Sevgili Ezel Hanım,

Eli kazmalı, baltalı, sopalı, oradan buradan toplanıp getirilmiş kişiler eliyle 11 ölüm,15 linç, 200 tecavüz.74 kilise, 26 okul, iki manastır, bir sinagog tamamen yakılır yıkılırken, 4214 ev, 1004 işyeri yağmalanırken, kiliselerin kutsal resim, haç, ikonları, öteki kutsal eşyaları tahribedilirken... 1924 yılı İstanbul nüfusunun 1/4' ünü oluşturan Rum'ların sayısı 6-7 Eylül’den sonra 1500'lere düşerken, bütün gayrimüslimler bundan payını alırken, ülke renklerini yitirirken, içimiz kan ağlarken, sosyal kumaşımızın rengi atar, kumaşı yatıkmışçasına tel tel ayrılırken…

10.09.2017 09:29
Ayşe -Kilimci

aysekilimci@hotmail.com

 

Sizi bir Anadolu kasabasında tanıdım…

 

Gerçek adınızı bilmedim, sormak gereği duymadım.

 

Hikayeme buyur ettim, kabul ettiniz, kahramanım oldunuz, onur verdiniz.

 

Hikâyem sizinle gönendi, nakışlandı, ödül bile verdiler.

 

Benim için asıl ödül sizdiniz, hayatınızdı, buyur ettiğim hikayeye kahraman olmanızdı…Siz olsanız ‘onore ettiniz efenim’ derdiniz, öyle oldu, onore ettiniz hanımefendi.

 

Günlerden 6-7 Eylül’dü, yıllardan utanç…

 

Bülent beyle randevulaşmıştınız, Taksim’deki Talimhane’den aşağı inen yokuşun sonunda Niyagora Bakkaliyesi önünde buluşacaktınız.

 

Ah aşk…Anneniz madam Marika’yla ortaklaşa giyindiğiniz ipek kombinezonu, askılarını kendinize ayar edip giyinmiş, koltuk altlarınıza odorono likit ter ilacını delikli çubuğuyla sürünmüş, pembeleşen koltuk altınız kuruyasıya kollar havada beklemiş, geçtiğiniz yere mis gibi bir rayiha salacağınıza sevinmiştiniz. Bu yetmez gibi bi de Legalyön dökünmüştünüz, ilk buluşma, kolay değil, ondan olmalı omuzdaki minicik itikat muskanız, kimilerinin şirinlik muskası dediği…

 

Önü kalın, beş parmaktan fazla kalın, arkası ince metal kemerin sardığı incecik belinizden aşağı, dökülen ,muare taftadan kendi diktiğiniz siyah kloş etekliğiniz, habire havalanınca fistolu farbelası bir görünüp bir kaybolan poplin jüponunuz, atkılı , ince, vidalı topuk iskarpininiz, elinizdeki kıyısı iğneoyalı ipek mendilinizle ne güzeldiniz…

 

Elleriniz birbirini kavramış, yokuş aşağı koyvermişken kendinizi…

 

Bir kamyondan kaldırıma taş indirmekte olduklarını fark ettiniz. Hemen ardından o taşlarla  Niyagora’nın vitrinini aşağı indirmeye başlasın mı gencecik çocuklar…Olanca mal vitrinden kaldırımlara serilsin mi…

 

Şaşıp kaldınız, donup kaldınız…Flörtünüz çekip uzaklaştırdı sizi, saçak altlarına sığınıp uzaklaştınız oradan. Ortalık büyük bir tiyatora sahnesine dönmüştü, Istanbul çıldırmış gibiydi.Dram, yoksam komedi? Anında yazılıp, kötü suflör ve aktörlerle sahneye koyuluyordu…İlk buluşmanız berbadolmuştu. Dükkanlardan yola atılan kumaş topları açılıp, bıçaklanarak, halat yapılıyor, bu caanım halatla mallar arabaların arkasına bağlanıp, sürükleniyordu, ibret-i âlem için…Bir insan seline kapılmış yürütülüyordunuz, Beyoğlu’nda, kumaş döşeli yollarda toplar dolusu ipekli, keten kumaşı çiğneyerek…

 

İlk buluşma sizin için Istanbul’un berbadedildiği altı Eylül demek olacaktı bundan böyle…

 

O hengâme içinde dükkânın birinden yürüttüğü kollu dikiş makinasıyla ucun ucun yan sokağa kaçmaya çalışan delikanlının elinden alınan makinenin yere çarpıldığı bir de…

 

Kundura mağazalarının vitrin camları aşağı indirilip, alınan pabuç kaideleriyle, dağıtılan kazmalar ve sopalarla öteki vitrin camlarının aşağı indirilişini, bilgisiz insan gücünün kışkırtılınca neler yapabileceğini, aman Yarabbi…

 

Tanrımız aynıydı, yolumuz farklıydı, sevmek aynıydı, unutmak her millet ve her dil için müşküldü,haklısınız.  Rezil olan/edilen yalnız ilk randevunuz değildi, Istanbul da rezil edilmişti, yüzümüze kara çalınmıştı.Bir sandala atlayıp karşıya geçtiniz, inmeye çalıştığınız yokuşlara yağ boca edilmişti, kayarak düşerek indiniz, pansiyoneri olduğunuz Eleni hanımın evine gittiniz.

 

Frijder fiyonk gibi ortadan bükülmüştü…Ne Eleni hanım ne ötekiler, evde kopkoyu bir sessizlik.

 

Kanaryanızın sesi uçmuştu, bir daha ötmedi.Dışarda yaralanmış, kanayan bir Istanbul yakılıp yıkılırken, radyoda Lavyenroz çalıyorken…

 

Ortalık, hayatlarımız dizboyu utançken...Moda’daki Derikli ustanın demir kepenkli meyhanesinde her gece veresiye içen zabıta memuru kepenge ilk baltayı vururken…Lefter’in evini ‘vurun gavura’ narasıyla taşlayıp,çoluk çocuğuyla öldürmek isterken, çapulcular…Çaresiz insanlar, namaz örtüsü örtünüp, yağmacılara kahve pişirip, biz sizdeniz numarasıyla, çoluk çocuğunu ölümden kurtarırken…

 

Beyoğlu’nda güzelim enstrümanlar yollarda parçalanmış, atılmış, suskun öylece yatıyorken… 

 

Eli kazmalı, baltalı, sopalı, oradan buradan toplanıp getirilmiş kişiler eliyle 11 ölüm,15 linç, 200 tecavüz.74 kilise, 26 okul, iki manastır, bir sinagog tamamen yakılır yıkılırken, 4214 ev, 1004 işyeri yağmalanırken, kiliselerin kutsal resim, haç, ikonları, öteki kutsal eşyaları tahribedilirken... 1924 yılı İstanbul nüfusunun 1/4' ünü oluşturan Rum'ların sayısı 6-7 Eylül’den sonra 1500'lere düşerken, bütün gayrimüslimler bundan payını alırken, ülke renklerini yitirirken, içimiz kan ağlarken, sosyal kumaşımızın rengi atar, kumaşı yatıkmışçasına tel tel ayrılırken…Bu tezgahla gelen kin, yağma,  talan hem kadim bir şehri hem sizi hem bizi budayıp indirirken…

 

Yalnız Istanbul mu?İzmir’de Yunan konsoloshanesinin, fuardaki pavyonun, Alsancak’taki kilisenin yakıldığı ‘ gençliğin büyük heyecanı’ manşetiyle duyuruldu gazetelerde...

 

Sonradan tuğgeneral Yirmibeşoğlu’nun, bu talanın, bu’ kıyımın özel harp işi olduğunu, ne muhteşem bir örgütlenme olduğunu, amacına ulaşmış olduğunu’ gururla söyleyeceğinden haberdar değilken kimse.

 

Ezel hanımcığım, sizi bir gözüm gördü, diğer gözüm görmedi, torunlarınızı keman dersinden getirmiştiniz. Yıllar sonraydı, evde size sürpriz doğum günü kutlama hazırlığındaydılar, harıl harıl. Ortanın üstünde boyunuz, dik duruşunuz, ellerinizi kullanma zerafetiniz ve söyleyişteki özeniniz,inceliğiniz hatırımda, bu kadar…Ötesini ben uydurdum, yani dokudum, yani nakş’ettim, ama, öylesine işlemişim ki bu nakışı, şimdi okurken  kendim etkilendim.

 

O yaralı bereli Istanbul’u, şehrinizi bırakıp çıktınız , bizden birine gelin gittiniz, sizinki iyi gene, ya memlekete gitmek zorunda kalanlar, vatanda vatansızlar?

 

Istanbul, gözünüzün nuru, içinizin titrediği, o kutsal kakomira varsın kendi yalnızlığında, ruhsuzluğunda kalsın’dı…Istanbul’un suçu günahı ne ise?

 

Bu acının tezgahını kuran resmi yetkililerle, siyaset üçkağıtçılarını  felek utançtan utanca savursun, bu acı hiç unutulmasın, ders olsun isterdiniz.

 

Ben de bunun hikayesini söyleyeyim istedim, elim anca buna yeter, utancı silmek, tekrarını önlemek akıllı siyaset ve toplumbilimcilerin işi.

 

Onlar susarsa, ötesi ayıp…Hem, biliyorsunuz, bizde ayıp bir değil ki, Eleni, ah afbuyurun, Ezel hanım, ayıp bin…

 

Bir ara bu hikayeyi sahnelediler, yedi kadın yazarın yapıtıyla kolaj bir tiyatro oyunu olarak.

 

Görmesi kısmet olmadı, iki ay sahnelendikten sonra bir hikayede bir nokta sakıncalı , gerekçesiyle ve türlü numerolarla, oyun sahneden kaldırıldı.

 

Kalbime bir bıçak saplanır gibi oldu, ara ara çevrilir, kanar usul usul.

 

Sonra  bu yasağı kınayalım diye, bir ortak kitap hazırladık, ‘Kadından Sakıncalı’ adıyla, elli kadın yazarın elli esaslı hikayesinden…

 

O da depoda yığılı kaldı, ne esaslı kitaptı oysa…Yayıncı kahretti, ‘kitap satacağıma asfalt delgi makinası sataydım kazanırdım, ne bu böyle?,’ dedi…

 

Görüyorsunuz, hikayenin hikayesi, asıl hikayeye rahmet okutabiliyor kimi zaman…

 

Ah bu Eylül!..

 

Sonradan ne marifetler çıkardı başımıza daha…

 

Hem 6’sı, 7’si, hem 12’si, takvimlerden silinesi…

 

Ah’lar işitilesi…

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

bekir ziya12.09.2017 21:16:26
Ne kivrak bir kalem, dil bu.