NATO’nun Afrin bozgunu

Türkiye bakımından bakıldığında, güvenliğinin, egemenlik ve toprak bütünlüğünün garantisi olması şöyle dursun NATO’nun hayati önemdeki ulusal çıkarlarına tehdit oluşturduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu, NATO’dan çıkmak gerektiği anlamına gelmiyor zira üyeyken bile İttifak içinde bizi dışlayan karşıt bir blok oluşabiliyorsa, dışarıda kalmamız halinde bu bloğun çok daha kolay kurulacağını kabul etmek gerekir. NATO’ya güvenemeyiz ama içinde kalarak bazı politikalarını paralize etme olanağımız da var.

20.03.2018 09:29
Akın-Özçer

akinozcer@outlook.com

 

Zeytin Dalı operasyonunun 57 günde nihai hedefine varmasını bu başlık altında dile getirmek çelişkili kuşkusuz ama kimseyi şaşırttığını sanmıyorum. Türkiye’de karşımızdaki gücün basit bir terör örgütü olmadığını, ABD başta NATO ülkelerinin en azından bir bölümünün resmen müttefik ilan ettiği, eğittiği, donattığı ve “özgür” medya ağları üzerinden “özgürlük savaşçısı Kürtler” olarak uluslararası kamuoyuna takdim ettiğini artık bilmeyen kalmadı. NATO’nun bir üyesiyle dolaylı olarak savaştığı ve yenilgiye uğradığı bu tablo İttifak’ın artık işlevini yitirdiğinin ve “kâğıt üzerinde” kaldığının somut bir göstergesini oluşturuyor.   

 

Aslında 1949’da Sovyet yayılmacılığına karşı ideolojik nedenlerle kurulmuş olan Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü’nün, SSCB ve Doğu Bloğu’nun yıkılması ve siyasi ve askeri örgütü Varşova Paktı’nın 1 Temmuz 1991 itibariyle resmen kapanması ardından varlık nedeni ortadan kalkmıştı. Sovyet Bloğu’nun yıkılmasıyla Avrupa’nın ortasına gerilen Demirperde de yok olmuş, Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerini (MDAÜ) AB üyeliğine hazırlamak için Avrupa Konseyi (AK) yeni görevler üstlenmişti. Benim de Strasburg’da görev yaptığım o dönemde AK’de “Konsey’in gelecekteki rolü tartışılıyordu. Bu gerekli bir tartışmaydı ama tartışılan sadece bu değildi. O yıllarda Brüksel’de de artık kapanması beklenen NATO’nun “gelecekteki rolü” tartışılmaya başlanmıştı. Türkiye’yi üyeliğe kabul etmek için çok ödün aldığı ve darbelerde parmak izleri bulunduğu için çok da sıcak bakmadığım Amerikan hakimiyetindeki siyasi/askeri bir örgütün varlığını sürdürecek olması beni daha o dönemde kaygılandırmaya başlamıştı.

 

Ayrı bir yazı konusu ama Türkiye’nin NATO üyeliğinin güvenliği için en doğru seçim olduğu da bir dönem tartışılmıştı. SSCB’nin 1945’de Türkiye’den toprak talebinde bulunmasını beka sorunu yaratacak kadar ciddi bulmayanlar vardı. Dönemin CHP iktidarının Truman doktrini çerçevesinde NATO üyelerine yapılan Amerikan yardımlarından yararlanmak için bu konuyu abarttığını ileri sürenler olmuştu. NATO Konseyi’nin 1950’de ardı ardına yaptığımız her iki başvuruyu da reddetmesi bu görüşte haklılık payı olabileceğini ortaya koymuştu.

 

Türkiye bir yıl sonra İttifak’a, SSCB’nin Orta Doğu’ya sarkmasını engelleyecek bir kalkan işlevi görmek üzere davet edildiğinde, NATO için birincil öncelik Türkiye’nin egemenliği ve toprak bütünlüğünden çok ABD ve Batılı müttefiklerinin çıkarlarını korumaktı. Ama Soğuk Savaş döneminde iki tarafın güvenlik çıkarları bir ölçüde örtüşüyordu. O bakımdan Türkiye, DP iktidarı döneminde, NATO’ya alınmasında köprü olması umuduyla bir tugayını Kore’ye göndermiş, üyelik davetini bunun üzerine almıştı. 

 

Aslında NATO’nun temel önceliğinin Amerikan çıkarları olduğunu, sadece Türkiye’nin değil İkinci Dünya Savaşı’ndan bitkin çıkan Batılı müttefiklerinin çıkarlarının da ikincil planda kaldığını kabul etmek gerekir. 50’li yılların sonunda ABD ile Fransa arasında patlak veren krizin arka planında bunun bulunduğunu hatırlamakta yarar var. ABD’nin Batı Avrupa savunmasında etkin rol almasını ve NATO İttifakı’nın kurulmasını ısrarla savunan Fransa, İttifak’ın Vietnam ve Cezayir’deki kolonyal çıkarlarını göz önüne almamasından yakınıyordu. Charles De Gaulle’ün 1958’de Cumhurbaşkanı olmasıyla iki taraf arasında kriz patlak verdi. 7 yıl sonra, 1965’de, Fransa, ABD’nin başat rol oynadığı İttifak’ta ulusal çıkarları yeterince gözetilmiyor gerekçesiyle NATO’nun askeri kanadından çekildi. 90’larda olasılıkla ulusal çıkarları yeniden örtüşmeye başladığı için NATO ile yakınlaşmaya başlayan Elysée, Sarkozy döneminde (2008) İttifak’ın askeri kanadına geri döndü. 

 

Hollande’ı kim böyle konuşturdu?

 

Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı geçen hafta son dört beş yıldır PKK’nın yayın organına dönüşmüş olan Le Monde’da Zeytin Dalı operasyonu aleyhine bir söyleşi verdi. Gazetenin “Kim bu öz müttefiklerimizi vuran Türk müttefik ” (François Hollande: «Quel est cet allié turc qui frappe nos propres alliés?) başlığıyla verdiği bu söyleşi bir NATO müttefiki için tam bir utanç vesikası. Çünkü Fransa’nın eski Cumhurbaşkanı, Türkiye’ye 34 yıldır saldıran bir terör örgütüne öz müttefikimiz demekle kalmıyor 1952’den beri resmen müttefiki olan bir ülkeye adeta “neden kendini savunuyorsun” diye kızıyor.

 

Hollande’a göre YPG, PKK’nın kolu değil. Şaka gibi; Washington’un başat rol oynadığı Uluslararası Koalisyon’a Rakka’dan ve ötesinden Daesh’i kovma imkânı vermiş olan Kürtler. Eski Fransız Cumhurbaşkanı diyor ki “Fransa Türkiye ile birlikte NATO üyesi. (…) Nasıl bir Türk müttefik ki öz müttefiklerimizi Daesh gruplarının yardımıyla vuruyor. “Yani istiyor ki Türkiye kendisine 34 yıldır saldıran bir terör örgütüyle organik bağı olan bir örgütü müttefik saysın. Saymıyorsa, o zaman onları (Türkiye’ye karşı) NATO korusun, bu bağlamda Afrin BM Genel Kurulu’nca “uçuşa yasak bölge” (No fly zone) ilan edilsin. François Hollande Kuzey Atlantik Paktı çerçevesindeki yükümlülüklerini bir tarafa bırakmış, Türkiye’ye adeta “boş ver ulusal çıkarlarını, dediğimizi yap” diyor.

 

Fransız medyası da dört-beş yıldır takma isim izlenimi veren Allan Kaval’ın PKK yanlısı yazılarına yer veren Le Monde başta olmak üzere, Afrin operasyonu dâhil Türkiye hakkında bu tür yanlış bilgilendirme yapıyor. Sadece medyasının değil Hollande gibi siyasetçilerinin de aynı görüşleri dile getirdiğine bakılırsa, ABD ile Fransa’nın Suriye’de PKK’dan farklı olduğu iddiası üzerinden YPG’ye destek verilerek izlenen “terörle mücadele” politikasında ulusal çıkarları örtüşüyor. Nitekim Davos Zirvesi sırasında İsviçre Televizyonuna mülakat veren Cumhurbaşkanı Macron da bir soru üzerine ABD ile Suriye’de birlikte bir terörle mücadele politikası izlediklerini söylemişti. Kim bilir belki de Suriye ve Lübnan’ı 26 yıl mandası altında tutan bir zamanların büyük gücü, Afrin’in TSK ve ÖSO tarafından düşürülmesiyle iflas eden bu politikanın kendisine yarar sağlayacağını umuyor.

 

AP’den YPG yanlısı çağrı

 

Kimler Hollande’a, Zeytin Dalı harekâtı başarıyla sonuçlanmakta, dolayısıyla durumun YPG lehine değişmesi imkânsızken kendisinin ve bir ölçüde devletinin de (kişisel fikirleri deyip geçiştirmek mümkün değil) Türkiye karşıtlığını faş etmesini öğütledi bilmem. Ama mantıksız olduğuna kuşku yok. Eski bir Cumhurbaşkanı’nın açıklamaları, Kaval’ın söylediklerine de AP üyelerinin Türkiye aleyhindeki kararlara parmak kaldırmalarına da benzemez, kayda geçer.

 

Hatırlatmak gerekirse, AP’nun “Suriye’deki durum” başlıklı söz konusu kararının Afrin’le ilgili bölümünde özet olarak Türkiye’nin Suriye’de “Kürt” (YPG) güçlerinin kontrolündeki bölgelere düzenlendiği operasyondan derin kaygı duyulduğu belirtilmiş ve Türkiye’nin Afrin’den çekilmesi ve Suriye sorununda yapıcı rol oynaması istenmişti. Ayrıca “uluslararası insani hukuka saygı duyulması” ve “Afrin de dahil olmak üzere tüm Suriye’de ateşkes ilan edilmesi” çağrısında bulunulmuştu.

 

Görüldüğü gibi, AP kararı da “uçuşa yasak bölge” önerisi dışında Hollande’ın dile getirdiği YPG yanlısı, dolayısıyla Türkiye karşıtı görüşlerle örtüşüyor. AP kararı ile Hollande’ın Le Monde’daki söyleşisinin bir başka ortak noktası, Afrin düşmek üzereyken alınmış/yapılmış olması. Ya Afrin’in bu kadar kısa süre içinde düşeceğini beklemediklerinden ya da Türkiye karşıtlığını Mümbiç ve Suriye’nin Doğusu için devam ettirecekleri için.

 

Sonuç olarak Afrin’in düşmesinin NATO için bir bozgun olduğunu söylemek yanlış değil. Bozgun çünkü NATO üyelerinin önemli bir bölümünün sadece söylemde değil, ayrıca sahada da İttifak’ın resmi üyesi Türkiye’ye karşı yardım ettiği YPG’nin direniş bile gösteremediğini ortaya koyuyor. Ayrı bir tartışma konusu ama Kuzey Atlantik Paktı’nın öngördüğü maddeleri uygulamak yerine silahlı bir örgütü üyelerinden birine karşı kullanmak NATO’yu kaçınılmaz sona doğru götürüyor.

 

Türkiye bakımından bakıldığında, güvenliğinin, egemenlik ve toprak bütünlüğünün garantisi olması şöyle dursun NATO’nun hayati önemdeki ulusal çıkarlarına tehdit oluşturduğu bir dönemden geçiyoruz. Bu, NATO’dan çıkmak gerektiği anlamına gelmiyor zira üyeyken bile İttifak içinde bizi dışlayan karşıt bir blok oluşabiliyorsa, dışarıda kalmamız halinde bu bloğun çok daha kolay kurulacağını kabul etmek gerekir. NATO’ya güvenemeyiz ama içinde kalarak bazı politikalarını paralize etme olanağımız da var.

 

Aslında NATO’nun en azından Avrupalı üyeleriyle AK ve AB gibi başka kuruluşlar içinde de temas halinde bulunuyoruz. Bu ülkelerin Suriye genelinde olduğu gibi Afrin özelinde yanlış bulduğumuz politikaları ikili planda olduğu gibi bu kuruluşlar içinde de ilişkilerimizi olumsuz yönde etkiliyor. NATO’nun Afrin bozgunu bu politikalarını değiştirmelerine vesile teşkil eder mi, birçok bakımdan mümkün belki ama sonucunu ileride göreceğiz.      

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

Faik Güleçyüz20.03.2018 11:55:59
Yazınızda,tek bir defa da olsa;Kürt lâfı yok.Peki;başta en çok Kürt''ün yaşadığı ülkemiz olmak üzere;Suriye''de,Irak''ta İran''da yaşayan,nüfusu otuzbeş milyon, bu halk nasıl bir statüde yaşamalı;sizce?