Sevgili Bereket Apartmanı,

Keşke herkes yaşadığı evleri ana hatlarıyla anlatsa, evinin hallerini mahallesinin renklerini, toplumumuzun kanaviçesini işlerdik böyle böyle. Son zamanların hoyrat yaşamalarından söz etmiyorum, hikâyenin hükmünün yürüdüğü günlerden söz ediyorum. Bir yapı yeri, yangın yeri hükümsüzlüğünde madem günlerimiz, yaşanmışı kurtarmak da kar. Evler evler, başlığı altında, tek sayfayı geçmeyen 'yangında ilk kurtarılacak şeyler' kampanyası olsa...

15.10.2017 08:41
Ayşe -Kilimci

aysekilimci@hotmail.com

 

Ne buradasın ne öbür tarafta, sağ da değilsin ölü de …Sana nüzül indiği söylenebilir.

Memleketin bütün siyasi dönderebejlerinde, sende otursak oturmasak, birlikteydik.

Solda sandığımız partilerin  mitinglerinde , aklımızın ermediği 60 ihtilalinde millet alyansını bağışlarken hazineye, eski mahallemizin kadınları, hani senin cumhuriyet kadınların, çalışan, dik duran, hem evine hem ülkesine direk olanlar, aralarında konuşup görüşüp, alyanslarını orduya  vermeme kararı aldığında…

 

12 Mart muhtırasını izleyen haftalarda,  yanında yörende dolanır, kütüphane-Beyler sokağı makasında hallerimizin nic ‘olacağını düşünür, daha güzel günler hayal ettiğimizde…

Deniz’ler asıldığında…Kız Lisesinde kimin gözleri ağlamaktan kızarmışsa mim’lenecek diye, bir grup kızla kütüphaneye kaçtığımızda, oradan sana sapıp soluk almaya çalıştığımızda. 12 Eylüle çıkan gece bile senin önünden geçip gittik, Ankara yollarına düştük, darbenin içinden geçeceğimizden habersiz...

 

Darbeler, ah darbeler…Demokrasi süngünün ucunda, milli irade hele biraz beklesin zamanları. Karşı komşun yerinde duruyor, Memleket Sağlık Müzesi oldu. İzmir Memleket Hastanesi  ,şehir hastanesi kapsamında artık.

Sen yapıldığın sıra , şimdi kazulet bir katlı otopark olan yer, cezaeviymiş. Bir köşede kapalı cezaevi, bir köşede Memleket Hastanesi, alt köşe Elhamra sineması ve milli kütüphâne, Öbür köşe Piçhane, Etnografya Müzesi oldu, nasıl hoş bir birliktelik, dört pırlantlı yüzük , Elhamra, neyse ki Opera Bale’nin.

 

Yaşın yüz var mı ?Sanırım öyle.Oralar, bizim kiracı olduğumuz  üç  evimizin de olduğu yerler şimdi Sit alanı. Çivi çakılamıyor, ne restorasyona yetiyor milletin gücü, ne onarıma, belediyeyi geç bi kalem. Konak tüneli geçti , ulu çınarın yanından.  Damlacık yokuşu da harp artığı bir yer gibi.Gene de güzelim insanlar o miniminnacık evlerde, kimi kondurmaca, kimi asaletli, görkemli ve mimarlık öğrencilerinin habire fotograflasa da içten içe çürürken iç çektiği, ettiği ah’ ın kırk ev öteden işitildiği haldeler.

Ortadaki büyük avlunun tavanı gökyüzüydü, biz çocuklar yüzümüzü rüzgar ve yağmura verir, oyun oynardık o geniş avluda. U biçimi ve bitişik nizam iki katlı bloklardan oluşan…

 

Dünyaya senin kollarında geldim.Hemşire annem nasılsa hastanem karşıda deyip, evde doğurmaya kalkmış, bende’niz de, ‘amaaan, bu dünya sizin olsun, ben gelmiyorum’ demişim. Karşıdan koşmuş, canımı kurtarmış doktorum, bir adım ondan sebep Nevveser. Şehrin yetmiş seksen yıl önce yapılmış , sayılı çok katlı binasından biriydin.İç avlunun etrafında her katı çift daireli ikişer katlı üç bloktun. Güzelim Bereket Apartmanı şimdi bombalanmış gibisin.’Can güvenliği yoktur, dikkat!’ yazmışlardı önceki gördüğümde.Gökten bir hortum inmiş, insanları o minnacık, ama, dünyaları geniş evleri çekip almış, bulutların üstüne fırlatmış gibi…Geniş cümle kapın beton duvar çekilip daraltılmış, acemi harflerle yazılmış ‘Bereket İş Hanı’ tabelası asılmıştı, epey önce.Güzelim adının değişmemesi, alışveriş çağrıştırdığından olsa gerek. Kuduz hastanesi karşısındaki kapıdan işlerdi, insanların. Eski bir Bereket Apartman sakini olarak bu durum aklıma, toplumumuzu toplum, insanımızı yurttaş  yapan ne varsa, kuduz mikrobu almışız gibi, hepbirlikte çır çır çırpındığımızı getiriyor. Farklı düşüneni, bizden olmayanı, dünya ve siyaseti, sanatı farklı yorumlayana kindarlığı, her aşa maydanoz, herkese akıldane olmayı marifet saymakla kalmayıp, düşünmek, ötekine saygılı olmak, bilgi ve edep çerçevesinde kendi düşüncesini söylemek yerine, destursuz küfür, saygısızlık, hatta edepsizlikle saldırır oldu, toplumun bir kısmı, yekdiğerine…

 

Mahalle arasında küçümen, ama, yeşil pırıltılar saçan ağaçlar arasından, Arnavut kaldırımı paket taşlarla örülmüş yoldan geçilerek girilen, serin, gölgeli bir girişin var dı.Girişin karşısında Kızılaylı hemşire Azize Alpan'ın evi ... Herkesin takıldığı, uğradığı, su yahut çay içip,  soluklandığı, sosyal yardım kurumu gibi bir evdi...Merhametli, neşeli, çalışkan, bana göre dünya güzeli bir insandı ciciannem, Azize hemşire, hâlâ hayatta, yaşı doksan altı, İzmir’linin ondan haberi var mı?   işi yakında hastane çalışanlarıyla, ögretmenler yaşardı, gönül galerimin en ışıklı yerinde onlar hala ve hep kız ve yine koşuşturuyor…Baba fotoğrafları silik nedense, çocuk belleğime bir iz düşürememişler. Erkekler, tıpkı hayatta oldugu gibi, Bereket Apartmanı'nda da silik, soluk, pırıltısız. Babalar, o mağlup generaller... Sokak meydan muharebelerinde çarpıştıklarından olmalı, bu iz bırakmayış Babalara general dedik, ama, madalyaları da yok, beratları da...Cumhuriyet kızlarımın  renkli fotoğrafları da capcanlı, siyah beyazları da... Evlerinin en görünür yerine astıkları hemşire laborant okulu , yahut, Kız Muallim Mektebi diploması, Cumhuriyet Kız Enstitüsü belgesi, olmadı, okuma yazma beratları da öyle, canlı...

 

Sırtlarında kışın Sümer yünlüsü, yahut o zaman moda olduğu biçimde, düğün öncesi kıyılan belediye nikahlarından kalma, siyah tayyörler . Milli bayramlarda bu döpiyeslere gazi madalyonu takılırdı, yahut minik bayrak iğneler iliştirilir. Boyunlarında minicik tilki kürkleri .Mevsim yazsa, Sümer basması erkek yakalı gömlekler, altına koyu keten etekler, dizaltında... Ağzı açık hasır çantaları olur kollarında, o çantalarda çokluk Visande marka vişne rengi ruj, karanfil, kıyısına Paris puanı çekilmiş org anze mendil, aylık bütçelerin yapıldığı banka  ajandaları . Benim Cumhuriyet kızlarım, kendi kızlarının çantalarında, gelecekte cep telefonları, kredi kartları, databankların hüküm süreceğini düşleyebilseler nasıl mutlu olurlardı kimbilir. Hayatı kolaylaştıran her şey onlara öyle yabancıydı ki...

 

Ne gazlı Hot marka ocaklar, ne naylon, ne Milangaz, ne ev ne cep telefonları vardı. Bunlar yoktu ama, bunların hepsinden daha önemli olan  umut vardı... Çocuklarının ilerde bir tarihte, umud etmeye bile mecalsiz bırakılacaklarını... Çantalarındaki hayatı çağdaş ve kolay kılan onca yeni moda kolaylığın yanında, kredi kartı borçlarını cüzdanlarında var gibi duran, ama, ele alınca yokolan parayı İyi ki bilmediler...

 

Azize hemşirenin evi torna tesviyeci olmus, bizim ev  harap.. Üstümüzdeki subayların evi tamirci, bir diğeri matbaa... Ne küçükmüş evimiz... Bereket apartmanının avlusunda durup da yüzümü yağmura verdiğim, yahut o iç avlunun üstünden akıp giden bulutları seyir eylediğim avlu ne ufacıkmış... Bana kâinat kadar sonsuz gelen, gökyüzü de, sonu yok sandığım evler nohut oda bakla sofaymış. İtalyan filmlerindeki cıvıltılı şenlikli hayatlar gibi hayatlarımızın insanları, gülünş ahenk ve hızlı çekim bir hayat sürüyormuşuz meğer. Konu komşu esirgerdi beni. Sokak kapısını çekmezmiş annem, memleket hastanesi hariciye servisindeki işine koşarken, kapıyı aralık bırakırmış, ağlarsam konu komşu yetişsin diye, teyzem gelesiye...Teyzem,çoğu ben zeri gibi özverili, güzel, hünerli, kendi üç çocuğu yetmez gibi, tiyatro sanatçısı olan küçük teyzemin ard arda doğan iki çocuğunu da almış, minicik evinde hepsine bakıyor, yetmiyor, gelip bana da bakıyor...Ananem onunkileri devralıyor, o bana geliyor. Evinin her köşesinde salıncak asılı olurdu, öbür odacığının çepeçevre gerilmiş iplerinde de prova bekleyen dikişleri...

 

Keşke herkes yaşadığı evleri ana hatlarıyla anlatsa, evinin hallerini mahallesinin renklerini, toplumumuzun kanaviçesini işlerdik böyle böyle. Son zamanların hoyrat yaşamalarından söz etmiyorum, hikâyenin  hükmünün yürüdüğü günlerden söz ediyorum. Bir yapı yeri, yangın yeri hükümsüzlüğünde madem günlerimiz, yaşanmışı kurtarmak da kar. Evler evler, başlığı altında, tek sayfayı geçmeyen 'yangında ilk kurtarılacak şeyler' kampanyası olsa...Onu becerdik diyelim, onun ardından, 'Mutfaklarımız' gelse... Herkes anılarının fotoğrafisindeki mutfağını, tabi o mutfağın sultanıyla birlikte, anlatsa...Mahallelerimiz sonra…

 

Ah, herkesler anlatsa, söylese, kocaman bir çığlığımız olsa... (Unutulmasın, elde kalan anlatıcılar da bir gün susacak, fotoğraflar solacak...) Şimdi diyorum, Bereket Apartmanı sakinleri bir kaptıkaçtıya doluşsa, gelse, bu dünyadakiler, yahut kainatı gezmekte olanlar, hepsi, bütün o avlumuz sakinleri, dizden lastikli ehli namus işi çoraplarıyla Yıldız hanım teyzeler, soba kuşu nineler, mesai kokan tayyörleri, soğuk permalı saçlarıyla benim Cumhuriyet kızlarım, mağlup general babalar, postacı, sütçü, aaretlikler, gazocakçı, kapıdan ibrikle geçen zeytinyagcı, taan-pekmez vaar’cı bozacı, ille de 9 Eylül ve Cumhuriyet bayramı kutlamalarına iki elleri kanda olsa varıp yeten civar köylüler, bayramın asil sahipleri yani, bardacıkçılar, kalaycılar, tatlı mayacılar, hallaçlar, sırt yoğurtçuları (hani şimdilerde ekranda OK satmakta olan davudi sesli, eli çıngıraklı yoğurtçusu mahallelerimizin...) İnip de baksalar bizim o güzelim Bereket Apartmanımızın bereketsiz haline.  Sevdigi bir yakınını huzurevi köşesinde görmüş gibi duyumsadım . Ana memesinden ayrılan bebe için, 'kalbine ilk hicran lekesi düştü' der ya eskiler, bana da öyle oldu, bin birinci hicran lekesi daha düştü kalbime. Harapsın, can çekişiyorsun, bütün evlerini bir kişi kapatmış, kapı önünde oturuyor, bir odana sığışmış.Orta avluda civardaki seyyarların camekanlı camekansız el arabaları…

 

Değişimin, kentlerin ve insanların özelliklerini koruyarak olması sağlanamaz mı? Öbür türlüsü yabancılaşmayı doğuruyor, o da yozlaşmayı... Ha, dünü olmayan kent ha,yozlaşmış insan. Yozlaşan kentin öncesi, sonrası olabilir mi? Uluslar nasıl tarihiyle gönenirse, kentler de tarihleri, öncelerinin geleneksel görüntülerinin kökü kurutulmadan ayakta kalırsa güzel ... Kültürün sürekliliği, bazı geçmiş verilerin varlıgını koruyup, kollayarak, bugüne her nasılsa kalmış yanları yaşatılırsa mümkün. Gelenekle kültür... İkisi birbirinin içinden çıkan, birbirini bütünleyen unsur. Kentlerin geleneksel mimarisi de o kentin kültürü, yapısı, kişiliği, yaşama zevki, düzeyi.  Sanata, kültüre, doğaya, dünyaya, kentlinin birbirine bakışı… İyi, güzel, has ; konuşup, yazıp çizip kentler yapısal olarak kurulabiliyor, ya da diriltilebiliyor belki, peki, hayatı kur mak nasıl olacak? Güzellikleri, görgüleri, yetinmeleri, sevgi sevgi dayanışmaları, komşuluk destanını kentlerin yüzüne, yeniden kim yazacak? Evlerden güleç çıkışları, doygun ve yorgun dönüşleri, merhabanın sıcağını, asmanın gölgesini, çocuk oyunlarının yazılmamış tarihini, sokak aralarının, arsaların gizemli köşe bucağını, mahalle aralarının şarkısını, kokusunu, rengini, insan, gene insanın, ille insan'ın destanını kim yazacak? Birileri yazmalı, yazılmak zorunda bunlar, çünkü bunlar güzel insanın, bereketli şehrin, tılsımlı, vazgeçilmez mahallelerin mayası... Bunun da bir mimarı vardır, bulunur elbet... Aymazlığa umudu mayalayan birileri bulunur elbet , bulununca da yeniden biz demeye başlarız, dile gelen olagelir, bir bakmışsınız biz olmuşuz, küfürsüz, kinsiz, hepbirlikte... Tarih, yakın zamanlara dek, büyük adamların, savaşların, sınırlar çizmenin, fetihlerin, yenmenin yenilmenin tarihi olarak yazılmışsa da, ailenin ve çocuğun, çocukluğun tarihinin de yazılması gerek. En azından, asıl tarihi doğru okuyabilmek açısından...Aile ve çocukluğun tarihi... Bugüne ait ne ipuçları vardır onda kimbilir...

 

Ağzın dilin olmadığı için söyleyemiyorsun biliyorum,’ bu İzmir canlandırılamaz mı,’ diye? İzmir'i İzmir yapan tüm öğeleriyle birlikte... Sokağın paket taşları, ulu çınarı, sokak çeşmesi, subyecisi bile unutulmadan.

 

Memleket Hastanesinin, şimdiki Memleket Sağlık Müzesinin içini, güzelliğini gidin de  görün... Allah'ınızın aşkına güzellikleri sezin, farkedin, bakmakla kalmayıp, görmeyi de becerin... Siz nasıl insanlarsınız, sevdiğine, alıştığına sahiplenmeyen...Bir ağacına kıyılsa o kentin, yahut, alıştığı salaş bir kahvenin yeri değişse içi cız etmeyen kentli olamaz... O kentte hak iddia edemez... Siz kalbinizdeki çağlayandan haber verin ... Usul usul bir su mu sızıyor, yoksa taşları önüne katıp götüren  sel mi?

 

Sözümüz, kalbi, aklı, gözü su tutanlara, geleceğin yeni insanına, kentleri, eski mirasin görkemiyle coşturma niyetinde olanlara...

Sözümüz  herkese...

Değil mi ki o herkes son darbeyi yani işgali omuz omuza durdurdu…

Değil mi ki öle öle, şehadetle, gazilikle bir büyük sınavdan alın aklığıyla geçti…

Demokrasiyi kan, can bahasına koruyup kurtardı, düşman elinden, düşmana ortak olandan…

Kentleri de kurtarır, bezer o herkes, eski güzelliği yeni hayatlara maya da yapar.

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.