Özeleştiriyle başlamak ve ona da ‘Gezi’yle başlamak?

Yeni bir siyasi hareketin, işe koyulurken eleştiriyle değil de özeleştiriyle başlaması hiç fena bir fikir değil. Bence, işe özeleştiriyle başlamanın doğru olacağını düşünen bir siyasi hareket için Gezi’den daha iyi bir neden bulmak zordur. Çünkü Gezi, iktidarın yönetemediğini yasaklama refleksinin ilk hamlesini oluşturuyor ve bu özelliğiyle bugünkü tek adam yönetiminin sembolik başlangıcına işaret ediyor.

22.07.2019 07:48
Alper-Görmüş
Geçmiş günler geçmemiş gündemler
alpergormus@gmail.com

 

“Bir gazeteci Başbakan'a soru sordu diye insanlar sevinçten çıldırıyor ve siz bize hâlâ neden direniş başlattığımızı mı soruyorsunuz?”

 

2013 Mayıs’ının sonunda başlayan Gezi direnişinin ilk günlerinde Hakan Demir adlı gencin attığı bu tweet, kanaatimce Gezi’yi başlatan ruh halinin mükemmel bir özeti niteliğindeydi. (O gazeteciyi, o soruyu ve bunun insanları ne kadar mutlu ettiğini çok iyi hatırlıyorum; Erdoğan’a soru sormanın bir cesaret meselesi olmasının başlangıç tarihi ondan bile öncesine gidiyordu).

 

Gezi, gerçekten de ait olduğu ataerkil zihniyet dünyasının kendisini adım adım “hikmetinden sual olunmaz” bir konuma taşıdığı Başbakan Erdoğan’ın yarattığı atmosferde nefes alamaz hale gelen gençlerin haklı itirazından başka bir şey değildi.

 

Gezi, daha önce defalarca yazdığım gibi bir “çığlık”tı: Kendi ahlaki doğrusunu, toplumsal tahayyülünü ve gündelik yaşam tercihini başkalarına zorla benimsetmek istiyormuş algısını yaratacak kadar çok tekrarlayan ve bunu da son derece nobran, itici, dışlayıcı bir dille yapan Başbakan Erdoğan'a yönelik çok güçlü bir çığlık...

 

Başbakan, ne yazık ki, saygı ve eşitlik talep eden bu itirazın birey temelli, modern ve sivil karakterini algılayamadı. Benimsediği ataerkil siyaset anlayışı onu inatçı, basiretsiz bir tutuma sevk etti ve neticede bu tutumun yol açtığı kitlesel gösteriler, zaman içinde hükümeti istifaya zorlamaya yönelik bir enerjiyle doldu taştı.

 

AK Partililerin algısı: Şimdi unutuldu ama...

 

Toplumla ilişkisini bahşetme, koruma ve kollama üzerinden kuran, toplumdan talep geldiğinde sinirlenen ve bunu toplumla kurduğu hiyerarşiye bir saldırı olarak kabul eden Erdoğan bu ruh haliyle Gezi’yi yönetemeyince onu kriminalize etme yolunu seçti.

 

İktidarın, Gezi’yi kriminalize etme operasyonunu siyaset düzeyinde tutmakla; yani taraftarlarının zihnine  Gezi’nin iç ve dış mihrakların ülkeye ve iktidara yönelik bir komplosu olduğunu yerleştirmekle yetineceği sanılıyordu ki, olaylardan altı yıl sonra iktidar Gezi’yi mahkemeye taşıdı.

 

Bu sonuç, Adalet ve Kalkınma Partisi’nin (AK Parti) yönetiminde ve tabanında yer almakla birlikte  Erdoğan’ın o günlerdeki tutumunu gizli-açık eleştirenler için de hiç şüphesiz sürpriz olmuştu.

 

O günlerde, Gezi’nin kriminal bir hadise değil, iktidarın anlamaya çalışması gereken toplumsal bir tepki olduğunu söyleyenlerden biri de Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç’tı... Gezi Parkı eylemlerinin zirvede olduğu bir anda (9 Haziran 2013) Akabe Vakfı tarafından düzenlenen, katılımcılarını dindarların oluşturduğu bir toplantıda yaptığı konuşma, yalnız kibre karşı bir uyarı niteliğinde değildi... Bu çok önemli konuşma, herkesin kendi hayatında, kendi dünyasında özgürce yaşaması gerektiği imasıyla, Başbakan'ın Gezi’den epeyce önce başlayan ve kendisinde "doğru" hayat modelleri belirleme hakkı gören haline de bir uyarıydı:

"Böyle bir toplantı Türkiye'nin de içinde bulunduğu ortamda ne ifade ediyor diye aklıma geldi. Düşününüz ki hemen İstanbul'da biraz ötede başka duygular içinde olan topluluklar var. Onlar da kendilerince tatmin oluyorlar. Sloganları var, sosyal medyadan paylaştıkları var. İnandıkları yaşam tarzı içerisinde onları mutlu eden olaylar var. (...) Ama biz buraya geldik, burayı tercih ettik. Buradan hepimizin alacağı çok büyük dersler var. Günlük meşgaleler içerisinde, bugün kulluk vazifelerimizi hatırlayabilirsek hepimiz için dünya ve ahret saadetine vesile olacak. Olayları anlamak için buna ihtiyacımız var. Birilerinin bizi uyarması, silkelemesi lazım. Ne yapıyoruz, nasıl yapıyoruz? Her yaptığımız işin veya yapamadıklarımızın hesabını vermek çok önemli."

 

Bundan beş ay sonra, kız ve erkek öğrencilerin aynı apartmanın farklı dairelerini kullanmalarını doğru bulmadığını söyleyen Erdoğan’a cevabı da yine, Arınç’ın Gezi’deki gençlerin neye isyan ettiğini anladığını gösteriyordu:

“Şimdi ev sahibi kiraya vermişse, tutacak insanlar da gelmiş tutmuşsa bunu önleyecek bir engel yok Avrupa Birliği normlarında. (...) İyi veya kötü, doğru veya yanlış şimdi bizim standardımız artık bu noktaya geldi. Bu noktadan geriye dönüşü uygun görüyor muyuz? Herhalde görmüyoruz.”

 

Şu noktaya dikkatinizi çekmek istiyorum: Herkes sözünü Arınç kadar doğrudan söylemiyor, bunu biliyoruz, fakat o dönemde Arınç’a (ya da onun gibilere) karşı AK Parti içinde “sen ne biçim konuşuyorsun öyle” diyen de çıkmadı. Bu, AK Parti içinde, Erdoğan’ın Gezi’deki tutumuna karşı seslerini yükseltmeseler de aslında o tutumu benimsemeyenlerin ciddi bir ağırlık oluşturduğunu göstermiyor mu?

 

Özeleştiriyle başlamak ve ona da Gezi’yle başlamak

 

Gezi’ye dair bu hafıza taramasını, geçtiğimiz günlerde Medyascope TV’deki bir programın katılımcılarından Kemal Can’ın Ali Babacan’a yönelttiği bir çağrıdan dolayı yaptım. Kemal Can’a göre, Babacan Gezi’nin altı yıl sonra mahkemelik olmasından rahatsızlık duyuyorsa, davaya davacı olarak katılan hükümetin bir üyesi olarak imzaladığı dilekçeden imzasını çekebilirdi.

 

Yeni bir siyasi hareketin, işe koyulurken eleştiriyle değil de özeleştiriyle başlaması, özeleştiri konusundan bağımsız olarak hiç fena bir fikir değil; Türkiye’de toplum, kendini müstahkem bir mevzide konuşlandırıp oradan onu bunu eleştirmesinden hakikaten bıktı artık. İnsanlar, siyasi liderlerin biraz da dönüp kendilerine bakmalarını istiyorlar ve onlardan gelecek özeleştirilerden hoşnut kalıyorlar.

 

Bağlı bulunduğu partiden “aklen ve kalben” koptuğunu söyleyen bir siyasetçi (şayet bu itirafı sadece kendisinin sorumlu olduğu ekonomik alanla sınırlı değilse; hak, hukuk, vicdan gibi alanları da içeriyorsa) sadece eleştiriyle yetinemez, bu kopuş süreci hikâyeleştirilirken, anlatılanların bir bölümü mutlaka özeleştirel olmalıdır. 

 

Bence, işe özeleştiriyle başlamanın doğru olacağını düşünen bir siyasi hareket için Gezi’den daha iyi bir neden bulmak zordur. Çünkü Gezi, iktidarın yönetemediğini yasaklama refleksinin ilk hamlesini oluşturuyor ve bu özelliğiyle bugünkü tek adam yönetiminin sembolik başlangıcına işaret ediyor.

 

Siyasi hayatının tamamını aynı partide geçirmiş bir siyasetçi için böyle bir şey yapmanın risklerinden bahisle, özeleştirinin, hele hele Gezi özeleştirisinin ancak siyasi bir fantezi olabileceği öne sürülebilir.

 

Ben aynı kanaatte değilim. Çünkü Gezi’yi cinaî bir faaliyet olarak göstermeye çalışan devasa propagandaya rağmen, bunun AK Parti tabanında “tuttuğunu” düşünmüyorum. Yönetim, ikisini aynı kategoride göstermeye çalışsa da AK Parti tabanında Gezi ile 15 Temmuz algısı arasında dağlar kadar fark var.

 

Gezi özeleştirisinin, müstakbel sahiplerine hiç zarar getirmeyeceğini iddia etmiyorum, fakat faydasının zararından daha fazla olacağına eminim.  

 

NOT. Bu çerçevede, Ekrem İmamoğlu’nun Gezi Dayanışması üyesi bir mimarı (Gürkan Akgün) İmar ve Şehircilik Daire Başkanlığı’na getirdiğini hatırlatmak isterim (Akit haberi “İBB’de Gezici istilası” başlığıyla verdi). Kıyaslamak için söylemiyorum, elbette bu hamle İmamoğlu için, benzer bir hamle durumunda mesela Babacan’ın üstleneceği politik riskten daha azdır. Yine de, gelecek saldırıları düşünürsek, bu hamlenin cesurca olduğunu teslim etmek zorunda kalırız. Demirtaş’a karşı tavrını da işin içine katarsak diyebiliriz ki, İmamoğlu, siyaset sahnesine yeni bir ses olarak girmek isteyenler için hayli anlamlı bir çizgi izliyor.

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.