Maduro ve Latin Amerika Solu’nun hastalığı

Castrizm ’in kıtadaki uzantısı haline gelen Madurizm’in kendi geçmişinden, dolayısıyla Chávez’in mirasından kopmakta olması pek şaşırtıcı değil. Ama bu kopuş, belki Kuba hariç Latin Amerika ülkelerinin tümünde olduğu gibi, Venezuela’da da Sol’un iktidar veya iktidarda kalma şansını giderek zayıflatıyor.

08.08.2017 09:34
Akın-Özçer

akinozcer@outlook.com

 

Maduro, İspanyolca “olgun” anlamına geliyor. Ama bu anlamlı soyada sahip Venezuela Devlet Başkanı, kendisinden beklendiği gibi, yerine geçtiği müteveffa Hugo Chávez’in “Bolívar devrimi” olarak adlandırdığı, katılımcı demokrasiyi önceleyen siyasi, ekonomik, toplumsal ve kültürel dönüşüm programını olgunlaştırmak şöyle dursun, “anti-emperyalist” duruşu dışında, tüm temellerini birer, birer yıkıyor. “Chavist rejim bindiği dalı mı kesiyor?” başlıklı yazımda da değindiğim gibi, Nicolás Maduro, her şeyden önce kaybettiği seçime “darbe” diyerek devrimin temel ilkelerinden biri olan katılımcı demokrasiyi çiğnemeyi göze alıyor.

 

Muhalefet boykot ettiği için ağırlıklı olarak iktidardaki Birleşmiş Sosyalist Partisi PSUV’un temsilcilerinden oluşan 545 üyeli Kurucu Meclis ANC (Asamblea Constituyente Nacional) Cuma günü (4 Ağustos) parlamento binasının Eliptik Salonu’nda toplandı. Böylece ülke biri iktidarın, diğeri muhalefetin üçte iki ve üzerinde çoğunluğunun bulunduğu iki meclise sahip olmuş oldu. Görevi Chávez’in 1999’da yapmış olduğu anayasa yerine yenisini yapmak olan ANC, ilk iş olarak Devlet Başsavcısı Luisa Ortega’yı görevden aldı. Sıkı bir Chavist olarak bilinen Bayan Ortega, geçen yazımda da belirttiğim gibi, ANC’nin oluşturulmasına anayasaya aykırı olduğu gerekçesiyle karşı çıkıyordu.

 

Bu noktada, bir kurucu meclisin başsavcıyı görevden alma yetkisi olabilir mi, aslı varken böyle bir meclis “paralel” olarak başka görevler görebilir mi, burada yürütmenin yasamaya, ayrıca yargıya müdahalesi söz konusu değil mi gibi birçok soru sormak mümkün kuşkusuz.  ABC’nin bu konudaki haberiyle devam ettiğimizde, Maduro’nun, görevden alınmasından bir süre önce Luisa Ortega’yı telefonla aradığını, 121 kişinin hayatına mal olmuş olan son sokak eylemlerinden muhalefetin doğrudan sorumlu olduğunu belirterek, kendisine “başsavcılık görevini lâyıkıyla yapmış olsaydı, sokaklarda kan dökenler çoktan yakalanmış, yargılanmış ve cezaevine konulmuş olurdu” dediğini okuyoruz. Haberden ayrıca Maduro’nun ANC’den de Hakikatler Komisyonu kurarak bu ölümlerin sorumlularını araştırmasını ve ortaya çıkarmasını istediğini öğreniyoruz.

 

ANC -ki anayasa yapmanın dışında başka yetkilerle de donatılmış olduğu anlaşıldığına göre “Paralel Meclis” olarak adlandırmak belki daha uygun olabilir- görev süresini iki yıl olarak belirlemiş ve eski Dışişleri Bakanı Delcy Rodríguez’i de başkan seçmiş bulunuyor. Solcu bir aileden gelen ve kardeşi Jorge ile birlikte Chavizm’in sivil kanadında yer alan Bayan Delcy Rodríguez’in, ANC Başkanı olarak, ilerde Maduro’dan daha güçlü olabileceği de söyleniyor.

 

Görüldüğü gibi, Maduro yönetiminin muhalefetin üçte iki çoğunluğa ulaştığı 2015’teki genel seçimlerden bu yana vardığı nokta, evrensel demokrasiden olduğu gibi, katılımcı demokrasiyi önceleyegelmiş olan Chavizm’den de sapma niteliği taşıyor. O bakımdan Luisa Ortega gibi Chavistlerin bile azledildiği bu dönemi, muhalefet çevrelerinde dile getirildiği gibi, Madurizm (Madurismo) olarak adlandırmak belki daha doğru olur. Ama aslında bu sapma Maduro ’ya özgü de değil. Daha genel bir optikten bakıldığında Latin Amerika Solu’nun, geçmişinden kopmak gibi bir hastalığı olduğu görülüyor.

 

Geçmişinden kopma hastalığına tutulmuş Sol

 

Bilindiği gibi Latin Amerika ülkeleri 70’li yıllarda hemen, hemen tümüyle askeri rejimlerle yönetiliyordu. Birçoğu askeri darbelerle iş başına gelmiş bu yönetimler, silahlı ayaklanmalarla iktidarı ele geçirme iddiası taşıyan Sol hareketlere karşı “kirli bir savaş” yürütür, halklarını bu savaşın gizlice yürütülmesi gerektiğine inandırarak baskı altında tutar, hatta terörize ederdi. Prof. Héctor E. Schamis’in El País’teki analizinde belirttiği gibi, o yıllarda Arjantin’de veya El Salvador’da plakasız bir Ford Falcon’un (Şahin) içinden çıkan üniformasız kişiler kenar mahallere gelip birilerini alıp götürdüğünde, tutukladığı veya işkenceye tabi tuttuğunda, hatta kaybettiğinde, kurbanlar her zaman Solcu bilinen kişiler olurdu. Ne tesadüf ki dünyanın başka yerlerinde olduğu gibi.

 

ABD’de Başkan Carter’la birlikte insan hakları Amerikan dış politikası ve Monroe doktrinin de bir parçası olmaya başladığında, Arjantin ve Şili’nin diktatörleri Videla ve Pinochet, bu gelişmeyi Washington’un komünizmle mücadeleyi terk etmesi olarak yorumlamışlardı. Ama askeri rejimlerin kurbanı olmuş Sol hareketler hep burjuva demokrasisinin formalitesi olarak kabul ettikleri bu kavramın belki de düşündüklerinden çok daha fazlası olduğunu algılamaya başlamışlardı. Nitekim kıtanın 80’li yıllardaki demokratikleşmesinin yolu da böyle açılmıştı.

 

Bu itibarla, 70’lerin kurbanı Latin Amerika Sol’u, siyasi partileri, sendikaları ve toplumsal hareketleri ile, daha önce “burjuva” etiketi yapıştırmış oldukları anayasal demokrasiyi artık sadece insan hak ve özgürlüklerini değil ayrıca yoksulların sosyal haklarını da güvence altına alan ideal rejim olarak görmeye başladı. Başka bir deyişle bu rejimi güvence altına almak “ilericiliğin” de teminatı demekti. Ama kabul etmek gerekir ki demokratik bir anayasaya dayalı bir rejimde, iktidara gelmek kadar, muhalefete düşmek, kazanmak kadar kaybetmek de vardı.

 

Profesör Schamis’in yukarıda atıfta bulunduğum “Castrizm, solculuğun çocukluk hastalığı” (El castrismo, enfermedad infantil del izquierdismo) başlıklı analizinde belirttiği gibi, “Latin Amerika Solu, bugün motosikletlerle gelen kırmızı ceketli Chavistlerin cinayetleri ile 70’li yıllarda Ford Falcon’larla gelen ajanların yaptıkları arasında fark olmadığını göremiyorsa, hastalıklı” demektir. 70’lerde askeri rejimlerin devrimleri önlemek için yürüttüğü kirli savaşın benzerine bugün karşı devrimcilere karşı olduğu için yeşil ışık yakmak kuşkusuz ilkesizlik demektir.

 

Prof. Schamis analizinde 70’lerden bu yana evrim geçirmemiş olan tek Sol hareket olarak Castrizm’i görüyor. O nedenle başlıkta Latin Amerika Solu’nun hastalığının adını Castrizm olarak koyuyor. ABD tarafından desteklenen 2002 darbe girişiminin ertesinde Chávez’in özellikle SSCB’nin çöküşüyle birlikte yalnızlık içine giren Küba’nın imdadına koştuğuna değinen Schamis, bu sayede kendini toparlamış olan Havana’nın şimdilerde eski destanı, Che Guevara romantizmini Latin Amerika’da yeniden tedavüle soktuğunu söylüyor. (https://elpais.com/internacional/2017/08/05/america/1501960015_574083.html)

 

Bu hastalığın virüsü Küba kaynaklıysa, Venezuela’da ve öncelikle Maduro yönetiminde had safhaya çıkması tesadüf değil elbette. Chávez’in Havana’da kanser tedavisi gördüğü 2010 yılından bu yana Küba istihbaratı zaten Venezuela’da çok etkin. O yıl 500 civarında olan Venezuela istihbarat servislerinde çalışan Kübalıların sayısı 7 yıl içinde 17 500’e kadar çıkmış durumda. Chávez’in ölümünden sonra yerine Maduro’nun gelmesinde de Castro’ların parmağının bulunduğu, Nicolás Maduro’nun aslında Küba’nın adamı olduğu yazılıp çiziliyor.

 

Sonuç olarak Castrizm ’in kıtadaki uzantısı haline gelen Madurizm’in kendi geçmişinden, dolayısıyla Chávez’in mirasından kopmakta olması pek şaşırtıcı değil. Ama bu kopuş, belki Kuba hariç Latin Amerika ülkelerinin tümünde olduğu gibi, Venezuela’da da Sol’un iktidar veya iktidarda kalma şansını giderek zayıflatıyor.  

 

 

Not: Üç yıldır ayaklanma ve ihanet suçundan aranmakta olan eski Yüzbaşı Juan Caguaripano Pazar günü, 20 kadar adamıyla birlikte, Valencia dolaylarındaki Paramacay Zırhlı Birlikler Komutanlığı’na saldırarak silah ve mühimmat çaldı. Bu olay Venezuela ve uluslararası kamuoyunda “askeri darbe girişimi” söylentilerine yol açtı. Çünkü son yıllarda tutuklanan özellikle Hava Kuvvetlerine mensup çok sayıda subay ve askerin, üniformalarının renginden ötürü “Mavi darbe” (Golpe Azul) olarak adlandırılan bir kalkışmanın hazırlıklarını yaptıkları ileri sürülüyordu. İstihbarat birimleri Caguaripano’nun da bu girişimle ilintili olduğunu ve bir dönem Miami’de saklandığını öne sürüyor. Bu olayın Venezuela ordusunda giderek artan bir rahatsızlığın somut bir göstergesi olduğunu iddia edenler var ama başlı başına bir kalkışma ve askeri darbe girişimi olmadığını bu vesileyle vurgulamakta yarar var.                  

 

       

 

 

 

 

 

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.