Yarelerden yare beğen…

Hiç konuşmayan bir çocuğumuz vardı, yuvada. Öyle gururlu, inatçıydı ki, personelin elinden su bile içmez, gider yağmur göletinden avuçlardı suyu. Bizim dilimize epey zaman direndi. Bilmeyen ahraz sanırdı, söyleneni duymaz (dan gelir) kendi ağzını açıp tek kelime bizim dilden konuşmazdı.Ne hazin ve ne ibretliktir ki, anadili yasak olan oğullarımız ses bayrağımız oldular, sonrakileri saymıyorum, ilk simgelerden Yaşar Kemal, Zaza beyi Cemal Süreya… Yok mu bunda ibretlik bir hal, ey ahali?

28.12.2017 09:47
Ayşe -Kilimci

aysekilimci@hotmail.com

 

Dilde yâri, kalpte yâre, siyasi duruş ve söyleyişinde yâre…

Hepsi yaralı bereli, peki nedir bunca yozlaşmanın çaresi? 


Dille konuşur, kavga ederiz, âşık olur, dilsizleşiriz, aşkın peşisıra gelen ayrılıkta dil-i bî çare oluruz. Savaşın dili ölüm, barışın dili yaşamak. Kapı kulpunun, kilit içinde inip çıkan küçük dili, kapı açar, bütün diller kapı açıcıdır.Bazan da kapıları kapatır…Son yıllar bizim gönül alfabemiz buna döndü, kapılarıkapatmaya, köprüleri atmaya…Bazen her dilin terbiye tornasına tutulması gerekiyor, kimi dönemler bunu dayatıyor.Akılsız dilin ahrazca konuştuğu zamanlarda…

 

Oğuz Atay ne der: ‘Cam kırıkları gibidir bazen kelimeler,ağzına dolar insanın; sussan acıtır, konuşsan kanatır.’ 
Bazen dil ağız içre büyür, dil acıdır, tatlıdır da. Hayattır dil, kimi zaman  ölüm olduğu gibi tıpkı. Kimi dil yaşatmaya açar kapısını, çiçeğini, kimi dil, terbiyeden uzaklaşan dil , kapısını öldürmeye, soldurmaya, kin’e açar…Ana dilinden, aile terbiyesinden el almayan kısmetsizler böyle eder, elbet akıldan yana fukara olanlar en çok…

 

Dil ne çok şey demek… Bütün dillerin alfabesi farklı, gönül alfabesi aşk’la başlar, yar ya da vuslatla biter, yahut kavuştuğunda, ayrıldığında biter. Dilini, sesini kaybetmek istemeyenin o dili savunması kadar güç, onsuz yaşamak zorunda kalması. İki dil arasında dilsiz kalmak, ölmeden ölmek olsa gerek. Anadilinde anlayıp, gürül gürül söyleyip akmak dururken, üstelik başka bir ağızdan, başka bir ‘dil’den dil öğrenmek, kendi dilinde alfabeyi bitirip türkülere şarkılara gökyüzüne geçmişken, yani bir hayli yol katetmişken, ikinci dile koyulmayı düşünün… 


Dil işgalci olabilir mi? 
Neden olmasın? 


Epey zaman İngilizce'nin işgalci olduğunu düşündüm, bu düşüncem, duygu demek daha doğru , değişmedi, ama, işgalci dillere yenileri eklendi. Dünya büsbüyük bir köy, tamam, anladık,  ortak anlaşma dili de o kovboy dili. 

 

1989’da Tarsus’ta bu konuda bir söyleşi yapmıştık, hazırlık sınıfı öğretmeni Yücel Özmen Karan’la. 
Kıyamet kopmuştu. Önce küçük kıyamet kopmuş, bize Yunus Nadi insan hakları dalında mansiyon vermişlerdi, röportaj birkaç gün süren bir yazı dizisiyle Cumhuriyet’te yayınlandıktan sonra kıyametin büyüğü gelmiş, her gün çuvalla mektup yağmıştı gazeteye. Çoğu ulaşmasa da yayınlananları bir seçkide toplamıştık, ‘Anadilde Çocuk Olmak’. Bu arada geçirdiğimiz sorgulamalar, gelen müfettişler, öğretmenimizin çalıştığı özel okulla ilişiğinin kesildiğine hiç girmiyorum. Derdimiz, küçük yaşta bile olsa, bir yabancı dilin öğretilmesi değildi,elbet yeni bir dile erkenden koyulmak en iyisiydi, bizim derdimiz; eğitim öğretimin niye anadil dışında yapıldığıydı? Önemi büyük Dil Liselerinin niye kurulmadığıydı?… 

 

Yeni bir dil öğrenmeye koyulan o dili anadiline çevirir dururmuş, Marks böyle buyurur. Vakta ki anadilini hiç anmadan öğrendiği bu yeni dili anadiline aktarmadan hep bu yeni dili kullanır, işte o zaman onu öğrenmiş demektir, yani kendi dilini tümden unuttuğunda… (O yüzden, Attila İlhan şiirini Fransızca söylemeye başladığını fark eder etmez, ülkesine dönmüştü) 


Acaba bu hal, başka hayatları, ufukları, tutma hayalleri, eğreti kılık kıyafetleri, sana yabancı sesleri şarkıları, nidaları, ellerin ağzına öykünmeyi de çağırır mı? Büyük olasılıkla öyle. Üstelik dilsiz kalmak, bırakılmak ya da birkaç dil arasında bînamaz olmak, öfkeyi getiriyor peşisıra. Giderek, düşmanlığı. Üniversitede yabancı dilde üst kurdaydık ama okulu bitirince sahada çalışırken gördük ki, bu dil geçmiyor… Ne İngilizce geçiyor ne de Türkçe… Muhataplarımız Güney Anadolu’ya akan Kürt vatandaşlar olunca, onların dili de ‘tunne’  bizim dilimiz de…

 

Hiç unutmam, oğlum küçük, eve gecikmişim, ev iş arası elli kilometre, sabırsızlanırken, kucağında bebesiyle bir pamuk işçisi kadın girdi. Geçmiş gün, derdini unuttum şimdi, ama, o avaz avaz kendi dilinde söylüyor, ben derin derin Türkçe susuyorum, çünkü ne dediğini anlamıyorum. Ha deyince çevirmen bulunmuyor o yıllar, bilen de susuyor zaten, dilini gizliyor. 


Sağlık müdürü çevirmen oldu. Personel gitti, biz üçümüz çevirmen marifetiyle anlaşıyoruz, ben kendi dilimden yazıklanıyorum, çevirmen yani müdür kadına ikisinin anadilinde çıkışıyor. Müdür ne söylese kadın uysal uysal dinliyor, bana düşman gözlerle bakıyor… Dil kardeşliği bu olsa gerek. Kadın dört yaşındaki bebesini hala emziriyor, boş memesiyle, ben oğluma süt vermeye geciktim, acılar içindeyiz ikimiz de… Dil yâresi bu işte… 
Meslek hayatımda kimi kadınlarım kocaman gözlerindeki derin hüzünle anlattılar, anladım. Kimi el işaretiyle, benim elimi alıp bedenleri üstüne koyarak ipucu verip anlatmaya çabaladı. Büyük çoğunluğu susarak. Çünkü benim dilim ona hükümsüzdü, onun dili bana… 


Dilin geçer akçe değil ise, sen de öylesin, ha varsın, ha yok… Hem varsın, hem yok, masal gibi… 
Mübadil adalıya nüfus sayım memuru sormuş, ‘anadili Urumcadır, yabancı dili Türükçedir‘ demiş yakınları, memur tersine yazmış olabilir mi? Hani kutsal düzelticilerimiz vardır ya bizim, yer adlarını, suların adını, şarkıların kimi yerlerini silip düzeltirler, onlar gibi… Mümkündür… Mübadilin acısını kim düşünecek peki? 

 

Bazı zaman kaynaştırıcı, bir arada tutucu olduğu sanılsa da, öteki dillerin hak ettiği sevgi, ilgi ve özen esirgendiğinde çimentosuna hasis davranılmış harç gibi dökülüyor o kaynaştırıcı. Zorbalık ne vakitten beri kahramanlık olmuş? Tutuklu evladıyla anadilinde konuşan ananın dipçiklenmesinin insanca’da karşılığını o vakitler kimse diyemedi, o günlerden geldik bugünlere, farklı bir dilin özgürleştiğine… 

 

Hiç konuşmayan bir çocuğumuz vardı, yuvada. Öyle gururlu, inatçıydı ki, personelin elinden su bile içmez, gider yağmur göletinden avuçlardı suyu. Bizim dilimize epey zaman direndi. Bilmeyen ahraz sanırdı, söyleneni duymaz (dan gelir) kendi ağzını açıp tek kelime bizim dilden konuşmazdı.Ne hazin ve ne ibretliktir ki, anadili yasak olan oğullarımız ses bayrağımız oldular, sonrakileri saymıyorum, ilk simgelerden Yaşar Kemal, Zaza beyi Cemal Süreya… Yok mu bunda ibretlik bir hal, ey ahali? 

 

Demokrasi her dile çevrilebilir, ama, dayatılan bir dil anadile ne kadar çevrilebilir? Onun öğrenme hızını, şarkılarının küfrünün tadını, tınısını, rengini ne kadar aktarabilir, bu mümkün mü? 

 

Demokrasi anadile çevrilirken acaba tanım doğru koyulabilmiş mi ortaya? 


Şu dünya aslında diller kaygısı, kavgası… 


Bilgi, duygu, inanç, sanat, hasret, ayrılık, kavga, sitem, dünyanın düzeni, ilmi her hali çeviriyle algılanmıyor mu? 

 

Aşkı tek taraflı çevirince, hicrana çıkıyor, coşku çok dile çevrilince devrim çıkıyor, ölüm çevrilmese de olur, nasıl olsa o her dilde aynı kapıya çıkıyor... Tercüman kötüyse hepsi hiçliğe çıkıyor. Çeviriye gönlümüz yoksa, söyleneni düşmanlık, umuculuğa uzattığı elini yumruk, sözlerini kurşun hükmünde almıyor muyuz? 

 

Çeviriye sinmesi muhtemel çalım faktörünü de göz ardı etmemeli…Bu dünya tılsımlı, büyülü ve çok tuhaf bir yer sahiden … Adına galaksi denen o ummanı çevirmek bi yana, zerresini anlayabilmek şöyle dursun, biz bu küçücük gezegende demokrasi dilini kendimize yontarak çeviriyoruz. Aşkı , bırakın anlamayı tercüme ve terennüm etmeye bile yanaşmıyoruz, hem gönül dilimizde hem konuştuğumuz dilde çalım faktörünü hiç elden bir akmıyoruz. Yeni bir dili Marks üstadın buyurduğu gibi habire kendi anadilimize çevirip dursak da, sevdamızı, kahrımızı, küfrümüzü kendi dilimizde söyleyip, rüyalarımızı anadilde görüyoruz. 


Yaşamak, okumak, sevmek için mahkum edildiğimiz ikinci dil, birincisinin tabir edilmesi olmasın sakın, rüyaların bir görüleni bir yorumu olduğu gibi hani… 

 

Anadilde çocuk olmak gerek arkadaşlar… 
Aşk da vefa aksanıyla çevrilmek gerek. Dilde ötelemek ve böbür ayıp. Her dil soylu, dünya tahtasından silinmemesi gereken değer. 


Hoş, sen duymamaya teşne isen, aynı dilde konuştuğuna da el olabilirsin pekala. Aşkta, rüyada ve küfürde, ille eğitimde anadilin yanı sıra ülkemizin siyasi halleri ve dilleri yüzümüzün akı olduğu kadar, boynumuzun borcu; yoksa işler yokuşa, çeviriler aslının bir eksiğine sürgün… Sorunu çözemezsek, eller üstümüze güler. Yüzümüzün gülmesi de her söylenenin, her dersin anlaşılır olmasında … Barışta … Yerler gökler dolusu barışta… Barışı doğru çevirelim, olması gerektiği gibi anlayalım. Barışa uygun davranalım. Barıştan da korkmayalım… Dilden de. Farklı siyasi görüşlerden hele, hiç…

 

Ama, ahmaklıktan korkalım, ölesiye korkalım…

 

Kendimizi bir halt sanmaktan, saygı sınırını çiğneyerek âleme çekidüzen ve akıl vermeye kalkışmaktan, hele ki terbiyesizlikten ölesiye korkalım…Yalancılıktan da…Ufuksuzluktan da…Edebi bilmek, kendini bilmek…

 

Gelen yıl hepimizi umutsuzluktan, hastalıktan, edepsizlerden, akılsızlardan korusun, gönlümüzde dilimizde, yüzümüzde gül açtırsın…Bölgemize barış tohumları eksin.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(2)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Pervin28.12.2017 14:44:50
Her zaman, her durumda terazisi hassas yazılarınızı okumak çok önemli.Teşkler. Ayşe Kilimci
adnan aydın28.12.2017 15:25:38
hocam nede güzel yazmışsınız.inşallah tez zamanda bu dilek ve temenniler yerini bulur.