Akademik hayata ilişkin şehir efsaneleri

Bundan otuz sene önce üniversite profesörlerinin Kemalist, Türk milliyetçisi, sosyal demokrat veya sosyalist olması âdetâ doğaldı. Şimdi üniversitelerde liberal, muhafazakâr ve İslâmcı profesörler de var. Bunu sağlayan ana faktör toplumsal dönüşüm. Uzun vâdede toplumsal dönüşümün önünde hiçbir şey duramaz.

23.01.2018 08:45
Atilla-Yayla



 

Türkiye’deki akademik ünvanlar ile akademik makamlara yükselt(il)me ve ata(n)malar hakkında ortalıkta dolaşan bazı şehir efsaneleri var. Anladığım kadarıyla bunların bazıları gerçekleştirilmek istenen değişikliklere gerekçe yapılıyor. Bu yüzden, bu efsaneleri patlatıp gerçeği toplumun gözleri önüne sermekte fayda var.

 

Akademik hayata girişte anahtar doktora yapmaktır. Bunu yapan kimse “doktor” ünvanını alır. Doktora bir üniversitenin kendi bünyesinde verilir. Herhangi bir merkezî organa bağlı değildir. YÖK sadece doktora programlarının açılmasına izin verir ve bu programları hoca sayısı bakımından denetlemeye çalışır. Geri kalan her şeyi üniversitelerin kendileri halleder.

 

Doktora yapanlar dışardan veya içerden olabilir. İçerden olanlar o üniversitede veya başka bir üniversitede araştırma görevlisi olabilir. Doktora yapmaları statülerinde otomatik bir değişiklik meydana getirmez. Bunun için iki yol vardır: Öğretim görevliliğine geçmek veya yardımcı doçent olmak. İkisi de şu veya bu şekilde bir sınav içerir. Öğretim görevlisi olanlar genellikle meslek yüksekokullarında görev yapar. İlgili kurumun yapacağı sınavla alınır. Yardımcı doçentliğe girmek için adayın bilimsel yayınlarından oluşan bir dosya hazırlaması gerekir. Bu dosya jüri tarafından yeterli görülürse aday bir yabancı dil sınavına alınır. Bu sınav Türkçeden ilgili dile ve ilgili dilden Türkçeye bir sayfalık bir çeviri yapmayı kapsar. Başarılı olursa yardımcı doçent olarak atanır. Bu, daimî bir kadro değildir. Atanma süresi bir yıldan üç yıla kadar uzayabilir. Ama birçok yerde fiiliyatta âdetâ daimî bir kadro gibi işlemektedir.

 

Öğretim görevlileri prensip olarak meslek yüksekokullarında ders verirken, yardımcı doçentlik kadrosunu alan kişi öğretim üyesi sıfatını kazanır. Fakültelerde ders verebilir ve akademik heyetlere girebilir. Bu kadro, eski (YÖK öncesi) üniversite sisteminde ders verecek hoca bulmakta sıkıntı yaşandığı için, YÖK’ün ilk yıllarında ihdas edildi. Dünyada birçok yerde örnekleri var. En gelişmiş akademik camiaya sahip ABD’de yardımcı doçentin karşılığı assistant professor, doçentin karşılığı associate professor olarak bilinir.

 

Öğrendiğim kadarıyla, siyasî makamlara bilgi taşıyan bazıları yardımcı doçentliğin doçentliğin önünde bir engel olduğunu söylemiş. Sanki yardımcı doçent olmayanların doçentliğe müracaat edemediği ve bu yüzden herkesin yıllar kaybettiği iddiasında bulunmuş. Külliyen asılsız. Yardımcı doçentlik ile doçentliğin bir alâkası yok. Bunlar birbirinden bağımsız ünvanlar. Doktorasını tamamlayan bir kişi “doktor araştırma görevlisi” veya “doktor öğretim görevlisi” olarak çalışırken de -- veya üniversitede değil de başka bir yerde iş hayatını sürdürürken de -- doçentliğe müracaat edebilir. Bu yüzden, doçentliğe başvuruyu kolaylaştırma adına yardımcı doçentliği kaldırmak mantıksız.

 

Yardımcı doçentlik atamalarında haksızlıklar, adam kayırmalar, keyfî engellemeler olmuyor mu? Bunu bizzat tecrübe etmiş biri olarak kesinlikle söyleyebilirim ki oluyor. Ama bu, sistemden ziyade insanların karakter özelliklerinden kaynaklanıyor. Sistem değişikliği ile bunun üstesinden gelmeye çalışmak, beklenen sonucu vermeyecek, çözdüğünden daha çok sorun üretecek hatâlı bir adım olabilir.

 

Meselenin başka boyutları da var. İlki şu: Yardımcı doçentler doktora tezlerinden fazlasını kapsayan bir dosyayla, yani genellikle makalelerle desteklenen bir dosya ve bir dil sınavı ile bu ünvanı kazanıyorlar. Tek tek kazanıyorlar. Şimdi bir kanunla ve topluca ünvanlarını bu kişilerin elinden almak, net ve kesin bir haksızlık olacaktır. İlgili kişileri küstürecek ve motivasyonlarını kaybetmelerine sebep olacaktır. Statülerinde de gerilemeye yol açacaktır. Bu gerileme hem öğrencileri nezdinde hem de sosyal çevrelerinde ortaya çıkacaktır. Bu da bu insanlara yapılan bir haksızlık demektir. Siyasî irade yardımcı doçentliğin kaldırılmasında kararlıysa, bu hiç olmazsa daha az mağduriyet yaratarak yapılabilir(di). Üniversitelerde yeni yardımcı doçentlik kadroları açılmaz, ama kazanılmış yardımcı doçentlik kadrolarına da dokunulmaz, bu statüdeki insanlar yardımcı doçent ünvanına sahip olmaya devam ederler(di). Zaman içinde genç akademikler doçentliğe yükselir, böylece bu unvan ortadan kalkar(dı). Bu arada, üniversitelerde yaşı ilerlemiş, doçentliği düşünmeyecek kimseler de var. Bu insanların da mevcut kadrolarında kalmaları ve öyle emekli olmaları, statüleri ve gelirleri bakımından yerinde olur(du).

 

Yapılmak istenen düzenleme hakkında yardımcı doçentlerle -- bilhassa eski öğrencilerimle -- konuştum. Onlar elbette kendi gelecekleri söz konusu olduğu için daha titizler. Bu sayede benim göremediğim veya önemini yeterince idrak edemediğim noktalara dikkat çektiler. Onlardan da kısaca bahsetmek isterim.

 

En mühimi, doçentliği kazanma ve doçentliğe atanmada yapılacak değişiklikler. Önce şunun altını çizelim. Doçentlik ünvanının ayrı ayrı üniversiteler tarafından verilmesi uygun görünmüyor. Bunun sebebi, üniversitelerin çoğu dalda o alandaki uzmanlardan (profesörlerden) oluşan beş kişilik doçentlik jürisi kuramayacak olmaları. Bu hemen tüm üniversiteler için geçerli. Onun yerine ülke çapındaki akademik havuzu kullanmak hem akademik hayat için, hem de akademiklerin kendileri için daha iyi. Bundan dolayı Üniversitelerarası Kurul (ÜAK) şartları iyileştirilmek kaydıyla, doçentliği vermeye devam etmeli. Ancak, bu işin daha ciddi olması için jüri üyeliği ayrıca teşvik edilmeli. Her sene girilecek jüri sayısına bir sınır getirilmeli; jüri üyelerinden dosyalardaki eserleri ciddiyetle okumaları ve ciddî raporlar hazırlamaları beklenmeli. Hattâ bu raporlar kamuya açılmalı. Yani yayınlanmalı. Ve jüri üyelerine aday başına beş - on bin lira ödemek gibi, dosyaları gerçekten incelemeye teşvik edecek mekanizmalar kurulmalı.  Sözlü sınav, şimdi de planlandığı gibi kaldırılmalı. Sözlü sınavlar yazılı sınavlardan çok daha sübjektif olabiliyor. Değişiklik tasarısında sözlü kaldırılıyor. Bu yerinde bir adım. Ancak başka bir sorun yaratılıyor.

 

Bu sorun, ÜAK’nin eskiden olduğu gibi doçentlik ünvanı değil “doçentlik yeterlik belgesi” verecek olması. Bu, en mühim akademik yükselme olan doçentliğin itibarını azaltacak bir adım. Hesaplara göre, ÜAK’den bu belgeyi alacak kişi, ilgili üniversiteye müracaat ederek kadro isteyecek. Bu şimdi de böyle. Ama kişinin ataması yapılmasa da, meselâ -- en kötü durumda -- “doktor araştırma görevlisi” statüsünde olsa da, doçent ünvanını kullanabiliyor.

 

Doçentlik atamalarında üniversiteler daha önce de rol alıyordu. Şimdi bu rolün artırılması, üniversitelerde ÜAK’den belge almış insanlar arasında ayrımcılık yapılmasına zemin oluşturabilir. Partizan, ideolojik önyargılarla hareket eden üniversite yönetimleri, yeterliğe değil de başka şartlara dayanarak atamalar yapabilir; istemediği kimseleri uzun süre “doktor öğretim görevliliği”ne mahkûm edebilir.

 

Bekleme süresi diye bazı şeylerden de bahsediliyor. En belirgin bekleme süresi, profesörlüğe müracaat edebilmek için doçentliğin kazanılmasından sonra beş sene geçmesinin gerekmesi. Diğer ünvanlarda, pozisyonlarda bekleme süresi denen şey ilgili kişinin akademik performansına bağlı. Ancak, akademik hayat sürekli bilimsel eser üretmeye dayanır. Bu eserlerin yazılma ve yayınlanma olarak iki ana aşaması vardır. Her ikisi de zamana ihtiyaç gösterir. Hele uluslararası indekslerde yer alan dergilerde makalelerin yayınlanması birkaç yıl alabilir. Bu yüzden, bekleme süresi bir kapris değil akademik mesleğin bir gereği olarak ortaya çıkar. Bu bekleme sürelerini askerî disipline benzetmek, akademik hayattan habersiz olunduğunu gösterir.

 

Hükümetin iyi niyetli olduğundan kuşku yok. Siyasetçi kendisine iletilen bilgilere dayanarak şöyle düşünüyor: “Ortada bir haksızlık var. Benim siyasetçi olarak görevim bu haksızlığı gidermek. O zaman idarî ve kanunî yollarla müdahale edeyim.” Burada niyet iyi, ama niyetin iyi olması müdahalenin iyi olacağını, iyi sonuçlar vereceğini garanti etmiyor. Akademik hayatın (ve yargı hayatının) kendine mahsus nitelikleri vardır. Bu alanlar olağan şartlarda siyasî müdahaleye en az maruz kalması gereken alanlardır. Akademik özerklik denen şey budur. Bu yüzden, siyasetin akademinin iç işleyişine detaylı bir şekilde müdahil olmak yerine genel esasları gözetmesi ve gerisini camianın kendisine bırakması yerinde olur.

 

Toplumsal hayat her alanı olduğu gibi akademik camiayı da etkilemekte ve dönüştürmekte. Bundan otuz sene önce üniversite profesörlerinin Kemalist, Türk milliyetçisi, sosyal demokrat veya sosyalist olması âdetâ doğaldı. Şimdi üniversitelerde liberal, muhafazakâr ve İslâmcı profesörler de var. Bunu sağlayan ana faktör toplumsal dönüşüm. Uzun vâdede toplumsal dönüşümün önünde hiçbir şey duramaz.

 

YÖK’ün hazırladığı üniversite değişiklik paketi siyasî açıdan da mahzurlu. Binlerce yardımcı doçent var. Bu insanlar tenzili rütbe ile karşılaşmaktan mutlu olmayacak. Bunu belki de siyaseten AK Parti’ye karşı tavır alma gerekçesi yapacak. Bunun AK Parti iktidarına yarar sağlamayacağını, aksine zarar vereceğini görmek için uzman olmaya gerek yok.

 

Siyasetçiler bence meseleye tek değil birçok açıdan bakmalı. İlle de bir adım atılacaksa, bunu haksızlık yapmadan ve mağduriyet yaratmadan yapmaya çalışmalı.

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.