“Emoji”lerin yükselişi (2) Kelimeler insanı yolda bulur

[Noktalama işaretleri] bunun üzerine gülen, ağlayan, şaşıran, kızan takımlar halinde kelimeleri izlemeye karar verdiler. [Birinci bölümün sonu]

28.11.2015 14:54
Ali -Rana Atılgan

alirana1963@gmail.com

Ali Rânâ Atılgan

 

İlk kelime hemen yanındakinden fikir almaya çalışırken, yanındaki tartışmak yerine yer değiştirmek istiyordu. Bir boşluğa ihtiyaç duydular. Anlaştıklarında önce birisi boşluğa kayacaktı; diğeri boşluğa gidenin yerini alacaktı ki, boşluğa gitmiş olan da yerini verdiği kelimenin bıraktığı yere yerleşsin. Bu ikisi arasındaki münakaşa tüm hızıyla sürerken, üçüncü kelime, ilkine lâf attı. İkisi birden dönüp ters ters baktı. Dördüncü, beşinci, bu rakamlarla anılabilmek için sıra bekleyecekleri yeri aramaya başladı. İnsanoğlu da iyiydi, hoştu ev sahibi olarak; ama aklı da kesikli kesikliydi işte. Kutucukların bazıları kelimelere ayrılmışken diğerleri boş durabiliyordu.

 

İki nokta üst üste, aç parantezin yanına yanaştı. “Şey” dedi; “Klee’nin <kardan önce> tablosunu bilir misin?” “Anlamadım” diye meraklandı aç parantez. “Şu karşıdaki kadını görüyor musun,” dedi iki nokta üst üste. “Birazdan gülecek.” Kadının aklında istişare eden üç kelimenin hemen ardındaki boşluğu işaret etti. Daha “tiresiz olur mu” diye soramadan iki harfli bir bağlaç ilişiverdi oraya. Evet, boşluklar oradaydı; ama dolu olmadığı da pek görülmemişti. Kelimeler yer değiştirmek için sürekli devinim halinde seyrederken bu boşlukları kullanıyorlardı. Noktalama işaretleri bu hıza hayran hayran baktı. Sanki özel bir sıvı, bir kutu dizisinden diğerine akıyor; aklı bir karış havalanan insanın, yerde kalan kısmı hemen başka kelimelerle dengeleniyordu. Dizi dizi kutular, birbirini kesen, koşut giden, birleşen, ayrılan yolaklar halinde yüzlerce, binlerce tahtarevallide birbirini dengelemeye çalışan kelimelerle doluydu.

 

Henüz bir insanın zihnine yamanmamış kelimeler için bekleme yeri yoktu. Beklemeye vakit de yoktu. Çoğu zaman tek tek, nadiren ikili üçlü sürüler halinde boşlukta dolaşan harfleri avlayıp, konacakları bir us ararlardı. Kelime kendini bir fâniye gösterdiğinde, kendine ayrılmış yerler ve boşluklar doluysa, başka bir zâtın usunu bulması gerekiyordu. Noktalama işaretleri, kelimeleri izleyerek sırrı çözemeyeceklerine karar verdi. Noktalı virgül “insanın boşlukları doldurma mekanizmasını anlamamız gerekiyor” dedi. “Sadece kelimelerin nasıl yer değiştirdiğine bakarak bunu yapamayacağız” diye devam etti. “Birisini anlamak mı diyorsun” diye lâfa girdi tire. “Bunun için öznel olarak ona ait olan bir varlığı, bütün insanlığa ait nesnel bir bilgi birikimi ile tartışabiliyor olmamız lâzım.” “Bak” diye işaret etti, hemen oracıkta çenesini tutan bir çocuğu göstererek; “hangi kelimeler yerleşecek şimdi aklına acaba, annesine dişinin ne kadar ağrıdığını söyleyebilmesi için?” Aç parantez ve kapa parantez bir köşede uzun süredir buluşamadıklarından dert yanıyorlardı. Aç parantez “bir dakika” dedi; “madem konu insanı tanımak; şuurunu anlamak;” noktalı virgül tam zamanında sunî bir iki ara verdirdi kendisine. Kapa parantez devam etti: “İnsanı en iyi yolculukta tanırsın derdi düzeltme işareti (^).” Aç parantez “tamam o zaman” diye heyecanla işaret etti: “Şu elindeki bavulu sürükleyen muhtereme ne dersiniz?”

 

“Allahaısmarladık,” diye bir n’aber mesajı gönderdi işaretlenmiş zât. Uçak moduna aldı telefonunu. Okumaya söz verdiği dokümanlar “i-bişey”inde hâzır ve nâzır bekliyordu. Yine hemen herkes uçağa binme gruplarını dinlemeden, “C grubuyum; A’yı çağırdılar ama; amaan çaktırmadan gidiyorum vallahi” sessizliğinin etrafı bombalayan gürültüsüyle kimlik ve bilet kontrol bölgesine hücum etti. Görevliler nasıl savunma yapacaklarını bilemedikleri için göğüs göğüse bir mücadele başladı. Aslında bütün bu savaş, hangi uçağın nasıl bombalandığını, Rashomon edasında en az dört şekilde yorumlayan gazetelerin içinden dilediği yorumu yazan gazeteyi kapmak isteyen müdâvimler tarafından yapılıyordu. Boşverdi. Yarım saat sonra kavga gürültü bitmişti bile; biten maçın ertesi sabahı stadyum kenarındaki yolda işine yollanan muzaffer taraftar halet-i ruhiyesiyle uçağa yollandı.

 

Pasaport kontrol kuyruğunda beklerken telefonunu açtı. Henüz sürekli kullandığı hizmet sağlayıcı, burada elinde tepsi, kolunda örtü, saçlar briyantinli, siyah pantolon-beyaz ceket-beyaz gömlek-siyah papyon vücud örtüleri ile O’nu beklemiyordu. Davetkâr bir hâli vardı etraftakilerin, ama hizmetkâr lisansları onay bekliyor olmalıydı. “Tamam önemli değil, bavulum vaktinde gelsin yeter” diye iç geçirdi. Sanki dipsiz bir kuyuya atar gibi gelmişti hep bavulunu havaalanında emanet ettiği yer. Bırakıyordu, ne ses ne sedâ. Dibi olsa, dipte bir yerde toplansa bavullar bari diye düşünüyordu. Bu nadide ülkeye zat-ı âlilerini kabul edecek görevli memur hızlı çalışıyordu. Dikkatsiz miydi yoksa? Acaba kaç kişiye “buyrun ülkemize hoş geldiniz” dediği, kaç kişiyi reddettiği ile ilgili istatistikleri tutuyorlar mıydı; ya da bütün bu sayıları ne kadar zamanda biriktirdiğini? Neden içi buruldu bu görevlileri düşününce? Üniformalı birine acınır mıydı? “Saçmalama” dedi kendi kendine. Hemşireler de üniforma giyiyor. Aaa, beyaz ama onlarınki; belki de sır renkteydi. Renkler ne kadar açık renk olursa, o kadar... evet, sıra kendisine gelmişti.

 

Dizini destek yaparak, şöyle-böyle on günlük kıyafetlerini tıkıştırdığı, turkuaz renkli, tekerleklerinin biri yamuk, plastik görünümlü ama ağır çeken bagajını atlı karınca tadında dönüp dolanan “hay aksi - ne diyorlardı adına bunun”dan aldı. Parmak izini iyi verebilmek için tükürüklediği parmaklarıyla gümrük beyannamesini tekrar ortaya çıkarma zamanı gelmişti. Bavulu alırken dudaklarının arasına sıkıştırdığı için imza kısmı ıslanmıştı. Pantalonunun cebine bastırdı; eh, kurumuş sayılırdı. Cebinde telefonunu gördü. Hemen ucundaki mavi ışık yanıp, sönüyordu. Hizmetkârın lisansı gelmişti demek. Yutkundu.

 

Tam arkasını döndüğünde, elinde bozuk para olan biriyle karşılaştı. Borsalino şapkalı bu zât, yazı tura atmaya meyilli bir hareketle, bozuk parayı yumruk yaptığı sağ elinin başparmağının üzerine yerleştirdi. “Sen uçaktayken yazmışsa tura, yazmamışsa yazı gelecek” dedi. Parayı havaya fırlattı. Küçük bir küre içinde seri taklalar atarak yükselen parayı gözüyle, boynuyla, omzuyla, beliyle takip ediyordu. O kadar yükseldi ki, başını kaldırdığında, paranın gerçek anlamda bozularak onlarca paraya ayrıldığını gördü. Bir kahkaha attı: “Yazı gelseydi, üç atış isteyecektim” dedi. “Şimdi düşenleri takip etmem lâzım.” Havai fişekler gibi iz bırakarak yavaş yavaş düşüyordu paralar. Sabırsızlandı. Bir şangırtı koptu; üzerindeki battaniyeyi fırlattı; hemen önündeki koltuğun arkasında <breakfast at tiffany’s>de ıslanmış kediyi gördü; yere saçılmış yemek tepsisini toparlar gibi yaptı. Koridorun diğer ucundaki yaşlı teyze gülümseyerek bakıyordu. Uçak modundaki telefonuna sarıldı. Beklediği mesaj gelm...

 

Kapa parantez “dayanamayacağım daha fazla” dedi. “Muhteremi izledik; düşüncelerini okuduk; yetmedi rüyasına girdik. Haydi biraz da gözlemlerimiz üzerine tartışalım.” “Kelimeler yine çok hızlıydı; yetişemedim” diye söylendi iki nokta üst üste. “Ama” dedi; “galiba bu yolculuğun resmini çizebilirim.” Neredeyse hep bir ağızdan haykırdılar: “Tabii yaa, resim!”

 

(devam edecek)

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.