Katalan referandumuna da karşı değil miyiz?

Türkiye’nin İspanyol anayasasına aykırı 1 Ekim referandumuna karşı olduğunu sadece diplomatik temaslarla İspanya’ya duyurmasının değil, aynı zamanda resmi bir bildiriyle uluslararası kamuoyuna açıklamasının da önem taşıdığı. Bu, sadece dost ve müttefik bir ülkeyle dayanışmanın değil, ayrıca ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı konusunda ilkeli bir duruşun da gereği çünkü.

19.09.2017 09:35
Akın-Özçer

akinozcer@outlook.com

 

Başlıkta dahi anlamında “da” bağlacını kullanmamın nedeni, Türkiye’nin uzun süredir Irak Bölgesel Kürt Yönetimi’nin (İKBY) anayasaya aykırı bağımsızlık referandumuna, Irak’ın toprak bütünlüğünü bozacağı gerekçesiyle karşı olduğunu açıklıyor olması. Ülkelerin bağımsızlık ve toprak bütünlüğüne saygı esasen BM Yasası’nın temel ilkelerinin de başında geliyor.

 

Ne var ki bu ilke, BM’in bir başka temel ilkesi olan halkların kendi geleceklerini belirleme (otodeterminasyon) hakkı ile ilk bakışta çelişir gibi görünüyor. Ama Genel Kurul daha 60’lı yıllarda, 14 Aralık 1960 tarihli, 1514 sayılı ve “sömürge halklarına bağımsızlık bildirgesi” başlıklı kararıyla bu çelişkiyi gidermiş bulunuyor. Nitekim bu karar, adı üstünde olduğu gibi, kendi geleceğini belirleme hakkını sadece sömürge altında yaşayan denizaşırı bölgelerdeki halklara tanıyor. Ülke toprakları içindeki bölgelerde yaşayan halklara değil.

 

Birçok yazımda atıfta bulunduğum ve yinelediğim gibi, 1514 sayılı kararın 6. maddesi “ulusal birliğin ve ülke bütünlüğünün kısmen veya tamamen bozulmasını amaçlayan herhangi bir girişimin, BM Yasası’na aykırı olduğunu” vurguluyor. Genel Kurul’un bu temel ilkeyi teyit eden birçok kararı daha var. Ayrıca Helsinki Nihai Senedi, 1989 Viyana Belgesi, 1990 Paris Şartı ve 1991 Moskova Belgesi de bu ilkeyi benimsiyor. Bundan, kendi geleceğini belirleme hakkının ülkelerin karasal sınırları içinde yer alan bölgelerde yaşayan halklara tanınmaması yönünde uluslararası bir mutabakat olduğu sonucuna varmak gerekir.

 

Bu mutabakat, somut olarak, düzenlenen bir yasadışı referandumun sonucuna dayansın, dayanmasın tek yanlı olarak bağımsızlık ilan eden bölgelerin ülke olarak tanınmaması anlamına geliyor. Bu konudaki en önemli istisnayı bazı ülkelerin tepkilerine karşın Kosova oluşturuyor. Kosova’nın Sırbistan’dan bağımsızlığı tanınırken, Rusya’nın buna tepki olarak bağımsızlık ilan ettirdiği Güney Osetya ve Abhazya ise uluslararası alanda tanınmış değil mesela.  

 

Kabul etmek gerekir ki Kosova istisnası ile ne yazık ki bozulmaya yüz tutan bu temel ilke uluslararası barış ve istikrarın korunması açısından önem taşıyor. Yoksa Pandora’nın kutusu açılabilir ve her önüne gelen bölge bağımsızlık ilan etmek suretiyle dünyada yönetilmesi güç bir kaosa yol açar. O bakımdan Türkiye’nin IKBY referandumuna karşı çıkması, tartışılan lehte (Barzani ile yakın ilişkiler) ve aleyhte (mevcut koşullarda toprak bütünlüğümüze tehdit oluşturma riski) gerekçeler bir yana, her şeyden önce ilke olarak doğru karar. Ama bu kararın öncelikle bir ilke kararı olduğunu vurgulamak için dünyanın başka yerlerindeki benzeri halk   oylamalarına, mesela Katalan ayrılıkçıların iki hafta sonra, 1 Ekim’de, yapmayı dayattıkları bağımsızlık referandumuna da karşı olduğumuzun şimdiden açıklanması gerekmiyor mu?  

 

İlkesel dayanışma

 

IKBY’deki bağımsızlık referandumu Türkiye’nin ulusal çıkarlarını Katalan referandumundan çok daha fazla ilgilendiriyor kuşkusuz. Ama uluslararası alanda tanınan tek yanlı bağımsızlık ilanlarının artmasının bugün için istisnai olan tanımaları normalleştireceği, sonuç olarak bu temel ilkeyi tümüyle ortadan kaldırmış olacağı dikkate alınmak durumunda. Ülkelerin toprak bütünlüğü önem atfedilen bir ilke olduğuna göre, Irak’ınki gibi ulusal bir tehdit riski taşımıyor olsa bile, İspanya’nın ulusal bütünlüğünün yasadışı bir referandumla bozulmasına da ilkesel bir yaklaşım ve kararlılıkla karşı çıkılması gerekiyor.

 

İspanya’nın böyle bir ilkesel duruşu var aslında. Bask sorunu ile bugün artık yönetilemez hale gelen Katalan sorununu göz önüne alarak bu konuda baştan beri ilkeli bir tutum izliyor. Bu bağlamda Kosova’nın bağımsızlığını kendisine doğrudan bir tehdit oluşturduğu için değil, ulusal bütünlüğüne yönelik sorunları için kötü bir örnek oluşturacağı gerekçesiyle tanımıyor. Madrid bu ilkeli tutumunu sınırdaş olmadığı ve Türkiye gibi doğrudan bir tehdit algılamadığı halde İKBY’nin referandumu konusunda da sürdürüyor. 

 

İspanyol Dışişleri Cuma günü bir bildiri yayımlayarak “geniş bir mutabakata dayalı Irak anayasasına aykırı olduğu” gerekçesiyle İKBY’nin bağımsızlık referandumunu tanımadığını açıkladı. Bildiride özetle referandumun ülkenin bölünmesine yol açacağı, İspanya’nın ise Irak’ın toprak bütünlüğüne saygı gösterilmesi gerektiğini savunduğu vurgulandı.

 

İspanya buna karşılık AB ortakları ve dost ülkelerden, Madrid’le gerginliği tırmandıran ve merkezi otoritenin tüm önlemlerine karşın sokak çatışmalarını provoke eden Katalan özerk yönetimine karşı daha net mesajlar bekliyor. Medyaya fazla yansımasa da Madrid’in böyle bir beklentisi olduğunu biliyorum.

 

El País’te Pazar günü Fernando J. Pérez imzasıyla “Hiçbir anayasa metni otodeterminasyon hakkına yer vermiyor” (Ningún texto constitucional avala la autodeterminación) başlıklı bir haber analiz yayımlandı. Haber analizin ilk bölümünde, yukarıda aktardığım BM Genel Kurulu kararı ile çoğu AB üyesi ülkelerin anayasalarında yer alan toprak bütünlüğüne vurgu yapan maddeler aktarılıyor ve özerk yönetimin bu anayasalarda bile yer almayan “geleceğini belirleme hakkı” üzerinden yaptığı propagandayla referandumu savunduğu ortaya konuluyor. (https://politica.elpais.com/politica/2017/09/16/actualidad/1505570870_834567.html)

 

Haber analizin ikinci bölümünde Madrid Complutense Üniversitesi Profesörü José Antonio Perea’nın 2014’te yayımlanmış olan “Uluslararası hukuk bağlamında Katalan ayrılıkçılığı” (El secesionismo catalán en el contexto del Derecho Internacional) başlıklı makalesine atıfta bulunuluyor. Bu yazıda, özet olarak belirtmek gerekirse, sömürge olmayan bir bölgenin kendi geleceğini belirleme hakkından söz edebilmesi için dört koşul bulunduğu, bu koşullar yoksa ilan edilecek bağımsızlığın siyasi bir oldu bitti (fait accompli) kabul edileceği vurgulanıyor.

 

Katalunya ‘daki durum 1 Ekim yaklaştıkça böyle bir oldu bittiye doğru gidiyor. 78 Anayasası 155. maddesinde, bir özerk yönetimin yasalara ve İspanya’nın genel çıkarlarına aykırı davranması halinde bazı olağanüstü önlemler alınmasını öngörüyor. Rajoy hükümeti önceki gün bütçe disiplini çerçevesinde aldığı kararla Katalunya bütçesini sıkı bir kontrol altına almış durumda. Bunu, bir anlamda 155. madde uygulamasının ilk adımı olarak da değerlendirmek mümkün. Katalunya’da giderek tırmanan gerilimi 1 Ekim’e doğru ayrıca değerlendireceğim. 

 

Bu yazımda altını çizmek istediğim husus, Türkiye’nin İspanyol anayasasına aykırı 1 Ekim referandumuna karşı olduğunu sadece diplomatik temaslarla İspanya’ya duyurmasının değil, aynı zamanda resmi bir bildiriyle uluslararası kamuoyuna açıklamasının da önem taşıdığı. Bu, sadece dost ve müttefik bir ülkeyle dayanışmanın değil, ayrıca ülkelerin toprak bütünlüğüne saygı  konusunda ilkeli bir duruşun da gereği çünkü.              

Yazarın Tüm Yazıları

Bu yazıya ilk siz yorum yapın.

Yorumlar(0)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.