Sıradaki kriz: S-400’ler

ABD ve Türkiye uzun zamandır ne bölge sorunlarında ne de diğer uluslararası konularda fikir birliği içinde. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında, meselelere bakışları pek birbirine denk düşmüyor. Bu geleneksel ittifak dünyanın yeni dengelerine kendini pek uyarlayamadı. Eski dostlar karşı cephelere düşer oldu.

03.04.2019 12:19
Atilla-Aytemur

andaytemur@ttmail.com

 

Yerel seçim yarışının sonuna geldik.  “Beka” tartışması hepimizi gerdi ve yordu.

 

Ama sonrasında da bize rahat yok. Dört dörtlük bir uluslararası kriz gündeme çökmek için sırasını bekliyor: Türkiye’nin Rusya’dan alacağı S-400 hava savunma sistemi.

 

Şiddetli itiraz cephesinde ABD ve NATO var. Rusya geriden ve tok satıcıların serinkanlılığıyla gelişmeleri izliyor.  

 

Türkiye’nin hava savunma amacıyla Rusya’yla böyle bir anlaşma yapmasının, geleneksel müttefikleriyle arasında derin bir krize neden olacağı, ilk günden belliydi.

 

Türkiye ısrarlı

 

İlk teslimatın 2019 yazında yapılacak olması nedeniyle, zor günlerin hayli yaklaştığını söylemek kehanet olmaz.

 

Artık “darbeyi” dolar kurundan mı yiyeceğiz, yoksa güney sınırlarımızda “bekamızı” riske sokan savaş tamtamları mı çalacak, hep birlikte yaşayıp göreceğiz.

 

Türkiye, ısrarla “Anlaşma imzalandı, ilk ödeme yapıldı ve geri dönüş yok!” derken, ABD’den ilgili ilgisiz herkesten rahatsızlık dozu yüksek açıklamalar gelmeye devam ediyor.

 

Hatırlarsanız, birkaç yıl önce de böyle bir füze sistemi alımı için görüşmeler yapılmış ve ihaleyi Çin kazanmıştı. Lâkin ABD’nin baskılarına dayanamayan Türkiye çok geçmeden ihaleyi iptal etmek zorunda kalmıştı. Fakat bu kez, en azından şimdilik, Ankara’da farklı bir hava ve kararlılık görülüyor.

 

Sanki ABD’nin “beka” meselesi

 

ABD yönetimi ve Pentagon ise Soğuk Savaş yıllarını aratmayacak tehdit ve şantajları sıraya koymuş, art arda gündeme getiriyor.

 

Bunlardan en dikkat çekeni ve tepki toplayanı, Türkiye’nin hem parça üreticileri arasında olduğu, hem de 100 adet almak üzere anlaşma imzaladığı yeni nesil F-35 muharip savaş uçaklarının teslimatını yapmayabileceklerini söylemeleri. Milli Savunma Bakanı Hulusi Akar ise teslimatın zamanında yapılacağını açıklayıp, ABD’nin tehditkâr beyanlarını duymazdan geliyor.

 

Bazı kongre üyeleri ve Pentagon mensupları ise daha da ileri gidip Türkiye’nin F-35 programı katılımcılığından çıkarılabileceğini;  NATO üyeliğinin tartışmaya açılabileceğini ve  “ABD Düşmanlarına Karşı Yaptırımlarla Mücadele Yasası” (CASTA) gereğince yaptırımlara muhatap olabileceğini, oldukça rahat bir edayla söylüyorlar.

 

Yapılacak ilk NATO Dışişleri Bakanları toplantısında ele alınacak konulardan birinin, Türkiye’nin S-400’leri alması halinde meydana gelecek sorunlar olacağı da basına yansımış durumda.

 

ABD, Türkiye’nin S-400’leri alma meselesini sanki kendi “beka meselesi” haline getirmiş gibi görünüyor.

 

NATO ve ABD’nin itirazları tartışmalı

 

Son yıllarda farklı tablolara şahit olsak bile, bu olaya müttefiklik ilişkileri, NATO üyeliği ve egemen bir devlet olma bağlamında bakıldığında, Türkiye’nin birçok yönden haklı konumda bulunduğunu söyleyebiliriz.

 

Zaten bu nedenle AK Parti iktidarı ve sözcüleri, geri adım atmak şöyle dursun, bu füze sisteminin daha ileri modeli olan S-500’lerin de alınabileceğinden dem vuruyor.

 

Görünen manzara şöyle: Türkiye geri adım atmak niyetinde değil, fakat geleneksel müttefikleri ABD ve NATO da mevcut durumu kabullenecek gibi görünmüyor. Tek tük temenni sözcüklerinin dışında, tarafların uzlaşma arayışlarına dönük herhangi bir girişimi şimdilik yok.

 

Uzmanların görüşleri, ABD’nin, S-400’ler konusunda başka bazı ülkelerin de Türkiye’nin yolunu izlemesinden endişe ettiği ve gerçekleşmesi halinde silah sanayiindeki başat konumunun sarsılacağını düşündüğü yönünde. Örneğin şu sıralar satın almaya istekli ülkeler arasında Hindistan ve Suudi Arabistan’ın adı geçiyor.

 

Bununla beraber, halen yedisi NATO ülkesi olmak üzere yirmi ülkeye S-200 ve S-300 füze sistemlerinin satılmış olduğu; 2016’da Belarus’un, 2018’de Çin’in S-400’lerden edindiği dikkate alınırsa, ABD ve NATO itirazlarının en azından bu açıdan güçlü bir temele dayanmadığı görülüyor.

 

Elbette bu gelişmenin ABD’nin ve NATO’nun kollektif gücüne ve teknolojik üstünlüğüne dayalı “hakimiyet” ve dengeyi tartışılır hale getirmesi mümkün. Ekonomik açıdan silâh sanayiindeki konumlarını da biraz sarsabilir. Özellikle F-35’lerin, iddialı teknolojisinin üzerinde yükselen değerini aşağı çekmesi de ihtimal dahilinde.

 

Eski dostluk ve müttefiklik mazide kaldı

 

En büyük endişelerden biri de, kapsamında ortak üretim ve teknoloji transferi de olan S-400 hava savunma sistemi alım anlaşmasının, Türkiye’yi ABD’den ve NATO müttefiklerinden iyice koparıp Rusya’ya yanaştırması ihtimali...

 

ABD ve Türkiye uzun zamandır ne bölge sorunlarında ne de diğer uluslararası konularda fikir birliği içinde. Soğuk Savaş’ın bitmesi ve Berlin Duvarı’nın yıkılması sonrasında, meselelere bakışları ve menfaatleri pek birbirine denk düşmüyor. Bu geleneksel ittifak dünyanın yeni dengelerine (?) kendini pek uyarlayamadı. Eski dostlar karşı cephelere düşer oldu.

 

Arap Baharı’nı (kara kış desek daha doğru olacak) takip eden aylar ve yıllarda bu farklılaşma neredeyse kronik bir hal aldı. Özellikle Suriye iç savaşı ve ondan kaynaklanan gelişmelerin Türkiye’ye yansımaları, anlaşmazlığın daha da derinleşmesine yol açtı. Sık sık karşı karşıya gelen iki ülke, bilhassa Suriye’nin kuzeyindeki Kürt yapılanmasına, PYD’nin ve YPG’nin rolü ve geleceğine tamamen farklı açılardan baktı.

 

Onlara FETÖ, 15 Temmuz darbesi, Rahip Bronson olayı, Hakan Atilla ve Halkbank dâvâsı, Filistin, Golan Tepeleri, Kudüs ve Venezuela gibi önemli anlaşmazlık alanları da eklendiğinde, ortada bir müttefiklik ilişkisi olduğunu ileri sürmek oldukça güçleşiyor.  

 

Türk hava kuvvetlerine bağlı bir savaş uçağının 2012’de keşif uçuşu yaparken Suriye tarafından füzeyle düşürülmesi, bir hava savunma sistemi edinme meselesini Türkiye’nin gündemine getirdi. ABD’ye ve NATO üyesi müttefiklerine başvuran Türkiye umduğunu bulamayınca konu bugünkü kritik eşiğe geldi.

 

Hava savunmasındaki zaafı süratle giderme ihtiyacı hisseden Türkiye’nin girişim ve ısrarları bir sonuç vermedi. Hattâ Patriot füze sistemi alma talebine ABD’den neredeyse iki yıla yakın hiçbir yanıt alınamadığını, Dışişleri Bakanı Çavuşoğlu açıkladı. Türkiye’nin talebi karşısında ABD Kongresi’nin kaya gibi duruşu unutulacak gibi değil. Nihayet son günlerde yapılan heyetler arası görüşmelerde ABD tarafı ne kredi, ne teknoloji transferi, ne de ortak üretim konusunda Türkiye’yi tatmin eden herhangi bir şey önerdi.

 

31 Mart 2019 yerel seçimleri sonrası karabasan gibi üzerimize gelmesi beklenen füze krizi, çok boyutlu bir sorun. Konunun uzmanı olmayanlar için teknik yönü son derece karmaşık. Bu nedenle başka bazı yönlerine dair düşüncelerimizi ifade edip bu yazıyı noktalamak en doğrusu olacak.

 

Özlem barış, dayatılan gerçeklik silâhlanma!

 

Öncelikle şunu ifade etmeliyim ki, insanların alınteri olan vergilerin dur durak bilmeyen silâhlanmaya harcanarak dünyanın bir savaş meydanına dönüştürülmesi ve ülkelerin silâh sanayisinin ihtiyaçları karşısında çaresiz hallere düşürülmesi, benim ideolojik, politik ve ahlâki açıdan kabullenebileceğim bir şey değil. Ülkemiz, bölgemiz ve dünya barışa hasret. İsterim ki iktidarların en iddialı projesi, ülkeyi bir barış adası haline getirmek olsun!

 

Ama biliyorum ki, siyasetin ve devletlerarası ilişkilerin bunların çok ötesinde katı kanunları var. Günü geldiğinde ne insani değer, ne hukuk, ne ahlâk tanınıyor. Bu nedenle de aşağıda sıralayacağım hususlar, hemen her çevrenin dikkat çektiği ortak noktalar.

 

Öncelikle, egemenlik ve bağımsızlık ülkelere kendi savunmalarıyla ilgili tedbirleri özgürce alma hakkı tanırken, ABD’nin ve NATO’nun müttefiklik yükümlülükleri adına Türkiye’ye olmadık hususları dayatması asla kabul edilemez.

 

S-200 ve S-300 füze sistemlerinin çok sayıda NATO ülkesi tarafından alınması nasıl siyasi ve teknik uyum sorunu yaratmamışsa, ABD ve NATO istendiği takdirde S-400’ler için de geçerli bir yol bulabilir. Türkiye ve Rusya bunun müzakeresine açık olduğuna göre, özellikle ABD’nin meseleyi bir ölüm-kalım noktasına taşımasının ardında başka hesapların bulunduğunu düşünmek normal olacaktır.

 

Osmanlı yüzyıllarını da dikkate alırsak, Türkiye Batı dünyasının dışında ve ona karşı konumlanmış bir gelecek arayışı içinde olmadı. AK Parti iktidarı ile ABD (ve AB) arasındaki ilişkilerin son dönemde gerilmesi, bağların tamamen koptuğu ve Türkiye’nin geri dönüşsüz bir yola girdiği anlamına gelmiyor.

 

Dünya eski dünya olmadığı gibi, ABD ve Türkiye de Soğuk Savaş döneminin devletleri değil. Bu nedenle siyasette ve diplomaside hotzotun işlemediği durumların da olabileceğini hesaba katmak gerekir.   

 

  

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.