Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği (*)

Ömer Faruk, muhalif yapılanmaları (eylemlerinin muhtevasını ve halihazırdaki çerçevenin dışına çıkamayan ütopyalarını) da köklü bir şekilde eleştirerek, buradan yeni, özgür ve bağımsız bir hikâye çıkamayacağını ve yeni bir dünya kurulamayacağını ileri sürüyor. Solun fikri müktesebatını, örgütsel modellerini, küçük iktidarlar oluşturma peşinde tükenen siyasal pratiğini de eleştiriye tâbi tutuyor.

21.03.2019 09:37
Atilla-Aytemur

andaytemur@ttmail.com

 

Ayrıntı Yayınları’nın eski genel yayın yönetmeni Ömer Faruk’un yeni deneme kitabı, geçtiğimiz Şubat ayında 6:45 Yayınları’ndan Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği başlığıyla çıktı.

 

Ömer Faruk’un 2014 yılında İthaki Yayınları’ndan çıkan ve Melih Cevdet Anday Deneme Ödülü yarışmasında teşekkür alan  Yarabıçak - Banka Soymuş Bir Devrimcinin Samimi İtirafları ile yayın aşamasındaki Aşk ve Ereksiyon isimli kitapları da bulunuyor.

 

Cemal Yardımcı’nın kitabın girişinde yer alan kapsamlı değerlendirmesi, Ömer Faruk’un ele aldığı düşünceye ve başkası adına konuşma sorunsalına nüfuz etmemizi kolaylaştırıyor.

 

Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği’nin dikkat çeken özellikleri arasında, yazarın özlü değinmeler şeklinde ve numaralandırılmış olarak sunduğu “Fısıltılar” ile, konu devamlılığı bakımından birbirine zincirlenmiş ve kapsadıkları hacim neredeyse kitabın asıl  metnine yaklaşan alıntıları sayabiliriz. Yazarın görüşlerinin anlamlı bir bölümünü bu alıntılar arasında dolaşırken temellendirdiğini söylemek hatalı olmayacaktır.

 

Ömer Faruk düşüncelerini ifade ederken, ağırlığını çağdaş olanlar teşkil etmek üzere çok sayıda Batılı düşünür ve akademisyeni referans alıyor. Görüş, öneri ve tartışmalarına sık başvurulanlar arasında Friedrich Nietzsche, Gilles Deleuze, Yual Noah Harari, Umberto Eco, Saul Newmann, Etienne Balibar,  Eduardo Galeano, Ulus Baker, Mary Douglas, Alain Badiou, Joel Kovel, Brian Massumi, Claude Levi-Strauss ve Abdulgaffar el-Hayati’yi sayabiliriz.

 

Düşünceye; düşüncenin oluşum sürecine, düşüncenin mahiyet değiştirerek diktatörlüğün aracı haline gelmesine dair yaklaşımlarını açıklarken Emre Sünter, Orhan Koçak, Ahmet İnsel, Çetin Balanuye, Şükrü Argın, İlke Karadağ ve Bedia Akarsu gibi yazar, akademisyen ve düşünürlerden de yararlanıyor.

 

Konu düşünce ve onun etrafında yaşanan kriz olunca, kutsal kitapların değerlendirme dışı kalması beklenemez. Ömer Faruk da tek tanrılı dinlerin, Yahudilik, Hıristiyanlık ve İslamiyetin kutsal kitaplarını, düşünceye yaklaşımları bağlamında yorumlarına dahil ediyor.

 

Kendini muhalif Sol mecrada tanımlayan Ömer Faruk, ilk işaretlerini önceki denemesinde verdiği gibi, “hayatın her alanına nüfuz etmiş çok ciddi bir düşünce krizi” yaşandığını ileri sürüyor.  Kitabında verdiği bazı örneklerle bu krizin ulaştığı boyutlara dikkat çekiyor.

 

Devleti, mevcut temsiliyet modellerini, muhalif yapılanmaları (eylemlerinin muhtevasını ve halihazırdaki çerçevenin dışına çıkamayan ütopyalarını) “düşüncenin düşünene hükmettiği” tesbitinden hareketle köklü bir şekilde eleştirerek, buradan yeni, özgür ve bağımsız bir hikâye çıkamayacağını ve yeni bir dünya kurulamayacağını ileri sürüyor.

 

Ömer Faruk kapitalizme, devlete, rejime, mevcut ahlâka, giderek ortak kaderimizi tek kişinin eline teslim eden düzene oldukça köşeli, neredeyse sınır tanımaz eleştiriler getiriyor. Bu bağlama Solda yıllardır sürmekte olan düşünsel çıkmazı da dahil ediyor. Solun fikri müktesebatını, örgütsel modellerini ve (kendi ifadesiyle) küçük iktidarlar ve devletler oluşturma peşinde tükenen siyasal pratiğini de eleştiriye tâbi tutuyor.

 

Bu noktadan hareketle, Marx’ın ardıllarının onun düşünsel yaratıcılığını pratiğe taşıyamayarak seçilmiş tek adamlara zemin hazırladıklarını ileri sürüyor. Memleket Solunun da kendi üzerine düşünmektense, kendini “üretim aracı olarak toprak”la sınırlayan bir siyaset tarzıyla sürekli irtifa kaybetmeye devam ettiğini belirtiyor. 

 

Bu durumun bizi bir yol ayrımına getirdiğini; ya “dünyanın güzelliklerine lâyık olarak yaşamı sevmeyi, olumlamayı, bir hikâye edinmeyi” ya da “dünyanın güzelliklerini görmezden gelerek yaşamaya hınç duymayı, acı çekme ve çektirmeden haz duymayı” (s. 45-46) seçmekle karşı karşıya kaldığımızı ifade ediyor.

 

“Düşünce kendisi üzerine düşünmediği sürece düşünmüş sayılmaz” diyen Ömer Faruk, düşüncenin düşünene hükmetmesi sürecinin noktalanması, düşünenin düşünceye hükmetmesi çağrısında bulunuyor. Bizi kuşatan zihniyet ve kurumların dışına çıkıp, yeni bir hikâye oluşturmanın, böyle bir başlangıca bağlı olduğuna işaret ediyor.

 

Söz özneye, bireye geldiğinde, alışkın olduğumuz “devrimci” nitelemesi yerine “çok kalpli asi”yi kullanmayı tercih eden Ömer Faruk, daha ilk sayfalarda bu kavramı açıklamaya çalışırken, denemesinde bizi nerelere sürükleyeceğinin ipuçlarını da veriyor.

 

(*) Ömer Faruk, Başkası Adına Konuşmanın Haysiyetsizliği, 6:45 Yayınları, İstanbul, Şubat 2019.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.