Kavala olayı: Otoriterliğimiz artık parodi tadında

Dört-beş yıl öncesinde ancak bir parodinin unsurları olarak düşünülebilecek şeyler bugün saf gerçek olarak karşımızda. Kavala olayı ve bazı başka gerçekler, Türkiye’deki otoriterliğin niteliğiyle ilgili olmasa bile tarzı ve üslubuyla ilgili daha nüanslı bir yaklaşıma ihtiyaç duyulduğu gösteriyor.

23.02.2020 09:39
Alper-Görmüş
Geçmiş günler geçmemiş gündemler
alpergormus@gmail.com

 

Parodi, bir olay ya da olgudaki bazı nitelikleri vurgulamak için o niteliklerin abartılı versiyonlarının işlenmesi temeline dayanan bir mizah dalı...  Fakat bazen gerçek süreçlerin kendileri parodi tadına bürünür ve böyle bir “gerçek-mizah”ın eline hiçbir parodi su dökemez.

 

Son örneğini Gezi davası ve Osman Kavala münasebetiyle idrak ettiğimiz tuhaf yargı süreçlerini düşünün ve bunlar henüz fiilen yaşanmadan bir tiyatrocunun olayı “abartarak” şöyle bir parodi kurguladığını varsayın: Bir sanık ipe sapa gelmez iddialarla yargılandığı bir davada, üstelik hakkında ağırlaştırılmış müebbet cezası istenmişken, üstelik yaklaşık 900 gündür tutukluyken son celsede beraat ettirilir. (Abartı bu ya, henüz davanın iddianamesi bile yazılmamışken sanığın suçlu olduğunu televizyonlardan ilan eden ülkenin cumhurbaşkanı, beraat kararını da kınar ve kararı “manevra” olarak ilan eder.)

 

Parodiyi izleyenler, demokrasi olduğunu ilan eden bir sistemde bu kadarının da olamayacağını düşünseler de, ortaya konan abartılı performans, onları ülkedeki -parodide anlatılan kadar olmasa da- sorunlu iktidar-yargı ilişkisi üzerinde düşünmeye sevk eder.

 

Fakat işte: Dört-beş yıl öncesinde ancak bir parodinin unsurları olabilecek şeyler bugün saf gerçek olarak karşımızda.

 

Kavala olayı ve bazı başka gerçekler, bence Türkiye’deki otoriterlikle ilgili daha nüanslı bir yaklaşıma ihtiyaç duyduğumuzu gösteriyor.

 

Eski dünyanın yalınlığı: Demokratik olan ve olmayan ülkeler

 

Sovyetler Birliği’nin 1990’ların başlarında çökmesinden önce dünyadaki siyasi rejimleri tanımlamak çok kolaydı. Buna göre ABD’nin de dahil olduğu Batı ülkeleri “demokratik” ülkeler olarak kabul ediliyor, Sovyetler Birliği ve komünist rejimle yönetilen diğer Doğu Bloku ülkeleri “otokratik” ya da “totaliter” rejimler başlığı altında toplanıyordu. Sovyetler Birliği’nin güdümündeki Afrika ve Asya ülkeleri ile ABD’nin yol verip desteklediği Güney Amerika’daki askeri diktatörlükler de keza bu ikinci gruba dahil ediliyordu.

 

İkinci gruptaki ülkelerin tayin edici özelliği, demokratik hak ve özgürlükleri kategorik olarak reddetmeleri ve rejimi seçimlerle değiştirebilme ihtimalini tümüyle dışlayacak bir siyasi sisteme sahip olmalarıydı.   

 

Hibrid rejimlerin arz-ı endamı

 

1990’lardan itibaren dünyada tam olarak ne demokratik ne de otoriter olarak tanımlanabilecek hibrid rejimler ortaya çıkmaya başladı. Bu rejimler demokratik rejimlerin bütün lafzını benimsemiş görünmekle yetinmiyorlar, demokratik ülkelerdeki kurumların kurulmasına da izin veriyorlardı. Fakat problem şuradaydı ki, bu kurumların işletim sistemleri Batı ülkelerindeki kurumların işletim sistemlerine hiç benzemiyordu.

 

Mesela görünüşte demokrasinin üç kuvvetine ve bu kuvvetler arasındaki “ayrılık” ilkesine herhangi bir itiraz söz konusu değildi, fakat pratikte yürütme (hükümet ya da -çoğunlukla- başkan), yasamayı ve yargıyı yönlendirebilme yeteneğini haiz olacak şekilde donatılıyordu.

 

Yine de bu otoriter rejimlerin bir bölümü, iktidar ve rejim değişikliğini mümkün kılacak ölçüde işleyen seçim mekanizmalarına sahip olmaları nedeniyle, bu mekanizmaya sahip olmayan rejimlerden ayrılıyor ve onlara “rekabetçi otoriter rejimler” deniyor. Bu ayrım çerçevesinde mesela Çin ve Kuzey Kore gibi ülkeler “otokratik” ya da tam otoriter ülkeler sayılırken Türkiye, Rusya, Macaristan gibi ülkeler “rekabetçi otoriter” sayılıyor.

 

Tarz ve üslupla gelen parodiye dönüşmüş otoriterlik

 

Bana öyle geliyor ki, özellikle Türkiye örneğine baktığımızda rekabetçi otoriter rejimler arasında da bir ayrım yapma gereği ortaya çıkıyor. Özleri arasında ciddi bir fark olmasa da, otoriterliğin yürütülmesindeki tarza ve ona eşlik eden üsluba bakarak bazı rekabetçi otoriter rejimleri “parodi gibi otoriter rejimler” olarak vasıflandırmak daha doğru olacaktır.

 

Ciddi bir otoriterlik, erk kullandığı varsayılan öbür güçlerin saygınlığını tümüyle berhava edecek tarzda davranmaz, çünkü böyle davranırsa kendisinin zaten iskontoya uğramış saygınlığının da berhava olacağını, böylece kendisini kendi eliyle bir karikatür derekesine indirgeyeceğini bilir.

 

Mesela Türkiye’de iktidarın yasama ve yargıyla ve "dördüncü kuvvet" medyayla kurduğu ilişkiye baktığımızda gördüğümüz şey bundan başka bir şey değildir. Ciddi bir otoriterlik, bu güçleri normal bir demokrasideki işlevlerinden soyundurma operasyonunu yürütürken çok ince bir işçilik uygular; öyle ki dışarıdan bakan birçok insan o kurumların “demokratik” işlevlerini sahiden yerine getiriyormuş zanneder.

 

Buna karşılık parodi gibi bir otoriterlik, kendisinden başka bütün kurumları itibarsızlaştırmakta bir sakınca görmez, hatta bunu iktidar hazzının önemli bir parçası sayar. Türkiye’de Erdoğan’ın kuvvetler ayrılığı prensibini her çiğneyişini göstere göstere yapması bu fasıldandır.

 

Çok açıklayıcı bir örnek olarak Temel Eğitimden Ortaöğretime Geçiş (TEOG) sistemindeki değişikliğin nasıl yapıldığını hatırlayabiliriz. Ortada hiçbir tartışma yokken Erdoğan bir televizyon kanalında “TEOG’u yanlış bulduğunu” açıklamış bu sistemden vazgeçileceğini duyurmuştu. Bu iradeyi başta milli eğitim bakanı olmak üzere bütün bakanlar herhangi bir yurttaş gibi o gece televizyondan öğrenmiş, ertesi günden itibaren de dar zamanda yeni sistemi oluşturmak için çalışmalara başlanmıştı.

 

Şimdi normal ve “ciddi” bir otoriter rejimde kararı yine lider verir ve Meclis’teki gücünü kullanarak iradesini kuvveden fiile çıkarır. Fakat bunu televizyondan ilan etmez, mesela düşüncesini kabine toplantısında açar ve dikte eder. Sonrasında da değişiklik başta milli eğitim bakanlığı olmak üzere kabinenin çalışmasıyla hayata geçirilir.

 

Bu örnek bize parodi gibi otoriterliğin en temel vasıflarından birini bütün açıklığıyla gösteriyor: Bu tür rejimlerde tek adamın iradesi birtakım perdelerle kamufle edilmez, karar alma süreçlerinin demokratik olmayan nitelikleri gizlenmeye çalışılmaz.

 

Benzer bir durumu yürütmenin yasamayla ilişkisinde de görebiliriz. Normal ve “ciddi” bir otoriter rejimde hangi yasanın çıkartılacağına esasen lider karar verse de, sanki bunlar parlamento iradesiyle hayata geçiriliyormuş duygusunun oluşması için azami gayret sarf edilir. Oysa porodi gibi otoriter bir rejimde yürütme, hazırladığı yasaları birkaç milletvekilinin imzasıyla teklif haline getirir; daha da önemlisi, bunun böyle yapıldığı özellikle gösterilir ya da böyle olmadığı yönünde bir gayret sarfı lüzumsuz bir enerji israfı sayılır.

 

“Parodi gibi”liğin en fazla kristalize olduğu alan: Yargı

 

Parodi gibi otoriter rejimlerin bu vasfı en fazla yürütmenin yargıyla kurduğu ilişkide ortaya çıkar.

 

Normal ve “ciddi” otoriter rejimlerde iktidarın yargıyı yönlendirmesi ve gerektiğinde ayar vermesi vaka-yı âdiyedendir. Fakat parodi gibi otoriter rejimlerde bunun tarzı ve üslubu çok farklıdır. Diyelim bir davaya müdahil olmak istiyor iktidar, bu iki biçimde yapılabilir: Ya el altından, sahne arkasından bir faaliyet yürütülür, gerekli telkinler yapılır ve sonuç alınır... Ya da yargıya müdahale göstere göstere yapılır, daha iddianame bile yazılmamışken bir savcı gibi konuşulur ve yargıya ne yapması gerektiği açık açık söylenir.

 

Osman Kavala ile ilgili yargı süreci, yargıya müdahalede parodi gibi bir otoriterlikle “ciddi” bir otoriterlik arasında nasıl bir fark olduğunu açık bir biçimde gösterdi.

 

Cumhurbaşkanı Erdoğan, daha ilk andan itibaren Kavala’yı “Türkiye’nin Soros’u” ilan etti. Nihayet, 900 güne yaklaşan tutukluluk döneminden sonra beraatine karar verildiğinde de “bir manevra ile beraat ettirmeye kalktılar” diyerek bundan sonra mahkemelerin ne yapmaları gerektiğini de açıkça söyleyiverdi.

 

Deniyor ki Kavala’nın da yargılandığı Gezi davasının “toplu beraat”le sonuçlanması Erdoğan’ın iradesi hilafına gerçekleşmiş olamaz, fakat beraatten sonra Erdoğan fikrini yeniden değiştirdi ve böylece Kavala bir başka davadan yeniden tutuklandı.

 

Bu bir varsayım, doğru olma ihtimali yüksek bir varsayım, fakat bu bile rejimimizin otoriterliğinin parodiye ne kadar benzediğini göstermiyor mu?                                                                                                                                                                                                                                           

     

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.