Olağanüstü Hal’in meşruiyetini koruma ihtiyacı ve görevi

OHAL gerekli ve herhlde 2018 Yazına kadar kaldırılamaz. Ama bu, olağanüstü halin işletilmesiyle ilgili bazı genel ve özgül değerlendirme ve eleştirilerde bulunmayı haksız ve gereksiz kılmaz. En önemli problem, çıkarılan KHK’larda, OHAL’in ilân sebepleriyle ilgisi ve ilişkisi olmayan konular ve kişiler hakkında düzenlemeler yapılması. Kanunla düzenlenmesi uygun olan hususlara kararnamelerle şekil verilmesi.

05.09.2017 10:49
Atilla-Yayla



 

Türkiye 15 Temmuz’da eşine ender rastlanır bir toplumsal vaka yaşadı. İslâmî bir retorik kullanan, kendisine “din ve ahlâk eksenli, eğitim ve hayır faaliyetlerine odaklanmış mütevazi bir grup” havasını vermeye çalışan, aslında dünyevî güce saplantılı bir cemaatten -- daha doğrusu bir örgütten -- gelen korkunç bir darbe teşebbüsüne sahne oldu. 

 

Sivil toplum içinde de uzantıları ve payandaları bulunan bu örgütün asıl güç kaynağı, devlet içinde yaptığı yığınaktı. Artık FETÖ kısaltmasıyla anılan örgütün, emniyet ve yargı başta olmak üzere tüm kamu bürokrasine yayılan geniş bir yapılanmaya sahip olduğu ve bir “paralel devlet” veya “iç devlet” gibi işlediği, 15 Temmuz öncesinde de biliniyordu. Ancak, örgütlenmenin gerçek boyutlarından ve örgüt içi disiplin, itaat ve sadakatin dehşet verici sıkılık ve derinliğinden, istihbarat örgütleri dâhil hiçbir kurum -- ve kişi -- tam olarak haberdar değildi. Toplum tehlikenin gerçek boyutlarını görme imkânına 15 Temmuz ve sonrasında yaşanan gelişmelerle vakıf olabildi.

 

Türkiye’nin karşılaştığı olağanüstülük veya olağandışılık, bazen zannettiğimiz gibi sadece 15 Temmuz başkaldırısından ibaret de değil. 15 Temmuz’un taşeronu olan örgütün 15 Temmuz öncesindeki tüm faaliyetleri de bunun içinde. Kestirmeden söyleyelim; Türkiye her ülke için olağanüstü sayılacak bir durumla karşılaştı. Seçilmiş iktidarı teslim almak isteyen FETÖ, daha önceki hamleleri başarısız kalınca, ortaklarının da onayı ve teşvikiyle -- aynı zamanda desteğiyle -- işi 15 Temmuz teşebbüsüne kadar vardırdı.

 

FETÖ gibi bir örgütle bu şekilde karşılaşan her ülke şok geçirir. Kaleyi dışardan fethetmek isteyenleri teşhis ve onlarla mücadele, kaleyi içerden işgal etmeye kalkanları teşhise ve onlarla mücadeleye nazaran her zaman daha kolaydır. FETÖ Türkiye Cumhuriyeti’ne yönelik bir iç işgal hareketidir. Olağanüstü bir örgüttür ve olağandışı işlere imza atmıştır.

 

FETÖ ile zaten yürütülmekte olan mücadelenin 15 Temmuz’dan sonra yeni boyutlar kazanması kaçınılmazdı, zaruriydi. Türkiye bu yüzden 1982 Anayasası’nın 104’üncü maddesinde tanınan olağanüstü hal ilan etme ve kanun gücünde kararnameler çıkarma yetkisini harekete geçirdi. Olağanüstü hal, sıkıyönetimin bir altı. Sıkıyönetimde yetki askeriyeye geçiyordu. Bu yüzden askerlerin çok sevdiği bir yoldu. Hükümet bu yolu kapattı. Olağanüstü hal uygulamasında yetki sivillerde. Dolayısıyla olağanüstü hal sıkıyönetime nazaran daha yumuşak ve insan hakları ihlâllerine sebep olması ihtimali daha az.

 

Olağanüstü hal düzenlemesi hemen tüm demokrasilerde var. Nitekim bizdekilerin yüzde birine bile denk düşmeyen saldırılarla karşılaşan -- Fransa gibi -- ülkeler de olağanüstü hal uygulamaya gidebiliyor. Bu yüzden, bazı AB ülkelerinin olağanüstü hal uygulamamıza prensip olarak karşı çıkması, standart ikiyüzlülüklerinin son tezahürü. Olağanüstü hal uygulamaları kapsamında FETÖ mensuplarının (kamu kurumlarından ayıklanmaları amacıyla) görevden  alınmasının kınanması da aynı kategoride.  Özellikle Almanya bu hususta garip, ahlâk ve insaf dışı bir tavır almakta. Sosyalist blokun çökmesinden sonra Doğu Almanya ile Batı Almanya’nın birleştirilmesi sürecinde 500,000 Doğu Alman kamu görevlisi işten atıldı. Gerekçe, bu kişilerin Doğu Alman gizli polisi STASI hesabına çalışmış olabilecekleriydi. Almanya tek tek dosyalarla ilgilenme zahmetine girmedi. Bu insanları topluca işten çıkardı. Tekrar işe alma vaadini ise büyük ölçüde tutmadı. Olağanüstü bir durumla karşılaşmıştı ve olağandışı adımlar atması gerekmekteydi. Hiç kimse Almanya’yı bu yüzden ağır biçimde eleştirmedi. İşte bu Almanya şimdi aynı konuda Türkiye’ye ders vermeye, ayar çekmeye, hattâ dayatmada bulunmaya kalkıyor.

 

Olağanüstü bir durumla karşılaşan Türkiye, haklı olarak buna istisnaî olarak başvurulan araçları da kullanarak cevap vermeye çalışıyor. Bu çerçevedeki olağanüstü hal ilânı ve uygulamaları anayasal bir temele sahip. Ancak, aynı zamanda toplumsal meşruiyete de sahip olmaları gerekir. Aksi takdirde Türkiye FETÖ -- ve diğer terör örgütleri -- ile mücadelesinde ahlâkî üstünlüğü kaybetme tehlikesiyle karşılaşabilir.

 

Olağanüstü hal hemen kaldırılsın çağrılarını/taleplerini dürüst ve gerçekçi bulmuyorum. Hem FETÖ ile mücadele edilmesini isteyip hem de olağanüstü hal uygulamasına karşı çıkmak, bariz bir çelişki. Bu tavırdakiler FETÖ ile mücadelenin hangi araçlarla, nasıl yapılması gerektiği konusunda somut öneriler getirmedikleri sürece ciddiye alınamaz. Olağanüstü halin kaldırılması talebi gerçekçi de değil, zira FETÖ’nün beyin takımı yurt dışında, koruma altında ve faaliyetlerine devam ediyor. Örgüt operasyon kabiliyetini önemli ölçüde kaybetmiş olsa da hâlâ tehdit ve tehlike teşkil ettiğine dair birçok işaret var. Öyle sanıyorum ki 2018 Yazından önce olağanüstü halin kaldırılması gündeme gelemez.

 

Ne var ki bu gerçek, olağanüstü halin işletilmesiyle ilgili bazı genel ve özgül değerlendirme ve eleştirilerde bulunmayı haksız ve gereksiz kılmaz. Hattâ -- tam tersine -- ahlâkî üstünlüğü koruma arzusu ve endişesi, olağanüstü hal uygulamalarını titizlikle izleme ve değerlendirmeyi zaruret hâline getirir.

 

Takip edebildiğim kadarıyla en önemli problem, olağanüstü hal döneminde çıkartılan kanun hükmünde kararnamelerde, OHAL’in ilân sebepleriyle ilgisi ve ilişkisi olmayan konular ve kişiler hakkında düzenlemeler yapılması. Kanunla düzenlenmesi uygun olan hususlara kararnamelerle şekil verilmesi. Çok somut bir problem -- ki daha önce de, hem de birkaç defa yazdım -- FETÖ ile doğrudan ve hattâ dolaylı bir bağlantısı gösterilmeyen (çoğu solcu) bazı akademisyenlerin görevine son verilmesi. Sosyalizmin ve sosyalistlerin bu ülkedeki en keskin eleştirmenlerinden biriyim.  Ama bu uygulamayı haksız ve yanlış buluyorum. Üstelik bunu sosyalizmin ve sosyalistlerin egemen olduğu bir ülkede başıma getirilmeyecek bir kötülük kalmayacağını bildiğim halde söylüyorum. Çünkü bir ilke meselesi olarak görüyorum. Bir kere daha söyleyeyim; solcu veya sosyalist akademisyenlerin üniversitelerden kanun hükmünde kararnamelerle uzaklaştırılması doğru değil. Bu akademisyenlerin fikirlerinin eleştirisini diğer akademisyenler yapar. Çoğulcu bir fikir hayatında sosyalistlerin de olması gerekir. Solcu-sosyalist hocaların da devlet üniversitelerde barınma, çalışma hakkı var. Sosyalistlerin bulundukları bazı yerlerde kurdukları tahakküm ise ayrı bir mesele.

 

Yine daha önce yazmıştım; Varlık Fonu’nun olağanüstü hal kararnamesiyle kurulması da yanlıştı. Hükümet elbette böyle bir fon kurmayı gerekli görebilir. O zaman doğru olan, bunu tartışmaya açmak ve Meclisten çıkartılacak bir kanunla kurmaktır. Varlık Fonu’nu istemeyen bir siyasî otorite iş başına gelirse, o da aynı yöntemle fonu ortadan kaldırabilir. Bu tür meseleleri tartışmaya açmak, lehte ve aleyhte argümanların ortaya konmasına imkân sağlamak, memleketin yararınadır.

 

Yeni bir kararnameyle MİT’in cumhurbaşkanına (daha doğrusu, şahıslar geçici olduğuna göre, cumhurbaşkanlığına) bağlanması için de aynı değerlendirmeler yapılabilir. Ben MİT’in cumhurbaşkanına bağlanmasında bir mahzur görmüyorum. Yürütmede cumhurbaşkanlığı sistemine gidiyoruz. İstihbarat FETÖ’nün en çok yığınak yaptığı alanlardandı. İstihbarattaki karışıklık ve yetersizliğin nelere malolabileceği, 7 Şubat 2012’den beri biliniyor. Bürokratik tahakküm geleneğine sahip ülkemizde, bizler evimizde rahat otururken seçilmiş siyasetçilerin topun ağzında durduğu da malum. Ancak, MİT’le ilgili düzenlemenin kanunla değil kanun hükmünde kararname ile yapılması bence uygun olmadı, şık kaçmadı. Meclisten her kanunu rahatlıkla geçirecek güç ve tecrübede olan AK Parti, keşke bu meselede olağan yasama yollarını kullansaydı.

 

Anayasal ve yasal araçlara sahip olmak, toplumsal meşruiyeti sağlamaya ve elde tutmaya her zaman yetmeyebilir. Araçlar yanında usullere de önem vermeliyiz. Neticede, sadece hukukta değil, toplumsal hayatın birçok alanında da usul esasa mukaddemdir. Aman dikkat, haklı bir dâvâda hatalı adımlar atarak FETÖ -- ve diğer terör örgütleri -- ile mücadelede meşruiyeti ve ahlâkî üstünlüğü kaybetmeyelim.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.