Hitler’in esinlendiği ırkçı Amerikan yasaları

Irkçı grubun Charlottesville gibi sosyolojik yapısı kendi görüşleriyle bağdaşmayan bir kentte böyle bir gösteriye nasıl kalkıştığı, Başkan Trump’ın neden sadece bu ırkçı grubu değil ama çatışan tarafları kınamış olduğu ayrı bir tartışma konusu. Bu yazımda özellikle, “ırkçı grubun gösterilerinde neden Nazi Almanyası’nın sembollerini kullandığı” ve “Amerikan ve Alman ırkçıları arasında nasıl bir bağ olduğu sorularını yanıtlamaya çalışacağım.

29.08.2017 12:28
Akın-Özçer

akinozcer@outlook.com

 

 

 

 

İki hafta kadar önce Virginia eyaletinin 50 bin nüfuslu küçük üniversite kenti Charlottesville, aşırı milliyetçi beyazlarla liberal karşıtları arasında bir kişinin ölümü ve 19’unun yaralanması ile sonuçlanan çatışmalarla gündeme gelmişti. Çatışmalar, iç savaşta kölelikten yana ayrılıkçı Konfedere Devletler ‘in komutanı General Robert Edward Lee’nin kentin Kurtuluş Parkı’nda (Emancipation Park) bulunan heykelinin kaldırılması kararını ellerinde gamalı haçlı bayraklar ve beyaz ırkın üstünlüğünü savunan dövizlerle ve Yahudi karşıtı sloganlarla protesto eden bir grup ırkçının gösterileri üzerine patlak vermişti. Çoğunlukla liberal eğilimli olan ve başkanlık seçimlerinde tercihlerini büyük oranda (yüzde 86) Hillary Clinton’dan yana kullanmış olan kent halkı, ayrıca Trump’ı destekleyen sloganlar da atan ırkçı gruba karşı gösteri düzenlemiş ve iki grup arasında çatışma çıkmıştı. 

 

Irkçı grubun Charlottesville gibi sosyolojik yapısı kendi görüşleriyle bağdaşmayan bir kentte böyle bir gösteriye nasıl kalkıştığı, Başkan Trump’ın neden sadece bu ırkçı grubu değil ama çatışan tarafları kınamış olduğu ayrı bir tartışma konusu. Bu yazımda özellikle, “ırkçı grubun gösterilerinde neden Nazi Almanyası’nın sembollerini kullandığı” ve “Amerikan ve Alman ırkçıları arasında nasıl bir bağ olduğu sorularını yanıtlamaya çalışacağım.

 

Aslında Amerikan ırkçıları ile Nazi Almanya’sı arasında kökleri yüzyıllar öncesine giden bir etkileşim var. Amerikan ırkçıları nasıl Nazi sembollerini kullanıyorlarsa, Naziler de bundan 80-90 yıl önce Amerikan ırkçı ideolojisinden yararlanmışlardı. Dolayısıyla Nazilere öykünen Amerikan ırkçılarından değil, Atlantik’in iki yakasında birbirini tetiklemiş ırkçı ideoloji ve gruplardan söz etmek çok daha doğru bir saptama olur.  

 

Jean Marie Pottier’nin 25 Ağustos’ta Slate.fr’de yayımlanan “Hitler ABD ile savaşmadan önce ırkçı yasalarını takdir ediyordu” (Avant de combattre les Etats-Unis, Hitler appréciait leurs lois raciales) başlıklı yazısı bu konuyu değerlendiriyor. Pottier’nin başvurduğu temel kaynak James Q. Whitman’ın Hitler’in Nürnberg Yasaları olarak bilinen ırkçı vatandaşlık yasaları başta olmak üzere Amerikan ırkçı yasalarından nasıl yararlandığını anlattığı ABD’de yeni çıkan “Hitler’s American Model: the United States and the making of Nazi Race Law” başlıklı kitabı. (http://www.slate.fr/story/150024/nazis-inspiration-lois-racistes-americaines)

 

Nürnberg yasaları (15 Eylül 1935)

 

Whitman’a göre, Reichtag’ta 15 Eylül 1935’te benimsenmiş olan ve Yahudilerin Alman toplumundan dışlanmasına temel oluşturmuş bulunan Nürnberg yasalarından ikisi doğrudan Amerikan yasalarından esinleniyor. Biri “Vatandaşlık”, diğeri “Almanların Kan ve Onurunu Koruma” Yasası. Birincisi, iki sınıf vatandaş yaratıyor: normal vatandaşlar ve Yahudiler gibi siyasi haklarından yoksun oldukları için “uyruk” olarak nitelenenler. Sözünü ettiğim ikinci yasa ise vatandaş haklarına sahip olanların örneğin Yahudi olmayanların, sadece “uyruk” tabir edilen kişilerle, mesela Yahudilerle evlenmelerini yasaklıyor. Bu yasaklara uymayanlar için ayrıca yaptırım da öngörüyor.

 

İnsanı isyan ettiren bu durum sadece Nazi Almanya’sına özgü değil. ABD’de de o dönemde benzeri yasalar yürürlükte bulunuyordu. Örneğin Amerikan Yüksek Mahkemesi’nin (Supreme Court of the United States) 1901’de aldığı bir karara göre, İspanya ile yapılan 1898 savaşının ardından ABD’ye bağlanan Filipinler ile Puerto Rico gibi denizaşırı topraklarda yaşayanlar Amerikan uyruğunu alıyor ama vatandaşlığını kazanamıyorlardı. Bu da yeni bir şey değildi; zira Amerikan yerlileri öteden beri -1924’e kadar- bu statüye tabilerdi. Ayrıca 1865’te kölelik yasaklanmış olduğu halde, siyahilerin oy haklarının da 1960’lı yıllara kadar “grandfather clause” (dedelerden birinin seçmen olma zorunluluğu) gibi hilelerle kısıtlandığını unutmamak gerekir.

 

Öte yandan, ABD’nin birçok eyaletinde Yüksek Mahkeme’nin 1967’de “Loving -Virginia” davasında aldığı karara kadar ırklar arası evlilik yasaktı. Örneğin Asya kökenlilerle evlenen kadınların vatandaşlığını düşüren 1922 tarihli Cable Act yürürlükteydi. Whiteman Nazilerin Nürnberg Yasalarını hazırlarken Cable Act’ten büyük ölçüde yararlanmış olduklarına dikkat çekiyor.    

 

Whiteman özetle Amerikan hukukunun 20’li, 30’lu yıllarda Nazilere rüzgârın arkalarından estiği mesajı verdiğinin ve Hitler’in daha 1924’te, cezaevinde kaleme aldığı Mein Kampf ‘ta (Kavgam) ABD’nin “topraklarını hastalıklı göçmenlere ve vatandaşlık hakkını bazı ırklara kapamasından” övgü ile söz ettiğinin altını çiziyor. Whiteman’a göre, bazı araştırmacıların Nazilerin ABD’ye övgüde bulunmalarının kendi saygınlıklarını arttırmaya yönelik bir “cilalama” olduğu iddiaları doğruları yansıtmıyor. Çünkü Nazilerin bu yasaların hazırlıkları sırasında konuyla ilgili Amerikan yasalarını geniş biçimde tartışmış olduğuna ilişkin belgeler mevcut.

 

Nazizm ve Amerikan ırkçılığı

 

Whiteman ’in söz konusu kitabı, Nazi Almanyası’nın ırkçı yasalarını örnek aldığı ABD ile savaşa girmesi ve bozguna uğramasıyla sonlanmıyor. Whiteman, Nazilerin 1933’le 1945 arasında işlediği suçlardan elbette ABD’nin sorumlu tutulamayacağını ama Almanya’da bu dönemde meydana gelen olaylarda Amerikan ırkçı ideolojisinin de etkisi olduğunu söylüyor. Bu bağlamda Amerikan ırkçılığı ile Nazizm arasında paralellikler olduğunun altını kalın çizgilerle çiziyor.

 

Whiteman’a göre, Amerikan ırkçılığı “beyazlar arası eşitlikçilik” düşüncesine dayanıyor. Statü eşitsizliklerine karşı çıkan, aristokrasiyle mücadele eden bu ideoloji, buna karşılık beyaz ırkın ayrıcalıklı olduğunu savunmaktan da vazgeçmiyor.  Bu ideolojinin en üst düzeyde ilk temsilcisi ABD’nin 7. Başkanı (1829-1837) Andrew Jackson. Kurucu babalardan ve yerleşik düzenden olmayan ilk Başkan olarak tarihe geçen Jackson ayrıca 1830’da Amerikan yerlilerini yerlerinden eden ve on binlercesinin ölümüne yol açan Indian Removal Act’in de mimarı. Jackson aynı zamanda kendi pamuk tarlalarında köle çalıştıran, dolayısıyla kölelikten yana olan başkanlardan biri. Bu nedenle Obama geçen yıl Jackson’un portresini Oval Ofis’ten kaldırmıştı. Trump Beyaz Ev’e geldiğinde portreyi yeniden asınca Clinton’dan yana yayın yapan uluslararası medya da Trump-Jackson paralelliğini geniş biçimde işlemeye başladı.

 

Günümüze, Charlottesville ’deki olaylara dönersek, Nazilerin hayranlık duyduğu ve yasaları ile yargı kararlarını kendilerine örnek aldığı Amerikan ırkçı ideolojisinin hâlâ ayakta olması ve Nazi bayraklarını sallaması, iki yüzyıllık tarihi geçmişinden ötürü çok da şaşırtıcı değil. Asıl şaşırtıcı olan, bu ilkel ideolojinin izlerine yakın tarihe kadar rastlanan ABD’nin özellikle 1945’ten sonra “özgürlükler ülkesi” ve “insan hakları şampiyonu” imajını dünyaya kabul ettirmiş olması. Ayrı bir tartışma konusu kuşkusuz ama bu, kısaca “kendi kültürel değerleri ve ideolojisini çeşitli araçlarla üstün göstererek başka ülkelerin halklarına benimsetme” olarak tanımlanan kültür emperyalizminin doğal bir sonucu ne yazık ki.

 

Yazarın Tüm Yazıları

Yorumlar(1)

Yorumlarınızı kendi özgün iradenizle yayınlamakta olup; bununla ilgili her türlü dolaylı ve doğrudan sorumluluğu tek başınıza üslenmektesiniz. Yorum yaparak Toplum Kuralları ve Kullanım Koşulları'nı kabul etmiş sayılırsınız.

atilla yayla1.09.2017 11:29:06
Guzel bir yazi. Hatirlatma icin tesekkurler.