilesiyle tiyatro üzerine minik bir sohbet yaptık. Festival programı için yorumu şöyle oldu: “Günümüzde festival yapmak çok pahalı, iyi tiyatroları getirmek zor oluyor. Bir iki tane çok iyi topluluk geliyor, onun dışında daha çok tek kişilik oyunları; performans, dans prodüksiyonlarını getirmek zorunda kalıyorlar. Bunlar daha da kolay seyirci buluyor. Bir de moda şimdi; performans modası var.”

 

Cevat Çapan’ın tiyatro sevgisi ve ilgisi Robert Kolej yıllarında başlamış. Okulda tiyatro oyunlarında oynarmış, İstanbul’da hiçbir oyunu kaçırmazlarmış. “1945’ten itibaren Türkiye’deki her şeyi çok iyi izledim. Şehir Tiyatrosu, Ankara Devlet Tiyatrosu. Ankara’ya oyun seyretmeye giderdik, o kadar meraklıydık.” “İngiliz Edebiyatı’nın Kâbe’si” dediği Cambridge Üniversitesi yıllarında ise elbette öncelikle Shakespeare öğrencisi olması onu tiyatro konusunda bir uzman yapar. Bunun da ötesinde hem İngiltere’de hem de başka farklı yerlerdeki oyunları takip ediyordur.  “Liseyi bitince İngiltere’ye gittim ve orada en iyisini gördüm. Laurence Olivier, John Gilgould, Michael Redgrave, yani müthiş. Gidip gelirken Fransa’da da oyunlar gördüm; Comédie-Française, TNB (Théâtre national de Bretagne) hepsine gittim. Yani çok yakından izledim her şeyi. 62’de iki yıl daha Cambridge’e gittik eşimle. Tiyatronun tam en parlak dönemi; Royal Shakespeare Theatre açılmış, Peter Hall gelmiş, Laurence Olivier gelmiş. Tüm yeni oyun yazarlarının ortaya çıktığı yıllar; Harold Pinter, Arnold Wesker, John Osborne, yeni tiyatrolar kuruluyor. Yoğun tiyatro dünyasının içinde yaşıyorduk. Bu çok heyecanlı bir dönemdi.”

 

Çapan, Türkiye’ye dönüşünde, yurt dışında takip ettiği, etkilendiği oyunları çevirerek Türkçe’ye kazandırmaya başlar, o zaman tiyatro camiasının oldukça içindedir. “Bu heyecanla döndüğümde daha çok tiyatronun içinde bir şeyler yapabilirim gibi geldi, yani en azından çeviri yapabilirim ve o oyunlar oynanır sanıyordum… O dönemde tiyatro eleştirileri de yazdım. Çok yakınındaydım tiyatro dünyasının fakat biraz daha dışa dönük ve hırslı olmak gerekiyordu, benim öyle bir şeyim olmadı. Onlardan bekledim belki, iş birliği yapalım diye.” Ama yaşadığı birkaç olumsuz tecrübe hevesini kaçırmaya yeter.  

 

Mesela Muhsin Ertuğrul’un Devlet Tiyatrosu’nun başında olduğu dönemde John Whiting’in Marching Song adlı eserini Yürüyüş Türküsü olarak çevirir. Ancak tiyatroya teslim ettiği günün sabahında Muhsin Ertuğrul genel müdürlükten alınır, çevirdiği oyun 1959’dan beri orada bekler. Sonraki yıllarda, 1964’te, Seán O'Casey’den bir oyun çevirmesi istenir. Red Roses for Me eserini Kırmızı Güller olarak çevirir. Bu süreçte her gün arayıp sorarlar, kaç sayfa oldu, ne kadar kaldı diye. “Oyunu 64-65 gibi teslim ettim, oynanması 78 yılını buldu” diyen Çapan bir kez daha hayal kırıklığı yaşar. Savaş ve Barış’ın uyarlamasını Türkçe’ye çevirir, oyunu uyarlayan Piscator komünist olduğu için Devlet Tiyatrosu tarafından oynanması reddedilir. Ya da çevirdiği bazı oyunlar – Anna Karenina gibi – performans anlayışı ile oynandığından metin yok olur.

 

Türkiye tiyatrosunun en parlak dönemi hangisiydi diye sorduğumda şöyle cevap veriyor Çapan: “1940’lı yıllarda Devlet Tiyatrosu kurulduğunda çok iyiydi. Karl Ebert’in (2) yetiştirdiği bütün o öğrenciler çok iyiydi. Şehir tiyatrosu da bir ara fena değildi, 50lerin sonu 60ların başında. Ast Tiyatrosu, Dostlar Tiyatrosu ilk kuruldukları yıllarda iyiydi. Genco (Erkal) topluluk olarak çalıştığı zaman çok iyi işler çıkıyordu, iyi bir gruptu. Orada herkes oyunculuk, yazarlık yapıyordu. 50lilerin ortasında Genç Oyuncular grubu vardı, sonradan bir kısmı Dostlar Tiyatro’sunun bir parçası haline geldiler. Ferhan Şensoy çok parlak bir zekâ mesela bence, çok iyi birtakım işler yaptı ama şimdi tek başına kaldı. Ses tiyatrosunun her akşam doluyor olması lazım aslında.”

 

Cevat Hoca’nın en beğendiği oyun yazarları kimler Türkiye’de? “Yazarlık bakımından düşünecek olursak, keşke daha iyi yazarlar çıksaydı ama yakı dönemde Memet Baydur gibi yazarlar çıkmış olması çok iyi bir şey. Bence Türkiye tiyatrosunun yüz akıdır Memet Baydur. Oğuz Atay’ın Oyunlarla Yaşayanları çok güzel bir oyun. Vüsat O. Bener’in Ihlamur Ağacı diye bir oyunu var, çok güzel bir oyun. Ama mesela bu oyunlar, biraz marjinal oyunlar gibi görülebiliyor Türkiye’de.”

 

İyi bir tiyatro kurumu nasıl olmalı diye soracakken, Çapan, Peter Stein’dan bahsetmeye başlıyor. “Schaubühne tiyatrosu müthiş bir tiyatro. Eski direktörü Peter Stein çok parlak birisi. Çok iyi oyuncuları var. Çok iyi yetişmiş insanlar, tarih biliyorlar, sanat tarihi biliyorlar, edebiyat, felsefe biliyorlar, dünyada ne olup ne bittiğini, dünya politikasını yakından izliyorlar.” Shakespeare’in Belleği diye bir oyunlarından bahsediyor uzun uzun; “oyunla o dönemki Shakespeare’in kafasının içine girmiş oluyorsunuz” diyor. Sonra, kendisinin de arkadaşlık ettiği, Peter Stein hakkında eskileri anlatıyor: “Peter Stein, öğrencilik yıllarında gelmiş Anadolu’da gezerken, bir seferinde şehre dönememiş, köyde bunu ağırlamış köylüler. Böyle bir insanlık görmedim diyor adam, o kadar iyi ağırlamışlar ki, âşık olmuş, her fırsatta geliyor Türkiye’ye…Bizim tiyatro camiası ile de görüşüyor. Almanya’da yaşayan çok Türk var diye buradan bir grubu Schaubühne’ye davet etti. Buradan bir grup gitti, ama bizimkiler tutunamadı orada, aralarında anlaşmazlık, alışamama falan derken bir sene sonra döndüler. Oysa oradan yeni bir akım doğabilirdir Türk tiyatrosu için.”

 

Tiyatroculara bazı bakımlardan kızıyor Cevat Hoca; bir tiyatrocunun donanımlı, entelektüel, işine ciddiyet ve disiplinle yaklaşan, kendini ön plana çıkarmayan, eserin önüne geçmeyen bir kişilikte olması gerektiğini düşünüyor. Eserlerin yenilikçi bir yaklaşım ile uyarlanması hakkında da “hesabı verilebilecek” yenilikler yapmak gerek diyor. Çok parlak tiyatrocular, çok iyi yetişmiş insanlar olsa da bunların hem Türkiye’de hem de dünyada azınlıkta olduğunu vurguluyor. “Türkiye’de çok çabuk bozulabilen bir meslek. Sonunu getirmek pek mümkün olmuyor, ya ticari tiyatroya dönüyorsun, ya da bulunduğun kurum çürüyor.” İktidar değişince Devlet Tiyatrosu’ndan atılan oyuncular, kurumların bürokratik zaafları, keyfi yönetimler, birbirini çekemeyen, birbirinin ayağını kaydırmaya çalışanlar, sanata verilen önemin düşük olması, buna bağlı olarak para sıkıntısı; hepsi çok baskın dertler… Ayrıca bugün tiyatro eğitiminin geldiği nokta da pek parlak görünmüyor onun gözünden. “Üniversite olmayan ticarethaneler, lise seviyesindeki öğrenciler, sadece 4-5 hevesli kişi ile yürüyen sınıflar, çok parlak olmayan hocalar” üzüldüğü gerçeklikler. “Yani çok iyi bir tiyatro bölümü yok. Ankara Dil Tarih çok iyi bir tiyatro bölümüydü. Hepsini attılar, barış imzası filan diye.”

 

Son birkaç yıldır daha düzenli tiyatroya giden biri olarak gördüğüm dolu salonlar nedeniyle Türkiye’de, özellikle gençler arasında, düzenli tiyatro izleyen bir kesim olduğuna dair bir algım var. Bu doğru mu diye sorduğumda, doğruluyor Cevat Hoca: “Bir canlılık var. Yani bir çeşit tiyatroyu yeniden keşfeden bir kuşak var. Ama bunun yüzeysel bir tarafı da var, tiyatro ilginç bir şey çünkü. Kim yaparsa ilginç olabiliyor, ama bu ilginçliğin sınırları var. Bazısı o kadar ilginç değil bana sorarsan, bir vakit kaybı da olabilir. Bazen yaratıcı yönetmenler o kadar yaratıcı olabiliyorlar ki…” deyip bir Kral Lear örneği veriyor: “Kral smokinle, Cordelia walkman ve kısa tişörtle şımarık bir eda içerisinde. Şimdi Cordelia karakteri böyle bir karakter mi, tam bir kepazelik, metin tamamıyla gürültüye gitmiş.”

 

Cevat Hoca bir Shakespeare öğrencisi, uzmanı ve hayranı olduğu için festival programında yer alan Hamlet uyarlamasına gidip gitmeyeceğini sordum. “A, evet bak ona gidebilirim, merak ediyorum” dedi. Bir sonraki akşam oyunda Hamlet’in annesi Kraliçe Gertrude güneş gözlükleri ile sahneye fırladığında gülmeye başladım; Cevat Hoca’nın ne düşündüğünü tahmin edebiliyordum, gitmesine ben sebep oldum diye de kendi kendime biraz hayıflandım.

 

                                                            ***

 

Cevat Çapan bugün 85 yaşında, pırıl pırıl bir belleği ve müthiş bir birikimi var; ayrıca şimdiye kadar dinlediğim anlatım gücü en yüksek profesörlerden biri. Sabancı Müzesi’ni bu eğitimi düzenledikleri için takdir ediyorum, Türkiye’de çok kısıtlı olan edebiyat eğitimi için son derece değerli bir katkıda bulunuyorlar. Kendisi ne kadar razı gelir bilemiyorum ama, televizyon, dergi, gazete ve üniversiteler Cevat Çapan’ın birikimini daha fazla kişiye ulaştırmak için onu ikna etseler belki bizler de ondan dinleyeceklerimiz sayesinde bir parça daha anlayışlı olmayı becerebiliriz.

 

(1)   Cevat Çapan 1933’te, Darıca’da doğdu. Darıca İlkokulu’ndan sonra 1945’te girdiği Robert Kolej’i 1953’te bitirdi. Yükseköğrenimini İngiltere’de Cambridge Üniversitesi’nin İngiliz Edebiyatı Bölümü’nde, 1956’da tamamladı. Bir yıl Londra’da BBC’nin Türkçe Bölümü’nde çalıştı. Türkiye’ye döndükten sonra 1960’da İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi İngiliz Dili ve Edebiyatı Fakültesi’ne asistan olarak girdi, 1975’te profesör oldu. 1980’de Devlet Güzel Sanatlar Akademisi (bugün Mimar Sinan Üniversitesi) Tiyatro Bölümü’ne geçti, 1996’ya kadar orada çalıştı. 1981-82 yıllarında New York Üniversitesi’nde Amerikan şiiri ve tiyatrosu üzerine inceleme yaptı, İngiliz Edebiyatı dersleri verdi. 1996-2012 yılları arasında Yeditepe Üniversitesi’nde ders verdi.

 

(2)   Prof. Karl Ebert 1887’de Berlin’de doğdu. Berlin Devlet Tiyatrosu ve Frankfurt Şehir Tiyatrosu aktörü ve rejisörü, Frankfurt Tiyatro Okulunun kurucusu; Alman Sahne Hizmetlileri Birliği Başkanı; Berlin Devlet Tiyatro Okulunun kurucusu ve müdürü; Darmstadt, Hess Devlet Tiyatrosu, Berlin Şehir Operası yöneticisi gibi görevlerde bulundu. Nazi dönemi ile 1933’te Almanya’dan ayrılan Ebert, 1935 yılında Ankara Devlet Konservatuarı’nın kurulması sürecinde Türkiye’ye davet edilmiş ve kuruluş çalışmalarında yer almıştır. 1947’ye kadar Konservatuarın Sahne Sanatları Bölümü’nü yönetmiştir.

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.